YUROLİG
Erdem DEMİRBAŞ


Dünya Şampiyonası'nın Ardından

Siteye ilk yazımı geçen yaz Efes World Cup'tan sonra, Milli Takım'la ilgili yazmıştım. Harika bir turnuva geçirmiştik. Oynanan oyun ve takımın havası, Eurobasket 2005 öncesinde bir hayli ümitlendirmişti bizi. Ama ne olduysa turnuvada oldu ve sadece alınan sonuçlar değil, takımdaki kavga-gürültü de keyifleri kaçırdı.

2006 Dünya Şampiyonası öncesinde de fırsat bulsaydım bir yazı yazacaktım. Şimdi “iyi ki yazmamışım” diyorum. Eğer yazmış olsaydım, çoğu zaman yaptığım gibi, lafı çevirmek için ıkınıyor olacaktım şu anda.

Ama böyle olsaydı bile tek yanılan ben olmazdım herhalde. Basketbolu az buçuk takip eden her insan için altıncılık büyük bir sürpriz oldu. “Ben bu sonucu bekliyordum, genelleme yapmayalım” diyen varsa, onun basketboldan az buçuk bile anlamadığını söyleyebiliriz. Çünkü dürüst olmak gerekirse kimse bu takımın bu kadar mücadele edeceğini, savaşacağını, yerden yere atlayacağını öngörmemişti. Zira bizim 2001 dahil hiç böyle bir takımımız olmamıştı. Yine de, yanılmış olsak da, halimizden fazlasıyla memnunuz.

Ahiret suali

Turnuva öncesinde en önemli gündem maddesi olan Hidayet ve Mehmet'in yoklukları, turnuva sırasında ve hatta sonrasında dillerden düşmedi (halen de düşmüyor). Bu iki oyuncu turnuvada oynamış ve bizi madalyaya götürmüş olsalar, bu kadar konuşulmazlardı herhalde. En favori soru da “Onlar da olsaydı ve bu kadar mücadele etseydik, madalya alır mıydık?” sorusu.

Zamanı geri alma imkanımız olmadığına göre, bu sorunun cevabını hiç bilemeyeceğiz. Ama cevabını bilebileceğimiz başka bir şey var bu sorunun içinde. O da eğer Hido ve Memo bu kadroda olsalardı bu kadar mücadele edemeyeceğimiz gerçeği.

Nasıl edebilirdik ki? Bu takımın geçmişteki milli takımların aksine bu kadar özveriyle oynamasının en önemli sebeplerinden birisi de ispat kaygısı zaten. Hido ve Memo'nun yokluğunda beklentilerin düşmesine cevap vermek için de oynadılar ve en uygun tabirle, ağzımızın payını verdiler. Turnuva başlamadan bu takımı asanlara “Biz de basketbolcuyuz ve bu kadroyla da iyi sonuçlar alabiliriz”i ispatlamak için oynadılar. (Tıpkı finalde İspanya'nın Gasol'süz oynadığı oyun gibi.) Hido'yu ve Memo'yu kadroya alarak bu takımın en önemli motivasyonunu ortadan kaldırdığınızda, aynı mücadeleyi nasıl bekleyebilirsiniz?

Geleceği düşünelim

Kimse yanlış anlayıp da onların kadroda olmamasını istediğimi düşünmesin. Aksine, bu turnuvada tek gerçek şu; 3 numarası 19 yaşında ve ilk kez A Milli Takım'da oynayan Ersan olan bir takımın Hidayet'e, pota altında sırtı dönük kendi pozisyonunu yaratabilen tek 5 numarası Ermal olan bir takımın Mehmet'e ihtiyacı var demektir. Ersan'ın turnuva sırasında sakatlanması, Ermal'in de çabuk faul problemine giriyor olması, bu durumu gözümüzün içine soktu.

Ama bundan daha tehlikelisi, “Bakın NBA'ciler gelmedi daha başarılı olduk. Bundan sonra da böyle yapalım” demek olur. Hido ve Memo bu ülkenin NBA'e yolladığı son oyuncular olmayacak. Ersan ve Cenk başta olmak üzere, önümüzdeki yıllarda birçok oyuncuyu yollayacağız oraya. Eğer böyle bir politika benimsenirse, bu, ülkenin en yetenekli basketbolcularını Milli Takım'da kullanmamak demek olur.

İhtiyaç ve durum

Yetenek ve mücadele arasında ters orantı olduğu, sadece basketbolda değil, birçok sporda geçerli olan bir genelleme. Bunun için takım sporlarında generaller-erler dengesini iyi tutturmak lazım. Bizim bu turnuvadaki kadromuzda erlerin sayısının fazla olduğu bir gerçek (hücumda zaman zaman sıkışıp kalmamızın sebebi de bu). Eğer önümüzdeki turnuvalarda da politika bu olacaksa aynı mücadeleyi göstermemiz gerekir, ki bu çok zor. Çünkü bu turnuvada ortaya konan özverili mücadele, görebileceğimizin en fazlasıydı. Eğer bu kadar savaşacak bir takımı bir daha görmek zor olacaksa da, daha yetenekli bir kadro kurmak zarureti doğuyor. Yetenek deyince de mâlum isimler akla geliyor.

Fakat burada hem oyuncuların, hem de yönetimin karşılıklı adımlar atması gerekiyor. Ne federasyon ve teknik yönetim Dünya altıncılığını oyunculara karşı bir koz olarak kullanıp “Artık oynamak istersiniz herhalde” tavrını takınmalı (ki bu tavrın kıvılcımını, ayağının tozuyla verdiği demeçle, Tanjevic çaktı), ne de oyuncular kariyerlerini ve yeteneklerini naz yapmak için bahane etmeli ('o iki dev adam' sessizliği koruyor).

İnsan böyle bir durumda, keşke geçen sene yaşanan kavgalar soyunma odasında bırakılsaydı, dişe düşünmeden edemiyor. Öyle olsaydı hadisenin buralara kadar uzamayacağını kestirebilirdik. Yine de, içinde bulunduğumuz güzel havanın anlaşmazlıkları ortadan kaldıracağına inananlardanım.

Milleti eleştirdim turnuvadan çok bu olayları konuştular diye ben de öyle yapıyorum. Biraz turnuvadan bahsedelim.

Jöntürkler

Arjantin maçı ve Fransa maçının ilk yarısı hariç, görmeyi istediğimiz takım vardı sahada. Sadece sahada değil, saha dışında da, aynı zamanda. Maç sonu röportajlarında bazı oyuncuların söyledikleri, attıkları basketlerden ya da yaptıkları savunmadan daha mutlu etti beni. Daha önce hiç yenemediğimiz Litvanya ve Brezilya'yı da alt etmek de büyük bir keyifti.

Ama sanırım en çok mutlu olduğumuz, bu kadar genç bir kadronun bu işleri başarması. Mâlum, hepimizin aklında 2010 var artık ve madalya hesapları yapılmaya başlandı şimdiden.

Ersan, Cenk, Hakan ve Semih'in kendi yaş gruplarında neleri yapabileceğini Temmuz'da gördükten sonra Ağustos'ta abilerinin yanında da iyi işler çıkarmaları hepimizi umutlandırıyor.

Takım oyununu ve birlik-beraberliğin bu kadar öne çıktığı bir turnuvadan sonra bireysel performansları konuşmak abes kaçabilir ama üç isim benim için bu turnuvada çok özeldi.

Biri Ermal. Pas yeteneği ve oyun sezgisi bu kadar gelişmiş bir pota altı oyuncumuz uzun zamandır olmamıştı. Verdiği bazı paslar değme oyun kuruculara taş çıkarttı. Kendisinden uzun oyuncularla mücadele etmek zorunda kalmasına rağmen çok iyi iş çıkardı. Biraz daha az faul yapabilirse çok daha büyük bir oyuncu olacak.

Diğeri Kerem Gönlüm. Başka oyuncular yapsa yere göğe sığdıramayacağımız işler onun standardı. Bu da ona yaptığımız büyük bir haksızlık belki, ama Kerem'i bu turnuvada benim için çok özel yapan, şu ana kadar çok sahne almadığı alanlarda da harika şeyler yapmış olması. Yüksek posttan şutlar atması, kendi pozisyonunu yaratarak attığı basketler ve yüksek serbest atış yüzdesi benim için büyük bir sürpriz oldu. Kerem'in bu turnuvada çok önemli bir değişim yaşadığını düşünüyorum. O artık takımını sadece savunmada sürükleyen bir oyuncu değil.

Son isim de Engin Atsür. Her hareketiyle sınıfın akıllı ve başarılı çocuğu izlenimi veriyor (not ortalamasını düşünürsek, çok da garip değil aslında). Hani bazı öğrenciler vardır, hem hocaların, hem de arkadaşlarının gözdesi olmayı başarmıştır (ki bu çok zordur). Engin'i Murat Kosova'nın karşısında elleri önünde konuşurken gördüğümde, onun iki dakika önce takım arkadaşları tarafından tezahürat eşliğinde kamera önüne çağırıldığını düşününce, aklıma bu geliyor. Top onun elindeyken garip bir güven duyuyor insan. Sanki topu hiç kaybetmeyecek ve mutlaka doğru işi yapacak gibi. Gelişimini sürdürürse 2010 kadrosunun lideri olabilir. Henüz 22 yaşında olduğunu düşünürsek, umutlu olmak için çok sebebimiz var bence.

Sonuçta; İspanya, Yunanistan, ABD ve Arjantin'in turnuva boyunca oynadıkları oyunla diğer 20 takımdan bir seviye üstte olduklarına inanan biri olarak, alabileceğimiz en iyi ikinci dereceyi aldığımızı düşünüyorum. Ayrıca sekiz çeyrek finalistin altısının Avrupa'dan olduğunu ve finalin iki Avrupalı arasında oynandığını da düşünürsek, bu kıtada yer almanın, oyunumuzu her daim geliştirmek zorunda olduğumuzu hissettireceğini tahmin edebiliriz.

Elimizde genç bir kadro ve iyi bir teknik ekip var. Yapmamız gereken, bu takıma biraz yetenek ilâve edip aynı mücadeleyi korumak. Bunu yaparsak, daha büyük başarılar neden gelmesin? İspanya finalde bunu yapmadı mı?

11 EYLÜL 2006, PAZARTESİ
ecoerdem@yahoo.com