Sigara ve Borazan

Murat YÜCE
16 ARALIK 2005, CUMA


Abdi İpekçi ve sigara, ayrılmaz bir ikili gibi. Her Avrupa maçında veya kalabalık lig maçında içeriye çöken duman bulutunu bilmeyen veya görmeyen yok. Belki artık buna alıştık, görmezden geliyoruz veya normal karşılıyoruz. Koridorda sigara içilmesine diyeceğim yok (bence bu bile kabul edilebilir veya masumâne değil). Çünkü Cibona Zagreb maçında gördüğüm ama elimde iyi bir makine olmadığı için fotoğraflayamadığım tablo tam bir rezaletti.

Olayın gelişimi şu; 15-17 yaşları arasında 5-10 kişilik bir grup çapraz tribünde aralıksız sigara içiyorlar ve etraflarındaki birkaç kadın/kız da, normal karşılandığı (en azından bir şey denmediği için öyle düşündürtüyor) için bu duruma ortak oluyordu. Fakat esas rahatsız edici durum, şikayet edilmesinden sonra salondaki güvenlik görevlilerinin olaya seyirci kalmaları ve durumu şefleri ile "amaan, boş ver!" gibilerinden konuşmaları idi. Kime ait oldukları ya da kim tarafından görevlendirildikleri umurumda değil. Güvenlik görevlisi demek korkuluk demek olmamalı! Fakat nedense oradakiler ile korkuluk arasında hiç bir fark göremedim!

İnsanda iki paralık seyir zevki bırakmadılar!

Aslında olumsuzluklar ile başlamamıştı gece, salona girerken gürültü kirliliği yaratan borazanların toplandığını görmüş ve mutlu olmuştum. Fakat sevincim kısa sürdü. Borazanlar salonda yine cirit atıyor, iğrenç sesleri ve zamansız ötüşleri ile yine maç zevkimin içine ediyorlardı.

Bir taraftan maç da her şey gibi kötü gidiyor ve Efes bir türlü maça ortak olamıyordu. Her zaman kafamı taktığım maç dışı olaylar artık canımı daha beter sıkmaya ve hatta her şey gözüme batmaya başlamıştı. Ama bitmemişti.

Girişte borazanlar alıkonuluyordu, yukarıda belirttiğim gibi, ama ikinci yarının başında elinde içi borazan dolu siyah bir poşet ile önümden gecen bir seyyar satıcı görünce irkildim. Bu kişi, onca güvenlik önlemi içersinde salona girmeye zorlandığımız bir maçta nasıl ve ne şekilde içeri girip yasak olan borazanları satabilirdi? Buna kim veya kimler göz yumabilirdi?

Anlamakta zorluk çekiyordum. 4'üncü periyodun 7'nci dakikası filandı, artık kapıya yönelmiştim bile. Belki bir sosisli alır ve moral bozukluğumu, sinirimi bir şekilde üçerimden atarım diye düşündüm. Yine dayanamadım, maçı izledim. Prkacin serbest atışı kaçırınca, maç bitmeden kapıya yöneldim. Uzun zamandan beri sanırım ilk kez bir maçı bitiremedim. Hiç sevmediğim ve haz etmediğim bir şey ama insanda keyif kalmaması da pek farklı bir durum değil.

* * *

Camianın derdi çok. Bunları tekrar tekrar yazmayacağım. Fakat tahammül sınırlarını zorlayan, çözümü çok basit olabilecek şeylerin ertelenmesi veya görmezden gelinmesi anlaşılmaz. Belki eldeki örnek bir Efes Pilsen maçı... Ama diğer maçlarda da benzer bir çok şey yaşanıyor. Kulüp özelinde konuşmak yerine genelleme yaparak, federasyon görev ve sorumlulukları gereğince sormak istiyorum: Bu ve benzer durumları değiştirmek için ne yapmayı düşünüyorsunuz? Yoksa cevaplar bir sonraki genel kurulda süslü hediyeler koyulmuş çantaların içinde mi gizli olacak? Umalım ki öyle olmasın.

Gökhan Özşahin önceki günkü yazısında "Sizleri bilmem, ben TBL'den hoşlanmıyorum. Sebebi de NBA'in uçan-kaçan, zıplayan-hoplayan oyun tarzı değil, profesyonelliği" diyordu. Sanırım haklı! Eksik olan onca şey içerisinde en değerli olanı bu ve sanırım biz medeniyet sınırlarına bile daha adım atamamışız! Profesyonellik ne kelime...