2006-2007 Sezonu NBA Şampiyonu

Oytun ÖZDEMİR
27 KASIM 2006

Şampiyon olacağımızı iddia etmek için çok erken. Hatta, bizim ayarımızda, üç senedir playoffa kalamayan bir takım için, şu anda çok da gereksiz belki. Fakat başlığın öyle bir amacı yok. Sadece güzel bir hayali başlığa çevireyim istedim. ‘All that Jazz', ‘Memo yine Jazz yaptı' gibi başlıkları fazlasıyla gördüğümüz bu günlerde, sıradan bir başlık atacağıma, Utah Jazz taraftarlarını gülümseten, şu anda sadece çok güzel bir hayali simgeleyen bir başlık olsun istedim.

Aslında gülümsemek için birçok nedenimiz zaten var. NBA'in en iyi takımı durumundayız. Dolayısıyla Batı Konferansı ve Kuzeybatı Grubu'nun da tepesinde yer alıyoruz. Keşke iki sene önce tedavülden kaldırılan Ortabatı Grubu da bu günleri görebilseydi. 12-2'lik ve Utah Jazz'ın kendi rekoru da olan galibiyet-mağlubiyet derecemiz, önümüzdeki kolay maçların da etkisiyle daha da gelişecek, güzelleşecek gibi görünüyor. Takım geriden gelip acayip maçlar kazanıyor. Evimizde kaybetmiyoruz. Bizi beğenmiyor, istemiyor diye kırılıp gücendiğimiz Carlos Boozer kendisi hakkında en iyimser düşünceleri olanları bile şaşırtan performanslar gösteriyor, adı şimdilik de olsa MVP adayları arasında geçiyor. Deron Williams çok fazla tatmin etmeyen bir çaylak sezonundan sonra henüz ikinci senesinde 25+ sayı atabilecek ve John Stockton'dan beri unuttuğumuz çift haneli asistleri yapabilecek potansiyelde bir adam olduğunu gösteriyor. Mehmet Okur maç kaçırmamaya devam ediyor. Kirilenko yıllık sakatlık iznindeyken bile üs üste yedi maçlık bir galibiyet serisi yakalanabiliyor. Çaylaklar öyle maçlar çıkartıyorlar ki, onların önünü kapar, onları sevmez denen Jerry Sloan'un takımında bile yaptıkları fazlasıyla ön plana çıkıyor. Takım her geçen gün daha fazla insanın saygısını kazanıyor. Herşey, şampiyonluk için olmasa da, Batı Konferansı'nda üst sıralar için adı fazlasıyla geçecek takımlardan biri olacağımızı gösteriyor.

Bu sıçramanın sebebi ne?

14 maçlık böylesine sıradışı bir performans, takımın gidişatı hakkında konuşmak için çok fazla yeterli bir veri değil aslında. Kimsenin, bu kadar maç sonunda NBA'in en iyi takımıyız diye, sezon sonuna kadar burada kalmamızı beklediğini sanmıyorum. Kalamayız da zaten. Ama 14 maç sonunda ortaya çıkan bu tablonun önceki yıllardaki hızlı başlangıçlarımızdan farklı olduğunun da altını çizmek gerekli. Bir kere, ne olursa olsun playoff yarışının çok çekişmeli geçmesinin beklendiği Batı Konferansı'nda bu 12-2'lik başlangıç bize sonradan çok yardımcı olacak. Sezonun geri kalanında geçtiğimiz sezonki 41-41'lık (.500) performansımızı göstersek bile 46-36'lık bir dereceye sahip oluruz, ki bu da, geçen seneki sıralamada Batı beşinciliği demektir. Playoff sıralamasında ise grup liderliğinden dolayı üçüncü sıraya çıkarız.

Bu takımın playoff ayarında bir takım olduğunu düşünen pek çok insan vardı elbette. Geçen sene başında da tahminlerde Utah Jazz hatırı sayılır ölçüde insan tarafından playoff adayları arasında gösteriliyordu. Başta sakatlıklar olmak üzere birçok etken geçen sene bu başarıya ulaşmamızı engelledi. Bu sene başlangıcında da çok farklı bir tablo yoktu. Ufak transferler ve soru işaretini aşamamış draft seçimleriyle beraber geçen seneki oyuncular ve tabii ki 19 senedir olduğu gibi aynı koç.

Bireysel performans olarak bakıldığında, bu yükselişteki aslan payı öncelikle Carlos Boozer ve Deron Williams'a gidiyor. Boozer bugünlerde NBA'in en çok konuşulan isimlerinden biri haline geldi. Utah Jazz'a geldiği 2004 yazından beri ilk kez böylesine güven veriyor. Uzun süren sakatlığı, Utah'tan ayrılmak isteyişi, bu sebeple taraftarın kendisine karşı olan tutumu derken, Boozer'dan böyle bir performans beklemek neredeyse imkansız hale gelmişti. “Bizim için çok da faydalı olmayacak bir takasla gidecek galiba bu adam eninde sonunda” derken, böyle bir Boozer'la karşılaştık. Geçen sene bu günlerde Boozer'ın sakatlığının geçmediği ve üç ay daha sahalara dönemeyeceği konuşulurken, acaba takas edilmek için mi böyle yapıyor? diye düşünüyorduk. Kirilenko'nun sakatlığının da yardımıyla, Boozer takımın lideri konumuna her geçen gün daha çok yerleşiyor. Daha geçen sene 68 milyon doları çöpe attığını düşünen Utah Jazz, şimdi, Boozer'ın geçen iki senede takıma birşey katmamasına rağmen, yine de 2004 yazında çok faydalı bir iş yapılmış olunabileceğini düşünüyor.

Deron Williams da, Boozer tarzında ve ayarında olmasa da, geçen seneki performansıyla bu seneki arasında çok büyük fark olan bir başka oyuncumuz. Geçen sene Deron Williams'ın adının geçtiği çoğu yerde adı geçen Chris Paul'la Deron arasında, bu sene istatistiklere yansıyan bir fark kalmamış durumda. İkisi de 18 sayı - 9 asist civarında ortalamalara sahip. Bu sene hiç New Orleans Hornets maçı izlemediğim için detaylı kıyaslamalara girmeyeceğim fakat Deron Williams'ın en azından geçen sene vurgulandığı kadar yanlış bir seçim olmadığı yavaş yavaş herkes tarafından kabul edilecektir. Deron daha iyidir denebilecek bir ortam yok tabii ama geçen sene bu kıyaslama yapılırken Deron'a fazlasıyla haksızlık edilmiş durumda. Deron yine arada çok kötü maçlar çıkartacaktır. Paul'den geri kaldığı başlıca nokta da zaten kritik anlarda doğru karar verme yeteneği. Bu hatalar maç kaybettirir ve göze batar. Fakat görebildiğim kadarıyla bu tür hataları geçen seneye göre hayli azalmış. Bunda Jerry Sloan'un payı da vardır. Bu tür hatalar azalmaya devam da eder diye umuyorum. Çok çok istikrarlı bir çizgiye henüz gelebildiğini sanmıyorum Deron'un, ama Derek Fisher'ın da varlığıyla, oyun kurucu pozisyonunun Utah Jazz'ın zayıf kanadı olduğu günler sanırım artık geride kaldı.

Bu iki oyuncu pozisyonları da itibariyle Stockton-Malone günlerini hatırlatırken, takımın geçen seneki iskeleti, başta Mehmet Okur ve Andrei Kirilenko olmak üzere, geçen seneki durumlarından birşey kaybetmemiş gibi gözüküyor. Kirilenko'nun sakatlık durumu da buna dahil. Oynayabildiği maçlarda ve özellikle deplasmandaki Suns maçında savunmada ortaya koymuş olduğu karakter, Kirilenko'nun hâlâ çok mühim bir role sahip olduğunu gösterdi. Ligin en iyi savunmacısı ödülünün önemli adaylarından biri olarak üstlendiği bu rolün hakkını fazlasıyla veriyor. Oynadığı maçlarda hücumda eskisiden çok daha etkisiz olduğu zamanlar oldu ama, bu ara Boozer'ın top kullanma iştahının fazla olmasını anlayışla karşıladığımdan, çok da fazla yadırgadığımı söyleyemem. Kirilenko'nun kolay sakatlanabilirliği bu sene de en büyük endişe kaynağımız olmaya devam edecek. Sakatlandığı Milwaukee maçından sonra takımın yine inişe geçmesini bekleyenlerin sayısı az değildi. Mehmet Okur ise tam tersine, maç kaçırmadan devam ediyor. Ligin ribaunt krallığına oynayan Boozer her topa atlıyor ama Mehmet'in ribaunt istatistikleri yerinde, şut istikrarı devam ediyor. Yine de halen savunmadaki problemleri de aşabilmiş değil. Geriye koşmalarda, bire-bir savunmalarda hataları oluyor.

Yeni katılanlar, çaylaklar ve Paul Millsap

Draftta 1. tur 14. sıradan Ronnie Brewer'ı, 2. tur 16. sıradan Dee Brown'ı ve hemen ardından 2. tur 17. sıradan Paul Millsap'ı seçtik. Brewer iyi bir savunmacı, iyi bir atlet olarak SG pozisyonuna direnç getirebilir diye umuyorum. Şimdiye kadar fena değildi ama dış şutunu biraz olsun geliştirmesi şart.

Esas değinmek istediğim adam Paul Millsap. İzleyebildiğim iki maçtan ilki olan Suns maçında çok dikkatimi çekmedi ama ikinci maçta, yani Raptors maçında öyle işler yaptı ki, çaylak haliyle maçı çevirdi bile denebilir. Millsap'taki ribaunt yeteneğini farketmemek imkansız. Lousiana Tech'ten ribaunt kralı olarak geldi. Başka bir göze batan özelliği de yok zaten. Ribaunt ve ortada kalan sahipsiz topları kapmaktaki başarısı, dakikalarının sürekli artmasını sağlıyor. Jerry Sloan'un böylesine çalışkan ve mücadeleci adamları ne kadar sevdiği de biliniyor zaten. Millsap'i önce herkes gibi Lousiana Tech'ten olması ve dolayısıyla “yeni Malone mu geldi acaba?” diye düşündürmesi ile tanıdık, ama zannediyorum onun en büyük özelliği ribauntlar olarak kalacak. O tipte bir oyuncuya benziyor çünkü. Kendini geliştirebilir ve dakikalarını arttırabilirse ligin önemli ribauntçularından biri olacaktır. Aynı üniversitede aynı bölümü bitirdiği Karl Malone'un yerini almayabilir ama onun kadar sevilen bir oyuncu olabilir. Çünkü sahipsiz her topu kendi topu gibi sahiplenmesini şahsen ben çok sevdim.

Toronto'dan Rafael Araujo ve Golden State'ten Derek Fisher takımımıza katılan diğer oyuncular oldu. Fisher'ın oyun içindeki tercihlerinin her zaman doğru olduğunu düşünmüyorum, gereksiz anlarda şut atmaya fazla hevesleniyor gibi geliyor bana. Ama kritik anlarda şut atma cesaretini çekinmeden gösterebilecek olması da, olumlu bir özellik olarak değerlendirebilir. Kritik anlarda eline bakılabilecek bir oyuncunun varlığı gerekliydi bize. Takım için iyi bir seçim olduğu ve Deron'da olmayan soğukkanlılığı takıma getirebileceğini sanıyorum. Deron Williams kendine olan güvenini çok çabuk yitirebilen bir oyuncu ve böyle zamanlarda Derek Fisher çok faydalı olacaktır.

Delta Center (1991-2006)

Delta Center'ımız, evimiz, yuvamız maalesef isim değiştirdi. Ben açık söylemek gerekirse yakın bir zamana kadar Delta isminin Delta Havayolları'ndan geldiğini bilmiyordum. Güzel bir isimdi işte, kim verdiyse bu ismi iyi yapmıştı. Ama öyle değilmiş... Meğer parayı bastıran değiştiriyormuş ismi. Yüzleşmek zorunda olduğumuz, hayatın bir gerçeği daha, belki de.

Delta Havayolları detaylarını bilmediğim bir şekilde batmaya doğru ilerlerken bu isim hakkını daha fazla elinde tutamıyor ve parayı bastıran Utah merkezli bir şirket olan Energy Solutions bu ismi satın alıyor. Beybabamız Larry Miller da parayı görür görmez Delta Center isminin üzerini çizip Energy Solutions Arena diye değiştiriveriyor.

Delta Center, açıldığı 1991'den beri değişmeyen ismiyle Utah Jazz'ın maçlarına ev sahipliği yapıyordu. Ne maçlar, ne finaller, ne sevinçler, ne gözyaşları gördü. Yeni ismiyle de güzel günler görmesini temenni ederim. Aslında değişen sadece isim, salon değişmiyor ama geçmişten bir parça daha kopuyor sonuçta. Önce Stockton ve Malone, sonra değişen logo ve şimdi de isim. Geriye kalan nedir ? Jerry Sloan hocamız?! Neyse ki takımımızın ismini New Orleans'a kaptırmadık deyip sevinesi geliyor insanın şu ortamda.

Bu arada, Energy Solutions denen şirketin radyoaktivite üzerine çalışan bir şirket olduğunu da belirteyim. Nükleer atık maddelerin işlenmesi başta olmak üzere bu çerçevede çeşitli işler yapan ve geleceği oldukça parlak görülen bir şirket. Savunma teknolojisi kapsamında işler yapıyor olması zaten yeterince açıklayıcı olmalı şirketin gücü hakkında. Mümkün olduğunca uzak dursunlar, başka birşey istemez.

Elveda Delta Center...

Ne olacak şimdi?

Enteresan bir şekilde son beş maçımızın ilk üçünde, en azı 16 sayı farkla olmak üzere, önce geri düştük, sonra geri gelip maçı aldık. Dördüncü maçta da Lakers karşısında 11 sayı geriye düştüğümüz oldu, kazandık. Neyin modası bu ve bu trend nereye kadar sürer bilmiyorum ama çok uzun sürmemesini dilerim. Toronto'ya, Sacramento'ya karşı bu maçlar döner ama San Antonio, Dallas, Detroit gibi rakipler olunca dönmeyebilir, hatta dönmez. Toronto ve Suns maçlarında o kadar hızlı geriye düştük ki mola almaya bile fırsat olmadı. Böyle dönemleri daha az kayıpla atlatabilen bir takım haline gelmeliyiz... Diye düşünürken, formda Warriors karşısında yirmi sayıya kadar geri düştüğümüz maçı kaybettik, sekiz galibiyetlik seriye de tekrar görüşelim diyerek veda ettik.

Doğaldır, yanı sıra normaldir, takım kazanmaya devam ettikçe üzerindeki baskı da artacaktı tabii. Her kazanılan maç, Utah Jazz için en iyi başlangıç rekorunun yenilenmesi demekti o süreçte, sürekliliği zarar getirecek bir psikolojidir, elbet bitecekti, bitti gitti. Bu noktada doğru bakış açısı bence şudur; bu takım tabii ki maç kaybedecek, hatta üst üste maçlar kaybedecek, önemli olansa, bu kötü dönemlerden sonra şu aralar sahip olduğumuz kazanan takım karakterine mümkün olan en kısa sürede tekrar ulaşmak olacak. Abartılı galibiyet serilerinden sonra, tek mağlubiyetle olduğu yerden hızla aşağı inen takımlar olmuştur her zaman. Onlardan biri olmaya yatkın özelliklerimiz de yok değil aslında, bu şekil bir inişimiz olmamasını dilerim.

Deron Williams kötü oynadığı günlerde bunun farkına varıp soğukkanlı bir şekilde daha az hatayla daha çok oynatıcı görevini üstlenirse ve bunun altından kalkabilirse, takıma olan güvenim çok daha fazla artacak. Yukarıda da yazdığım gibi, bu konuda ciddi bir ilerleme gördüm Deron'da. Umarım Jerry Sloan ve Derek Fisher'ın katkılarıyla bu ilerleme artacak. Oyuncu kalitesi olarak Deron Williams çok üst düzeyde ama bu kalitenin hakkını vermek istiyorsa, daha iyi kararlar veren bir oyun kurucu olması gerekiyor. Playofflarda ne kadar ilerleyebileceğimizle çok yakından alâkalı olacaktır Deron Williams'ın bu özellikleri.

Önümüzdeki iki hafta için fikstür çok zor değil. Belki bu süreçteki en zor maçımızda, çarşamba günü Spurs karşısında üçüncü mağlubiyeti alabiliriz ve sezonun ilk yenilgi serisiyle tanışmış oluruz... Belki de almayız ve bu gece evimizde -Delta Center'da- Magic karşısında başlamış olabileceğimiz yeni bir galibiyet serisini devam ettiririz... Kim bilir.

Son olarak, eylül ortasında ikinci kez evlenerek hepimizi (belki de sadece beni) şaşırtan Sayın Hocamız Jerry Sloan'a mutluluklar diliyorum. Başlıktaki gibi bir sonla biter bu sezon, umarım. Kalın sağlıcakla.