HEY MORNING, KEEP THE STREETS EMPTY FOR ME

sedatkoc_@hotmail.com
17 Ekim 2009, Cumartesi

Lafı dolaştırmadan yazıya girmeyi severim, gireni de severim. Kimi hayat da fena halde x'e benzer der başlar, kimi de hiçbir şey bulamayıp en son çare olarak kullanılan numaraya başvurur, beylik bir laftan alıntı yapıp, işine yarayan yere çeker. Şöyle tarif edeyim, başkalarına yemek yaparken yanlış bir aperatifle iştah kaçırabilirsin, kelimeler malzemense kararında kullanmalısın; çünkü her şeyden koyulan o 35 liralık kafe salataları hep yarım kalır. Yine de Rauf Tamer abi gibi iki zeytin, yarım kibrit kutusu beyaz peynirle okuyanı anoreksik bir Kate Moss yapmaktan iyidir ama. Kısacası, Morpheus'a hiç benzemeyen edebiyat hocam avucunu açtığında kırmızı hapı seçtim ve eğitim bakanlığının giriş - gelişme - sonuç üçlemesi müfredatına asimile olmadım, otorite olacak son kişiyim; ama bir iki fikir dillendirip arızalık yapmanın zararı çıkmaz, değil mi?

Dökülen yapraklı romantik bir sonbahar nostaljisi yaşadığımı zannetmiyorum. Kasvetli karanlık bulutlar yok penceremde, cama vurması gereken yağmur damlalarının sesine de sahip değilim sevgili okur, otopark asfaltını yenileyen silindirli zamazingonun iç gıdıklayan efekti eşliğinde yaklaşık 3 günlük bardağımdan boktan aromalı bir kahve içiyorum. Saat sabahın 6'sında arabamı çekmek için uyandırıldım, yapacak daha iyi bir işim yok ve bir iki satır yazmak için yarı zamanlı radyatörlük yapan dizüstü bilgisayarımı dizüstüne koydum, gerçek pozisyonunda oynatırsam belki daha verimli olabilir. Bir otoparkı asfaltlamak için 8 işçi gerektiğini biliyor muydunuz? Matematik derslerinde, ‘bir işçi bir işi 6 saate, diğeri 10 saatte yapmaktadır’ ile başlayan problemleri her duyduğunda kafasından bu bilgiyi nerede kullanacağını düşünen ortalama bir öğrenciydim, el frenini indirirken o flashbackin etkisiyle işçilere bir kez daha baktım, işin ne zaman biteceğini sormadan önce.

Aslında kafamda net bir şey yok yazacak. Ne yorum yapacak takatim var kafamda, ne de inceleme yapacak okuma gözlüğüm yakınımda. Güzel bir kitap okudum yakın zamanda, güzel hikayeler var ve bazılarını size satmak niyetindeyim açıkçası. Daha eğlenceli bir deneyim için, bunları okurken kafanızda beni Sunay Akın mimikleriyle canlandırabilirsiniz. Bayan okurlar (Arda yine kızacak, ehm.., kadın okurlar, bayan değil, kadın dedim) denemesin, çünkü Sunay'dan çok daha yakışıklıyım.

Alexander Wolff'tan bahsedelim biraz. Tam anlamıyla, Amerikalıların dediği gibi bir "sports guy". Öyle Bill Simmons gibi tamamen popüler kültürü temsil eden yalan bir adam da değil. Wolff, İsviçre'de bir sezon profesyonel basketbol oynamış, sporcu kariyeri bu kadar. Ülkemizde yaşasa, muhtemelen sahalarda sıklıkla görebileceğiniz eskiden kesiklerden aldığını içine vuran; ama dizlerini sakatladıktan sonra basketbola küsmesiyle sonuçlanan bir hikayesi olurdu. Ama Wolff böyle bir adam değil, Princeton'da tarih okumuş, daha sonra aynı okulda profesörlük yapmış, bahsedeceğim kitap için Bhutan'dan Litvanya'ya, Japonya'dan Bosna'ya, atlastaki birçok yere tik atmış. New Yorkerlar’ın gözde kaçamak mekanı Vermont'da bir basketbol takımı kurmuş, yıllardır da sıkı gazetecilik yapan, güzel bir insan. Sports Illustrated’da sıkı yazıları çıkıyor. Kitabı merak eden varsa, "Big Game, Small World: A Basketball Adventure" adı, 2002 de çıkış tarihi olması lazım. Orjinal kopyaya sahip değilim, yoksa memnuniyetle ödünç verirdim isteyene, benim başkasından aldığım gibi.

Wolff'un Marciulionis'le de görüştüğü Litvanya gezisinden güzel bir anektodu var. Bu yeşil formalı eğlenceli insanların ülkesini neden sevdiğimi, Wolff'un konuştuğu bir taraftar herkese hatırlatıyor, "Bugün Litvanya'da eğer paranız varsa, saygınlığınız yok demektir; çünkü herkes bu paranın kara para olduğunu bilir. Eğer saygınlığınız varsa, bir öğretmen, bir sanatçı veya bir bilimadamısınız demektir ve bu sefer de paranız yoktur. Burada hem parası hem de saygınlığı olan kişiler sadece basketbolculardır."

Benim kitapta ilgimi çeken ve okumamı sağlayan asıl bölüm tabi ki, İtalya. Çünkü Wolff, yakın geçmişte Avrupa basketbolunun en özel rekabetlerinden birini barındıran şehri, Bologna'yı ziyaret ediyor. Şehrin iki düşman kardeşi, Virtus ve Fortitudo Bologna rekabeti her zaman ilgimi çekmiştir ve bu başlık altında Wolff’un gözlemlerini, kendi bildiklerimle birleştirerek, en azından sportif olarak uzun bir süre arka planda kalmaya başlayan ve kalacak olan bu rekabeti bilmeyenlere tanıtmak, bilenlere de birader bir de buradan bak, demeyi planlıyorum.

Sondan başlayalım ve neden sportif açıdan bitme noktasına geldiğinden bahsedelim biraz. Bu iki takım da güçlü geleneklerine rağmen, sportif başarıyı normal olarak sponsorların mali gücü sayesinde yakalamıştı ama Avrupa’nın tepesindeki zamanlar artık geride kaldı. (Endüstriyel basketbol?) 2003’te Virtus ikinci lige düşmüş, yatırım bulunca tekrar çıkmıştı. Ama bu sefer de, Fortitudo mali sorunlar nedeniyle amatör lige düşürüldü. Konuyu hatırlatma nedenlerimden biri de bu durum zaten, her ne kadar Virtus birçok favori oyuncumu getirmiş olsa da bilen bilir Fortitudo’ya oldum olası bir sempatim vardır.

Bologna, İtalya’daki futbol dominasyonunun aksine basketboluyla bilinen bir şehir. Öyle ki ulusal ligin yani Serie A’nın merkezi de Bologna’dadır. Konuyla çok alakası olmasa da, Treviso’nun da, Benetton’un katkısıyla, benzer bir konumu olduğunu söyleyebiliriz. 5 kez İtalya şampiyonu basketbol takımının dışında ülke çapında toplam 20 şampiyonluğu bulunan elit bir voleybol ve rugby takımı da vardır Treviso’nun. Bologna’ya geri dönersek, Virtus ve Fortitudo takımlarının rekabeti altında, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, toplumu oluşturan ekonomik sınıfın etkileri yatıyor. Virtus, 1871’de jimnastik kulübü olarak kurulan, 20’lerde ise basketbol şubesini açan, şehrin elit tabakasının, takım elbiseli avukatların, işadamlarının kısaca sermayeyi elinde tutan beyaz yakalıların takımı. Armani’li, Versace’li takım elbiseleriyle maçlara gelen yöneticileri ve rakibinin iki katına sattıkları kombineleriyle de bu tabakayı belli ediyorlardı.

Fortitudo ise benzer zamanlarda katolik rahiplerin şehrin batı yakasındaki işçi sınıfı için kurdukları bir gençlik merkezinin uzantısı. Bizim cami imamları da bu işlere girse belki Emrah ve ekibi, motorsikletli zincirli nemesisleriyle kavga peşinde koşacaklarına, sağlam kafa & sağlam vücut ikilisinden ikincisne sahip olurlardı en azından. Neyse, yıllar geçse de, Fortitudo hala işçi sınıfının ve öğrencilerin ilgi gösterdiği bir kulüp olmaya devam etmiş. Hatta 70 - 80’lerde Virtus, Bologna’nın altın çocuğuyken, onların hep kazanmasından bıkan tarafsız insanlar bile Fortitudo saflarına geçmişler. Bunda şehrin İtalya genelindeki imajının da katkısı var. İtalyanlar, Bologna’ya mutfaklarından dolayı La Grassa (şişman), tarihi binalarının çatıları ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra şehirde ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm akımından dolayı La Rossa (kırmızı) lakaplarını takmışlar. Şehrin Lamborghini, Ducati ve Maserati gibi lüks firmaların merkezi olduğunu da araya sıkıştıralım bunu derken.

Tahmin edileceği gibi daha ateşli bir taraftarı var Fortitudo’nun, Fossa dei Leoni (Aslan Yuvası diye çevirebiliriz heralde) grubu, rakiplerinin Forever Boys (sonuna dek oğlanız?) grubundan hem daha ateşli, hem de sayıca daha fazlalar. Yazının sonunda bir link vereceğim, Fossa dei Leoni’nin bir derbide yaptığı müthiş bir koreografinin resimleri var. Üzerinde ay resmi olan büyük yuvarlak bir kartona Virtus logosu konulmuş, aynısının güneş versiyonunda ise Fortitudo logosu var. Fortitudo, Virtus’un üzerine çıkınca, güneş yukarıda kalıyor ve bütün tribün mavi kağıtlar tutarak güneşli bir gökyüzünü canlandırıyor. Virtus üste çıktığındaysa, güneş kayboluyor ve bu sefer siyah kağıt tutan tribünler karanlığa boğuluyor. Uzun zamandır gördüğüm en mükemmel koreografilerden biri. Her ne kadar salonları, rakiplerinin yarısı kadar olsa da. Fossa dei Leoni’ye göre: “Fortitudo bir inançtır, Virtus ise bir hayal.” Zıpır pankartlarından biri de şöyledir, “Siyah – beyaz bir hayat içinde yaşamak ....... alkolsüz bira içmektir!” Rakiplerinin siyah - beyaz renklerine ve o zamanlar takıma sponsor olarak isim veren alkolsüz bira markası Buckler’a yapılmış güzel bir makara. Bazı maçlarda ise şu pankart görülür: “Pazartesi sesimi kaybetmiş olacağım.”

Fortitudo, belki kuruluşu bakımından şehrin alt kesmine daha çok hitap eden bir takım; ama aslında onlar da altın zamanlarını yaşadıklarında rakipleri kadar zengindi. Büyük bir serveti olan takım sahibi Giorgio Seragnoli’nin, o zamanlar olay yaratan Dominique Wilkins transferini, 10 yaşındaki oğluna doğumgünü hediyesi olarak yaptığını çok kişi bilmez. O sezondan sonra da Wilkins’i gönderir zaten. Ama başarı bakımından Virtus’un oldukça gerisindedirler. Aslında bu rekabetin ilginç yanlarından biri burada gizli. Fortitudolular başarısızlıktan çok da rahatsız değildir, onlar için esas olan takımdır. Hayranlık verecek şekilde, takımlarının başarısızlığıyla gurur duyarlar. Virtusluların, kazandıkları bir derbi sonrası rakipleri için yaptıkları “Hiçbir zaman bir skim kazanamazsınız!” tezahüratını, Fortitudolular eşi benzeri görülmemiş şekilde sahiplenir ve “Hiçbir skim kazanamayız!” diye marş haline gelir bu tezahürat tribünlerde. Öyle ki, 1998’de, kurulduktan tam 66 yıl sonra ilk resmi kupaları olan İtalya Kupası’nı kazanırlar ve kimilerine göre bu kupa, marşlarını bozan boktan bir tenekeden başka birşey değildir. Ama genele vurursak, o kupa pek fazla birşeyi değiştirmez. Artan bütçeleri onları sadece Bologna’da değil, Avrupa’da dahi önemli bir takım haline getirse de, 1996 – 2006 arasındaki 10 sezonda 9 kez final oynarlar Serie A’da ama sadece 2 kez kazanbilirler şampiyonluğu.

Şehre geri dönersek, Bologna’nın göze çarpan ilk özelliği olan yemek geleneğinin, bu iki takıma da yansımış olduğunu söyleyebiliriz heralde. Bizim buralarda sponsorların, takım ismininin neresine yazılacağı, hemen hemen her konuda olduğu gibi gereğinden fazlaca geyik malzemesi yapılıp, boş laflarla torbalar doldurulurken, Bologna'nın bu iki düşman kardeşi genellikle sponsorlarının ismiyle anılır olmuştur tarihleri boyunca. Zaman zaman iki takıma sponsor olan markalar da gırtlaklarına düşkün Bolonez milletine cuk diye oturuyor; Knorr (kaşarlı bi domates çorbası iyi giderdi), Buckler (içenle muhabbetimi keseceğim alkolsüzünden bira), Paf (makarna) ve Eldorado (dondurma; ne traş bir isim vermişiz bu kadar güzel birşeye değil mi?) gibi..

Wolff’a gezisinde eşlik eden Enrico isimli Fortitudo taraftarı için Avrupa’nın veya İtalya’nın en iyisi olmak birşey ifade etmiyor. Onlar sadece bu şehrin en iyisi olmak istiyorlar. 98’de final serisinin o son maçında, Dominique Wilkins’in son saniyedeki üçlüğü Virtus potasının iki yanına çarpıp dışarı çıktığında kaçan şampiyonluktan çok, evlerinde Virtus’a yenildikleri için kahroluyor çoğu Fortitudolu. 2’si Virtus’la olmak üzere toplam 4 kez Euroleague, yine 3’ü Virtus’la olmak üzere 4 kez de İtalya şampiyonu olan Ettore Messina, bu konuda biraz daha snob. Aslen Catania’lı, yani Sicilya kanı taşımasına ve şiddete yabancı olmamasına rağmen Messina, Bologna’da sabahları parkta koşarken Fortitudolular’ın kendisine işini yaptığı için küfretmesini kabullenememiş. Messina’ya göre, Wilkins’in başını çektiği yıldızlar Fortitudo’ya da gelmeye başladığında, aslında roller de biraz değişmiş. Virtus sakatlıklara rağmen, o sezon Fortitudo’yu iyi savaşarak, yani Fortitudolular’ın stiliyle yenince Virtus’un biraz daha saygı kazandığını söylüyor; ama bu tip bir rekabette asla doğrulatılamayacak bir düşünce bu.

İki takım arasındaki her maçta, herkes, olabilecek her şeye açık. Mesela bir defasında Fortitudo sahasındaki maçta son saniyelere 1 sayıyla önde giriyor. Faul hakları dolmadığı için, bu haklarıyla Virtus’un kalan sürede adam gibi bir hücum yapmalarını engelleyip, maçı kazanıyorlar. Halbuki Fortitudo’nun faul hakkı dolmuş durumda; ama masa hakeminin kaldırdığı kırmızı levhayı, hemen arkada oturan Fortitudolu bir zıpır indiriyor. Tabi ertesi gün farkediliyor bu, televizyon görüntüleriyle, işin gırgır tarafı bu işi yapan masa hakemi 58 yaşında, eski bir oyuncu ve bir koç. Aynı zamanda bir politikacı olan, Virtus’un Berlusconi ekolünden sahibi Alfredo Cazzola, televizyona çıkıp yaygarayı koparıyor doğal olarak. Haftalarca konuşuluyor olay ama maç skoru da nedense tescil ediliyor.

Diğer örnek biraz daha eski. 1996’yı herkes hatırlar heralde, Efes’in Koraç’ı aldığı sene, yarı finaldeki Teamsystem eşleşmesini de. İlk maçta meşalelerle, Naumoski’nin 10 asistiyle, Ufuk’un 9 üçlüğüyle, 24 sayı fark yemişti Teamsystem. Bir hafta sonra, Paladozza’da cehennemi yaşatmışlardı Efes’e; ama bu sefer de Conrad’ı (rip) ve 5 üçlük atan Volkan Aydın’ı tutamamışlardı. Ufuk faul atarken sallanan potalar, çembere atılan çerçöp hala aklımda.

Bologna’da yerel bir gazetede çalışan Fortitudolu gazeteci Lorenzo Sani’ye ayıralım birkaç paragraf da. Sani, Wolff’u karısının işlettiği bir kafeye götürüyor. Bu kafede çalışan arkadaşı Claudio da fanatik bir Fortitudolu. Wolff’a Fortitudo armalı bir kol saati gösteriyorlar, saat 19:50’de durmuş. Sani’nin anlattığına göre, 98’de ilk kupalarını kazandıklarında, Claudio’nun kolundaki bu saat sihirli bir şekilde durmuş. Gerçi bana sorarsanız, Claudio biraderim, o kafayla ne yaptığını bilmeden vurmuştur kolunu bir yere. Keza aynısı Hırvatistan maçında Semih o golü attığında, bana oldukça pahalıya malolmuştu. O saat hala Bologna’da Lorenzo’nun eşi Alessandra’nın işlettiği L'Infedele adındaki kafenin duvarında asılı durmakta.

Ama asıl hikaye Lorenzo’nun kafedeki Split logolu hatıralık eşyasının nerden geldiği hakkında. Michael “Sugar” Ray Richardson’ı yaşı yetenler veya klasik maçlara ilgi duyanlar hatırlar. Bilmeyenler için de kısaca tanıtalım. 78 draftında “yeni Frazier” olarak Bird’ün iki sıra önünde draft edilmiş, 4 kez All-Star olmuş, daha ikinci yılındayken aynı sezonda hem asist hem de top çalma lideri olmuş ilk oyuncudur. 84 playofflarında Moses Malone’lu, Dr. J’li son şampiyon Philadelphia’yı ilk turda 5 maçta eleyerek büyük bir sürpriz yapan Nets’in gardıydı. Ama uyuşturucu problemi yüzünden kariyeri uzun sürmedi ve NBA’den Avrupa’ya sürüldü.

88-91 arasında 3 sezon oynar Virtus’ta Sugar Ray. Bu sürede 2 İtalya Kupası ve tarihinin ilk Avrupa kupası olan Saporta Kupası’nı kazandırır takımına. Şehrin en popüler oyuncusuyken, Virtus beklenmedik şekilde onu kapının önüne koyar. Doğru düzgün bir açıklama da yapılmadığı için, hemen akıllara uyuşturucu geçmişi gelir ve bu konuşulmaya başlanır. İşin aslı Sugar Ray’de yasaklı bir madde çıkar ama bu dişçisinin kullandığı bir ilaçtır, doping değil. O da, son 3 sene üstüste Avrupa şampiyonu olmasına rağmen savaş nedeniyle Savic, Kukoc ve Radja gibi yıldızlarını kaptıran Jugoplastika Split’e transfer olur. Koç Messina ve iri burnuyla ünlü genel menajer Alessandro Mancaruso’ya karşı çok öfkelidir. Kader ağlarını örer ve ertesi sene Suproleague’de aynı gruba düşerler. İlk maçı Bologna’da Virtus kazanır. Sugar Ray triple-double’a yakın oynar, Naglic de 31 sayı atar ama artık daha zayıf bir takım olan Split, Morandotti – Zdovc – Coldebella üçlüsüne toplam 20 top çaldırır ve maçı kaybeder. İkinci maç savaş nedeniyle İspanya’ya alınır. Bizim Lorenzo da Bologna basını olarak akreditasyonunu yaptırır ve Coruna’ya gider, Sugar’la aynı otelde kalmaktadır. İntikamını almaya kararlıdır ve Lorenzo’yla karşılaşırlar. Her iki zıpır herifin yanyana geldiğinde muhtemelen yaptıkları gibi, bunlar da bir espri hazırlarlar ve ve Sugar Ray, Mancaruso’yla çocukça da olsa dalga geçmek amacıyla, maçtan önce Lorenzo'ya aldırdığı büyük plastik burnu, maç başladıktan sonra Lorenzo’dan alır ve takar.  Maç boyunca da thrash talkun dibine vurur. Burnu takarken “Burnu hatırlayın!”, Virtus’un yeni getirdiği NBA patentli pivotu Wennington için Messina’ya “Hey Ettore, Wennington oyuncu falan değil, oduncu!” diye bağırır. (Wennington o maçta 35 dakikada sadece 4 sayı atar ve iki sezonluk İtalya macerasından sonra Jordan’la 2 kez NBA şampiyonu olur.) Velimir Perasovic’le beraber maçı uzatmaya götürürler ama gerçekten de iyidir Sugar. Uzatmada maçı kazanmak üzereyken tekrar Virtus benchine döner, “Hey Ettore, bu kadar!” der ve son iki serbest atışı da yağlar. O sezon Split’in her maçında yaptığı gibi maçtan sonra takım arkadaşlarıyla “Savaşı durdurun!” pankartını açtıktan sonra plastik burnu tekrar takar ve Mancaruso’nun karşısına dikilip, 3 senede öğrendiği bütün İtalyanca küfürleri sıralamaya başlar. Sugar, daha sonra o burnu imzalayıp Lorenzo’ya verir ve bu olaydan sonra Virtus uzun süre Lorenzo’yu maçlarına akredite etmez.

Yeterince uzattık sanırım. Daha anlatacak şeyler var ama şöyle bir bakıyorum, 5. sayfaya girmişim. Zamanında staj defteri dahi yazmamak için sorumlu mühendisle basket maçı yapan, iddayı zorlanmadan kazandıktan sonra da şirket arşivinden hazır bir tanesine konmuş bir adam var karşınızda. Buraya kadar geldiyseniz, sabrınıza şapka çıkarıyorum. Siz de çıkarırsanız şayet, ileri derecede ütülenmiş kafanızı göreceksiniz. Boktan bir sabahta başlamıştım, şu an ise güzel bir sabah başlıyor ve ben bitiriyorum. Sokaklar yine dolmadan. Bu seferlik benden bu kadar.

Haydi eyvallah.

not: http://www.fdl1970.net/foto/derby/2006-07/2007-03-11_Paladozza/index.htm
not2: twitter alemine de giriş yaptık, bi yerimiz şişmesin. twitter.com/sedat_koc