arşiv

23 ağustos '05, cihangir
sefil

riko biraderiniz, yıllar önce verdiği sözü (bakınız: arşiv, salak başlıklı yazı, 29 eylül '01) tuttu ve salaklık anıtını dikti nihayet. salak köşesi gibi, basit bir anıt. üzerine nazar boncukları dizili iplerin bir şişenin üzerine sarılmasından ibaret, süslüyor kütüphaneyi.

bu salaklık hadisesi, kişiden kişiye farklıdır haliyle. bizimkinin değişmez salaklığı, ulu manitu öğretisinin sadık uygulayıcısı olmasından kaynaklanır. bu nedenle, arkadaş kendince herkesle eşittir, herkes de onunla.

bu eşitlik işi iyidir güzeldir de, eşitliği hazmedebilen, bunu eşit eşit yaşayabilenlerle. eşitliği ''iki kere iki'' önermesiyle anlayan bir kişiyle eşit olunamaz çünkü.

eşitlik ölçülüp biçilemez, ortadan ikiye bölünemez. eşitlik, paylaşılır. bölerek, parçalayarak değil, ortak bütünü oluşturarak ve tabii ki yaşayarak, yaşatarak.

eşitlerden biri, eşitlikten aldığını sandığı gazla bu ortak bütün içinde kendi alanını genişletmeye kalkarsa; bu, sorunun başlangıcıdır.

uzarsa, krize dönüşür. kriz, sözü bitirirse, bu sondur, başlangıcın, eşitliğin, paylaşılan bütünün sonu. sözün bittiği yerden, hemen uzamak lazım gelir.

çünkü, sözün bittiği yer, şiddetin başlangıcıdır. eşitine şiddet uygulamaya kalkan, şirrettir, zorbadır. zorba ise, en hafif tabiriyle, sefildir, söz sefili.

sefaleti sözünde olanlarla eşit olunamaz. çünkü hadlerini unuturlar. sorunu, krizi doğuran da budur zaten. ve sefaletin başlangıç noktasını.

tam burada, bu noktada uzamazsanız oradan, o noktadan; nokta yerine koyduğunuz virgülün mesafesi kadar en azından kendi eşitliğinize kaçar.

kendinizi salak hisseder, dikersiniz anıtlarınızı salaklığınıza, salaklıklarınıza.

ama aslında yalnızca salak değil, aynı zamanda keriz hissedersiniz. en hafifinden, virgül kerizi. çünkü, bir sefille bir bütün oluşturma yoluna girmiş; bu nedenle, vermişsinizdir.

sefil ise giderken, yalnızca verdiklerinizi değil, verdiklerini de götürür. bırakın söylediklerini, yazdıklarını bile siler, geçer.

vermeden almak yaradana mahsustur derdi, ulu manitu...

giden, beklentiniz, umudunuzdur aslında. bu durumda, asıl sefil, kendinizsinizdir.

amaan, siktiredin! dolaşıyoruz işte, kıyı köylerinde hayatın.

05 kasım '07, cihangir-çeşme, alaçatı

hedonistler
-----------

(aşağıdaki muhabbet, gecenin ilerleyen saatlerinde, feysbuk'ta, çeşme'nin alaçatı beldesi'nde ikamet etmekte olan değerli lise arkadaşı bah ri ile riko arasında geçmektedir. üstelik, sürmektedir. her ne kadar bah ri'nin, aslında sibel gökçe'den önce feysbuk'tan yasak yiyen ilk türk olması nedeniyle sohbete zorunlu bir ara verilmişse de; görünen o ki, daha da sürecektir. sonumuz hayırlı olur, dilerim.

ha, hemen şunu da söyleyeyim, izninizle. bu itişli-kakışlı bir geyik sohbeti ve içinde bolca küfür de barındırıyordu. önemli bir kısmını ayıkladım. ama, aslına -ya da ruhuna diyelim- sadık kalabilmek amacıyla, bazılarını da bıraktım.

yanlış anlaşılmasın, kimseye edilmiş küfürler değil onlar. ama yine de, ola ki, rahatsız olan olur; baştan uyarayım.)

01:22 am November 5th
he valla
da bu entourage ne ayak onu anlamadım

01:24 am November 5th
olum, nasıl anlamadın ya!?. işte, hepsi bir arada, grup işi; alla allaaaa!!!

01:30 am November 5th
damcık orda var bi dolu insan
tekneyimi batırcaz
bize verici ve ozelliklede para verici olanları lazım

01:31 am November 5th
bak şimdi
saglam tekneler buldum
bunlar asagı yukarı 4 ile 16 kişi arası kapasiteliben diyorumki biraz var bende bi tekneye gireyim.uctebiri dortte biri filan odiyeyim.
gerisini banka kredisine borclanayım
sonra sıra sana geliyo

01:33 am November 5th
sen de bunlardan paralı olan grupcuları organize edecen
kafa bası 500 ila 1000 dolar arası mavi turlar yapacaz
biz tekneye calıscaz yani,yedigimiz ictigimiz teptigimiz yanımıza kar kalacak
borcu bitirincede tekneyi patlatıp kucuk bi sermaye yapmıs olcaz

01:33 am November 5th
nasıl fikir?

01:35 am November 5th
olum, ben ne yapıcam ? grup mu kurucam ? olum bakma sen onların oraya üşüştüğüne, pisliğe geliyor bunlar!?. bi bok söylesem, kimse iplemez; ipim temizdir bilirler.

01:36 am November 5th
e tamam madem oyle pis benim işte
sen yakmazsın kendini
organize olalım kardesim
para kazanalım

01:38 am November 5th
birader, salak mıyım, ben!?. herkeste para var, bizde yok. iyi de, yok işte! bu da biziz; alla allaaaa!!.

01:47 am November 5th
tamam işte,
sen orda calıs feyzbukta birader
ben su tekne işini patlatınca sen agırdan harekete gec
grupları olustur
kim kimi iter,
kim kimi tetikler,bunların hangisi hedonist,
mavi yolculukta aleme kimler gelir diye tarıcan.onları organize etcen.,
gelcem ben tekneyle istanbula
yanascam bebeke yada kabatasa
bincek ablalar abiler gemiye
sende bas koseye
arada yemek yapcaz,bulasık yıkıcaz filan
ben tekneyi surcem sen iccen onlar tepiscek
paralar indiragandi

01:47 am November 5th
sen merak etme ben patlatayım su işi
on numara olcaz on numara

01:49 am November 5th
zaten iki uc tur yaptıkmı duyulur istanbul sosyetesi akar bize
balık ekmek gibi hedonist turu satarız
teknenin adınıda hedonist koyarız

01:52 am November 5th
çok iyi fikirmiş! ev de yakın zaten kabataş'a, şu anda oturduğum yerden bakınca görünüyor neredeyse! tövbe tövbeee...

ulan, oğlum! içme lan artık! yeter bu gece! sen içtin, biz olduk buarada, anasını satayım! ne teknesi meknesi, yine batıracan olmayan parayı; alac am dalağını!!!

01:55 am November 5th
sen dedigimi yap
biseyi biliyoz goruyozda soyluyoz
bundan boyle yok oyle esek kovalamak bedavaya
hedonist olcaz hem iticez hem para alcaz

02:08 am November 5th
oğlum, hasta ettin adamı bu saatte! bi bok gördüğün yok... illa ki avanta para istiyorsan, tekne işini bir yana bırak, feysbuk'u orada örgütle; parti yap, kralını kap.
bak, izmir'de 4 bin, ankara'da 2 bin feysbuk salağı partilerde toplanıyormuş. sen de, alaçatı'ya çalış; entelin-sosyetenin allaa orada. oradan, tekneye de yol yaparsın.
ama, şunu söyleyeyim baştan, teknedeki, önce ve sonra, tek görevim içmek olur. o da, sohbetimden, etimden sütümden faydalansınlar diye. renk olsun yane, en hızlı kirleneni!!!

02:12 am November 5th
tamamdır
zaten baska bisey beklemiyom senden
mico alcam yanıma
vercem pipoyu agzına
takıl entel denizci ayagına

02:13 am November 5th
ver dumanı, ver muhabbeti
ver coskuyuuuu
kocum benim
ruyama girer su tekne işi benim bu gece

02:15 am November 5th
ammaan bree deeerryaalaar kanlıca deerryaalaaaaar biiizz niii şaaanlııyızz,

02:18 am November 5th
hastayız olum, hedonistiz! bbiiiizzz deliiikaaannnlllııııyıııızzzzz!!!

02:35 am November 5th
yuru be kocum,
icmicem dedim gene yaptım bi ince,
saglıgına kardesim
saannaaaaa icciiiiyom rikom sanaaa

riko67@lycos.com


Cihangir, 24 haziran '06
yancı

annem yine kızacak kendi meseleme onu alet etmiş olduğum için; ama, ne o, ne de bir başkası kızar diye kafama koyduğum şeyi yapmaktan imtina etmedim hayatta. zaten yaptım çoktan, hikayeyi şimdi anlatıyorum yalnızca.

hikaye, 1980'lerin ikinci yarısından, eski galata köprüsü'nden. o yıllarda riko biraderiniz istanbul'a yeni gelmiş, yoksul, taşralı bir üniversite öğrencisi. okul beyazıt'ta, iş cağaloğlu'nda. dolayısıyla, o güzelim köprüyü her daim kullanmakta.

yalnızca ulaşım için değil tabii, içmek için de. şimdi nasıldır bilmiyorum, eski köprü kaldırıldıktan sonra hiç yolum düşmedi bir daha köprüaltına. (anlayana not: ulan hayvan! hani eski köprüye gidip, içecektik?!.)

o vakitler, köprünün ortasında, haliç'e bakan tarafta takılırdık zaman zaman. zaman zaman, çünkü, öğrenciydik, yoksulduk. fıçıların üzerine konan yuvarlak masalara, ahşap taburelere tüner, demlenirdik.

bazen de hayvanlaşırdık, tabii ki. hayvanlaşma zamanlarında ilk bira kafa başına çift ısmarlanırdı. hayvan yalnızsa, başta anlamazdı garson nedenini ya da "herhalde, bir başka hayvan daha gelecek" diye düşünürdü muhtemelen. düşündüğü gibi olursa, gelen hayvan da iki bira birden sipariş ederdi. zaten, bu iki bira işi de aslında gelen hayvanın icadıydı.

garson nedenini anladı mı, anlamadı mı hiç merak etmedik; ama, ikişer bira sipariş etmekteki amaç, hep amacına ulaştı. en yavaş garson bile, ilk bira bittikten hemen sonra verilen diğer siparişi, ikinci bira da bitmeden getirdi hep.

o zamanlar da, şimdikilerden başka pek fazla arkadaşı olmadığı için biraderinizin, çoğu zaman yalnız içerdi halen sürdüğü gibi. ara sıra bir tanışa, uzaktan arkadaşa denk gelinir, sohbet, muhabbet olurdu; ama çoğu zaman yalnız.

bu yalnızlık zamanlarından birinde tanıdım herifi. öğrenci olduğunu söylüyordu, ama ne bir kez okuldan, ne de bir dersten söz ettiğini duydum kısa sohbetlerimizde. pek konuşma, sohbet derdinde değildi zaten; adını bile hiç öğrenmedim.

birkaç zaman sonra anladım ki, tek yaptığı ve yapmak istediği, gözüne kestirdiği birine ya da masaya yancı yazılıp, kendine bira ısmarlatmaktı. öyle, sohbet, muhabbet derdinde falan hiç değildi. ama, zevzek herifin de tekiydi, kendimce.

haliyle, o vakitlerde içki bugünkü kadar pahalı değildi ve alkol ihtiyacı olan birine birkaç bira ısmarlamanın da bir onuru, dayanışması vardı. kim istedi de, içki ısmarlamadık ki?

ama, gel zaman, git zaman; bu adını bile bilmediği kişiyle süregiden onurlu dayanışma; yoksul, taşralı, saf üniversite öğrencisinin bütçesini aşmaya; muhabbet de baymaya başladı. birkaç kez söylemeye, uyarmaya uğraştım, arkadaş oralı bile olmadı; içiyor canı çektiği kadar.

hesabı ister-istemez tek başına ödeyeceğini bildiği için, iki kişinin de biralarını sayar, cepteki paraya bölerken yakaladığında kendini riko biraderiniz, hayvanlaştı ister-istemez, haliyle. hani, her yerine, şeyine dokunun; ama, içki parasına asla!

hele o yoksullukta. iki şişe köpek öldüren, 100 gram nohut (hala öğrenemedi beyaz leblebi demeyi...) alır öyle giderdi öğrenci evine akşamları. anaannenin o yıllarda hala kendi elleriyle yaparak anne üzerinden gönderebildiği tarhanayı içer, şarabını öyle çekerdi çocuk.

bazen ona bile parası yetişmez, ağlamaklı olurdu da; kulakları çınlasın, durumuna acıyan o zamanki kız arkadaşı alırdı ikinci şarabı ailesinden aldığı öğrenci harçlığıyla. bugünlere kolay gelmedi riko biraderiniz. destekle, dayanışmayla, katkıyla.

ama bu hayvanınkinin, bu üç kavramla da uzaktan ya da yakından hiçbir alakası yoktu ve bileti kesilmeliydi. derhal. tek yön!

"annem" dedim, "istanbul'a geliyor. bittim ben."

güldü, bu, "ne var, gelsin işte."

"öyle değil ki birader, mahvoldum ben!.. hayatım boyu annemden kaçmaya uğraştım, sonunda buraya kapağı attım. ama bu, önce izmir'den bursa'ya taşındı; şimdi de istanbul'a taşınıyor! okulu bırakıp, askere gideceğim; sonra da gemi adamı olacağım" diye başladım saymaya.

geldi, bu. rahatladım, ikinci birayı sipariş ettim, ağırdan aldım, garsonun da gelmesini bekledim, biraları çiftledim, çifte geçtim. hayvanlaşmaya. sonra anlattım tane tane:

benim annem, bir fahişeydi. piç olmamın nedeni de, buydu. kafa kağıdımda baba ismi yazmadığı için, bütün okul arkadaşlarım bu durumu bilirdi. ve bütün lise hayatım, arkadaşlarımın birbirlerine ben duymuyormuşçasına anlattıkları, annemi nasıl becerdikleri hikayeleriyle doluydu.

çünkü o izmir kerhanesinin namlı bir fahişesiydi. kerhanedekini bilmiyordum, ama arkadaşlarım arasındaki lakabı, sakso'ydu; muamele şahaneydi.

alkolikti, ama ben en büyük hastalığıydım. o da, benim. nefret ediyordum ondan ve istanbul'a gelerek kurtulduğumu sanmıştım.

o ise, önce bursa kerhanesinde, şimdi de, istanbul kerhanesinde iş bulmuştu. kabus geri dönmüştü yani, arkadaşlarımın hikayeleri! çünkü, sakso'nun elinde başlamıştı seks hayatları ve onun istanbul'da olması fırsatını asla kaçırmazlardı.

arkadaşlarımı tanır mıydı, hatırladı mı; bilmedim, bilmiyorum. ama, o günden sonra, beni hiç tanımadı, yancı. birkaç yılda bir halen karşılaşıyoruz istiklal caddesi'nde, hala tanımıyor. riko biraderiniz ise, onu asla unutmuyor; çünkü, hala anıyor.

yancık.

riko67@lycos.com


2 Eylül '05, Cihangir
Don

Bu alemlere, "Ne lan bu! Gider İstanbul'a delikanlı gibi içerim" diye döndü riko biraderiniz. Geliniz görünüz ki, yine düşündüğü gibi olmadı. İçiyor hala tabii ki, ama rahat değil, istediği rahatlıkta değil. Bu durumu esefle kınıyor haliyle. Bir buçuk yıldır bıkmadan, usanmadan bu duruma söyleniyor. O nedenle, bu geyiğe daha önce maruz kalmış olanlar için biraz tekrar olacak.

Yahu kardeşim, biz oralarda Smirnoff'un votkasına muhtaç olmayalım, madem ki hayvan gibi içiyoruz, bari vergisi memlekete kalsın, diye kalktık geldik buralara, ama bu kadar da olmaz ki, böyle vergi salınmaz ki... Emektar Yeni Rakı'nın bakkaldaki fiatı yirmi iki buçuk milyon lira. Pes, harbiden!

Şimdi şöyle basit bir hesapla, bundan 4 yıl önce şişesi 5 dolar civarında olan rakı, -aha na bugünkü kurla hesaplıyorum şimdi, tam 16,91 dolar... Amerikan doları. Sen şimdi otur, her akşam bir büyük iç. Kahramanlık valla, anamdan emdiğim süt burnumdan geliyor o parayı kazanacağım diye çalışmaktan.

Bu şans işi de ne menem şeydir, daha önce geyiğini yapmıştık. Kulakları çınlasın bir arkadaşım daha 13-14 yaşlarında, "Gökten cinsiyet uzuvları yağsa, bizim tepemize tarraklar düşer" deyip teşhisi koymuştu. Kızgınlık bile yoktu sesinde, uyanmalıydım aslında o zamandan işe.

Şimdi bazıları kızar mı bilemem ama, döviz de yükselmiyor tek kuruş, son 3 yıldır. Tamam, enflasyon azaldı ama yine de 3 yılda toplam yüzde 25 olmuştur en azından. Yani, gavura çalışmakta olduğu için döviz kazanan bu kardeşinizin geliri, en az dörtte bir oranında da azaldı bu süreçte.

Ne demeli, bilemem ki. Hesap ortada. Aklı başında biri ne yapar? Biraz az psikopatlık yapar, giderini azaltır, değil mi? Hayır, arkadaş az psikopat olmadığı için giderini azaltmaz; tam tersini yapmaya kalkar. O zaman da çalışmaktan anası ağlar.

Neyse, şikayet etmiyor, ödediği vergileri de helal ediyor. Ama sitemkâr tabii ki; bir ürünün fiatının, yüzde 70'i neredeyse, vergi olur mu güzel kardeşim?!. Varın ödediğim vergiyi hesaplayın gayrı.

Londra, dünyanın en pahalı kentleri arasındadır güya. Sen gel İstanbul'a da gör, pahalı neymiş. Aha na bir başka örnek: Londra'da "pint of Guinness"in fiatı, en pahalısından 2,80; Beyoğlu'nda orta standartta bir kahvede "pint of Efes" 3,66 kraliçe. Ne demeli, harbiden?

Köln'de hatırı sayılır bir yayın organında hatırı sayılır bir iş yapan ve dolayısıyla hatırı sayılır bir para kazanan bir arkadaşım, İstanbul'da üç gün geçirdiğinde geçenlerde, can havliyle, "Ulan oğlum, burada nasıl yaşıyorsunuz?" diye sordu. Sonra da, cevabı bile dinlemeden uzadı Köln'e.

Bu kalkmış İstanbul hasretiyle Boğaz'da, Adalar'da takılmış; acısı bir hafta sonra bile sesine yansıyordu telefonda; "Nereden buluyorsunuz oğlum o kadar parayı? Kaç para kazanıyorsun lan sen?" diye sordu.

"Kızım," dedik, "o çamlar çoktan bardak oldu. Sorsan söylerdik. Boğaz'da moğazda takılan yok artık. Onlar, artık bizler değiliz."

Bir de kalkmış, böyle bir İstanbul'da yok donla denize giriyor, yok parkta mangal yakıyor diye memleketin bilcümle insanını aşağılıyor aşağılıklar! Baylar ve Bayanlar'ın akıllarına gelmiş dallar taşaklar, Caddebostan Plajı'nda birden karşılarına çıkınca donlular.

Ulan teres, İstanbul'un hemen her kıyıcığında donla denize giriyordu insanlar yıllardır, damarlıyı kendi karşında görünce mi aklın başına geldi?

Bekçi dikmişler şimdi, uyarıyorlarmış donla denize gireni. Utanmıyorlar, ar damarları çatlamış artık, halkı bekçiye havale ediyorlar, bekçilerine.

Harbiden, insanın donunu çıkarası var. Yediniz bitirdiniz lan memleketi!


29 Mart '05, Cihangir
hepisi

bir vapur geçiyor penceremin önünden. istanbul çok güzel gerçekten. çok da hüzünlü, eğer isterseniz. vapur düdükleri bile, duut'ları kaptan amcaların, yüreğinizi burkabilir, birer ok gibi saplanabilir içinize, en derin yerlerinize, biçare hançerenize.

sessiz kalabilirsiniz.

her duut'ta bir ihanet yakalayabilir; ömrünüzün kalan kısmını tamamlamak üzere bulunduğunuz ortasından deniz geçen dünya güzeli kentin her daim çalan vapur düdükleri, hayatınızı cehenneme çevirebilir, isterseniz.

ihanet, en ağır suçtur ve en ağır cezayı gerektirir çizgi roman kahramanlarının kendine özgü, savunma dışında şiddetsiz kurmay er dünyalarında. ama affedilmeyecek suç da yoktur, bu ihanetli dünyada. ulu manitu, derdi.

sonra da eklerdi; iyi de, kötü de, bizler için. hepsi. hepisi, derdi; dalgasını geçerdi. o dalgalar, bugün durgun suları hayatın. vapurlar geçiyor içlerinden, duuutt duuuuuutttt.

batuğ diyor ki; yaz, okuyanlar var.

ben ne biliyim ki, yazıyim be yahu; demek istiyorum taklit edebildiğim en ermeni aksanıyla. babı-ali kapısından gizlice içeri sızmış genç bir meslektaşının ilk sorusuna verdiği tek cümlelik yanıtla, hazineler değerinde bir hayat armağanı sunan büyük usta ara güler'in ağzıyla, saygıyla:

ben ne biliyim ki, size öğreteyim be yahu, demişti büyüklerin büyüğü usta. bütün ustalarımı saygıyla anarım bu vesileyle. büyük ustaların büyük katkılarıyla büyüdük, ne güzel, ne mutlu.

toprağı bol olsun, kalfası olma onurunu bahşeden büyük ustam ergun (balcı) abi, kardeşim yazamıyorum yahu, derdi durmadan en nur yüzlü halleriyle.

bütün enerjisini alırdı yazı çünkü; çok çalışır, çok yorulur; alanının duayeni olduğu halde her önüne gelene okutmaya çalışırdı yazısını yayınlanmadan önce. görüş alır, gereksinim duyarsa, değiştirirdi.

bu öğretilerle beslenip tek tabanca süregiden bu hayatta, yazı, değerlimizdir, en değerlimiz. ve de değerimiz.

sestir yazı çünkü. seslenir, sesinizdir; sağır dahi olsanız. tek bir kelime bile duymamış olsanız hayatta, yazılar, işittirir.

ve okuduğunuzun değeri, işitme yeteneğinize de bağlıdır ister-istemez, nasıl işittiğinize, işitebildiğinize.

ve vapur düdüklerine, duutlarına hayatın. vapur düdükleri de bizimdir çünkü. hepsi, hepisi.

duuutt duuuuuttt duuuuuuttt, çalıyor kaptan amca. kargalara sesleniyor, yaşlı, bilge kargalara.

okuyanlara not: okduğunuzu bana da belli ediniz, lütfen.



20 Aralık '04, Cihangir
kancık

Kancık, çocukluğumuzdan kalma bir kelime benim hayatımda. Hayvanın dişisine değil, kötülüklü döneklere kancık derdik. Bu yola yeltenen varsa, "kancıklık etme" diye uyarırdık.

Çocukluğumuzun saf ve sihirli dünyasında yapılan kancıklıkları kaldırabilirdik bir şekilde ama, adamlığımızın gerçek dünyasındaki kancıklıkları kaldırmak zordur.

Yol, yolunuz; hayatınızdır. En azından hayatınızın bir kesiti. Eğer yol alamazsanız, hayatınız güdük kalır, ufkunuz dar.

Ve bir kancıkla yola çıkarsanız, geride kalanlar, ihanet ve aldatılmışlık duygularıdır. Bir de hayalkırıklığı vardır ki, önceki iki duygunun baskınlığından hissiyatınızda geride kalır. Buna ne kadar uzun süre izin verirseniz, o kadar mesafe kaybedersiniz yolununuzdan.

O yüzden, hayallerimizi kırdıralım elbette ama, süreli de olsa, yitirmeyelim. Yiten, yolumuzdur çünkü; hayat yolumuz.

Kancıklar, yol değiştirmeye yol-yollar ararken, önceden uyarmazlar yoldaşlarını. Zaten, kancıklık da budur.

Yolun neresindeyse o yerinde, birden, beklemediğiniz bir zamanda, anda; ihanet, aldatılmışlık ve hayalkırıklığı duygularıyla baş başa kalırsınız. Yoksa, yol yakınken dönelim diyene, kancık denmez, ayıptır.

Kancık ise, kancıklık ederek girmeyi göze aldığı yeni yolda, ebediyen kancık kalır. Kancıklık yapan, artık kurtulamaz o yoldan. Çünkü, yolunu -bir kez bile olsa- kancıklıkla çizmiş olduğunu bilir.

Bu nedenle, çizilmiştir artık o. Eğer cahil ya da inkarcı değilse; önce kendi ruhunda çizilir. Çünkü, kancıklık etmiş olduğunun aşağılanmasını yaşar ruhunda. İlk çizik, budur.

Sonrakiler, ne kadar az cahil olduğuna bağlıysa da; bir çizik daha farzdır, kancık ruhta. Kancıklık eden, karşısındakinden kancıklık bekler ister istemez.

Bu nedenle, bundan sonra girdiği-gireceği her yolda güvensizdir artık. Çünkü artık, kancıklık olasılığı, ruhuna girmiştir. Artık ne kendine, ne de karşısındakine güvenebilir.

Üstelik, bu duyguyla yapayalnız.

Çünkü güven, yoldaşlığın temelidir. Kendine güvenmeyen, karşısındakine güvenemez. Güven vermeden ve almadan alınan ya da ulaşılmışması beklenen bir yol da, yol değildir, mutlaka sonu vardır.

Yol olan yolların, sonu olmaz; yol olan yollarda hayaller son bulmaz.

Bu nedenle, yeni hayaller peşinde çıktığı yeni yol-yollar kancığın, mutlaka sonlarla ve yeni hayalkırıklıklarıyla sonuçlanacaktır.

Kancık, bir sürtüktür artık, yol sürtüğü. Kirlenmiş ruhunun esiridir yollarda, yollarında. Güvensizliğe esir kıldığı ruhu, oradan oraya sürterek bulduğunu-bulacağını sandığı yeni yollarda iyice örselenecek, iyice kirlenecek, zamanla da kaşarlanacaktır maalesef.

İşte o zaman kancık, kancık sözünü bile arayacaktır. Kaşarlanmış kancıklara, kancık da denmez çünkü.

Bu nedenle, kancıklığa maruz kaldığınızda; kendiniz için üzülmeyin, sevinin arkadaşlar. Tamam, yolda bırakılmışsınızdır, ihanete uğramış, aldatılmışsınızdır ama, -hiç değilse-, bir kancık çıkmıştır artık hayatınızdan.

Yeni yolların, hayallerin önü açılmıştır. Yolunuz açık olsun.

Kancıklara ise, geçmiş olsun. Kancık ruhları şen, hayatları bahtiyar olsun. Nasıl olacaksa, yine de, istedikleri gibi olsun.


29 Temmuz '03, Londra
karakol

Yeni semtimiz, Brixton. Londra'nın güney, güneybatısında, biraz maceralı bir yer. Kalabalık. Yarı işçi, yarı sanatçı, yarı beyaz yakalılar semti. Demografik yapı hemen göze çarpar nitelikte. Nüfusun ağırlığı siyahlardan, Afrikalı ya da Afrika kökenlilerden. İşçilerin, fakirlerin, evsizlerin, uyuşturucu satıcıları ve fahişelerin çoğunluğu da.

Uyuşturucunun envai çeşidi, metro istasyonundan çıkar çıkmaz burnunuza dayanıyor. Uyuşturucu satıcıları ve içicileri, polis ortalıkta olmadığı zaman, semt meydanındaki parkları işgal ediyor neredeyse. Zaman zaman saldırganlar. Tepelere uzanan ana caddelerde, parklarda fahişeler mesaide.

Barlar, publar, konser salonları, her türden eğlence yeriyle dolu Brixton. Bu memleketin namlı yağmurlu ve puslu havasına rağmen, semt meydanı gece gündüz kalabalık. Suç oranı da bir hayli yüksek. Polis ve ambulans sirenleri gece-gündüz inlemede.

En eğlencelisi de, bir ya da birkaç polis aracı ciyak ciyak geçerken, aynı anda, karşı yönden de bir başka polis grubunun aynı telaşla gelmesini, bunların karşılaşmalarını izlemek. Acaba birbirlerini selamlıyorlar mı, gülümsüyorlar mı böyle kaşılaşma anlarında diye de ısrarla meraklardayım hala. Ama o kadar hızlı geçiyorlar ki, o araçlardan birinde olmadan bu merakı gidermenin imkansız olduğunu bir yere kadar da olsa kabul etmek, sanırım makul çözüm.

Polis, harbiden çok meşgul görünüyor Brixton'da. Kolay değil, iki isyan var semtin tarihinde. Ortalık yalnızca sokak serserisi değil, düzen serserileriyle de dolu. Solcular, anarşistler, her nevi marjinal gırla sokaklarda.

Şimdilerde Brixton'a taşındığımı söylediğimde söylüyorlar, daha önce buraya taşınmamı tavsiye edenler de söylüyordu; üzerinde fazla para taşıma, soyulursun, diye. Önceleri sinirlenip, ulan fazla para nerde deyyus, diye mırıldanıyordum içimden ama, üst üste gelince uyarılar, kıllandım. Tamam not aldık ama biraz abartmıyorlar mı?

Kayıt için semtin polis karakolunda sıraya girdiğimde geldi sorunun cevabı. Kuyrukta bekleyenler için aynen şöyle bir uyarı vardı: Eğer bugün soyulduysanız, lütfen sıranın önüne geçiniz.

Tam bunu okurken, her gün imza vermeye geldiği için söylenmekte olan bir genç, yalnızca imza atıp gideceği gerekçesiyle önüme geçmeyi teklif ettiğinde; zamanınımın sınırlı olduğunu ve hayır demeyi bir an bile aklımdan geçirmemeye uğraştım, doğal seleksiyona kurban gitmeyeyim çıkışta diye. İngilizce, estağfurullah, lafı mı olur, buyrun buyrun, demeye uğraşırken arkadaşa; hah, dedim kendime de, birader, nihayet geldin işte tam yerine.

Karakolda anam ağladı tabii ki. Halbuki, bu memleketin karakollarında şansım dönmüştü, hep iyi davranışlarla karşılaşmıştım. Kayıt yapmasını beklediğim kadın, ne zaman taşındığımı sordu, ben de söyledim. Daha önceki adresten ne zaman taşındın, dedi, onu da söyledim. Mal mal, çünkü tam burada sıçtık. Çünkü iki tarih arasında neredeyse bir buçuk aylık boşluk var. Anlat şimdi, şu kente taşındım, orada gittim kayda ama, o gün görevli memur meşguldü; derken o kentten bu kentteki bir otele taşındım falan da filan.

Kim dinler? Kanunun bekçisi yakaladı, kurallar belli: Bir yere taşındın mı, ilk hafta yaptıracaksın kaydını polise. Belgenin arkasında, ahana nal gibi yazıyor diyor kadın acaip ama acaip memnuniyetsiz, belki en kötüsü değildir ama çok çok kötü bakışlarla.

Arkadaş derhal kilitlendi maalesef yine kendi normali kapsamında. Kadın tek başına çapraz sorguya geçti ama al bakalım alabilirsen bir kelime zanlının ağzından?.. Konuşabilsem, biraz da olsa yalvaran gözlerle bakıp, help please! diyebilsem, belki sorun çözülecek. Kadının bütün yapacağı, yeni adresi elindeki kağıda ve kendi defterine yazıp, o heybetli mühürlerden birini daha basmak kağıda, zavallı kağıdıma.

Aslında, adresi kanıtlayacak birşey bile istemiyorlar. Normalde, bu duruma düştüyseniz yapmanız gereken, salak olmamak. Madem ki kuralları ihlal ettiniz ve bunun farkındasınız; madem ki bunun aksini ispat edebilecek bir soru sormuyorlar; bu durumda, beyaz mı beyaz, anaların ak sütü gibi helal beyazlıkta üstelik, uygun tarihli yalanı söyleyebilmek.

Olmadı. Polis de soruyor şimdi, neden kuralları ihlal ettin, diye? Arkadaş ise yalnızca susuyor, boş gözlerle bakıyor; hayatına girebilecek yeni bir boşluğa, kanundan gelebilecek her türden darbeyi almaya hazırlanıyor. Ah ulan hayat, diyor arkadaş, çok ama çok pişman.

Kadın anladı herhalde yapabileceği her şeyi yaptığını, kalanını da göğüslemeyi kabullendiğini zavallı ve ezik durumda olduğu açıkça görülen zanlının; acıdı, affetti, kendi kendine vazgeçti sorulardan. Bu musibet bu alçağa yeter dedi içinden belki de ve beklenmedik bir zamanda, aniden, hiçbir şey söylemeden gitti. Gitti, masasına oturdu, toplam bir buçuk dakika süren işlemi yaptı ve kayıt kağıdını fırlattı Brixton âlemlerini zehirlemeye hazırlandığından şüphelenilen zanlının.

Bir karakol macerası da böylece kazasız belasız kapanmış oldu. Bir daha mı zamanında kayıt yaptırmamak, pişman ama gerçekten pişman olmak, işi böylesine hıyarca rastlantılara bırakma salaklığında ısrar etmek?!. Hele şimdi, Brixton'da. Asla.

Hala salağız ama pişmanlıklardan da pişmanız. Ve bu nedenle kayıttayız artık, iyicene kayıttayız, olabildiğince kayıtta, maalesef ki ne maalesefler maalesef maaleseflere. Hayatın kayıtlarındayız nihayet. Bravo valla. Kaydola.


12 Temmuz '02, Londra
zaman-lama

voleybol oynarken, yarıştığım kategoride yüksek bir hücum oyuncusuydum. eğer, topla en yüksek noktamda buluşarak hücum yapmayı başarırsam, etkili olabiliyordum doğal olarak. kendi kategorimdeki en iyi savunma için bile, mücadelesi çok zor bir hücum oyuncusu olabiliyordum böyle durumlarda.

ama zamanlama sorunum vardı. sanırım kulaklarımın yarı sağır olmasının da katkısıyla, zamanlama meselesi yüzünden, bir türlü, varolan fiziksel gücümü, en etkin şekilde kullanmayı beceremiyordum. bizim koç ve hatta takım arkadaşlarım o kadar illet oluyordu ki bazen, dayak yiyeceğim diye tırsıyordum. mesele, pası, kendi en yüksek noktamda alıp, hücum yapmaktan ibaretti. ama her zaman olmuyordu; çünkü, bu konuda yeteri kadar çalışmıyordum. zamanlama konusunda.

halbuki, zamanlama, sonraki hayatımda da hep sorun oldu. en güçlü olduğum zaman ve durumda hamleler yapmadığım için, çok zaman yitiridim zaman zaman. aslında hep utandım hayat oyununun, paslarını hamleye, hele hele hücum hamlelerine çevirmek durumu yaratmasından. çünkü, hayatın pasları eşit dağılmıyor herkese. ve hayat oyunu, parke salonda ya da kumda oynanmıyor; sahada oynanıyor, gerçek sahada.

zaman, şu, bazen her an varolan, bazen hiç olmayan zaman. istesek de istemesek de; akıp giden, tutulamayan, depolanamayan, saklanamayan, durdurulamayan. zaman.

zaman akıp gitti yine. son riko yazısını geçen yıl 8 haziran'da yazmışız brighton'dan. yer, demişiz başlığına, ananın yeri diye bitirmişiz. bir yıldan fazla zaman, akıp gitmiş. yitmiş mi? umarım, hayır.

çünkü, o zamandan bu zamana, yalnızca adresler ve telefon numaraları değil, zaman da, zamanlama da, değişti. o zaman brighton'dan buraya, şu anda bulunduğum otele taşınmıştım, bu kez cambridge'den taşındım. ama o zaman aynı mesafeyi 6 ayın sonunda almıştım, bu zaman, 33 gün sürdü.

buraya, bu memlekete geleli, neredeyse tamı tamına bir buçuk yıl olmak üzere. bir buçuk yılda, -oteller hariç- 5 adres değiştirdim ve en az 5 telefon numaram oldu doğal olarak. cep telefonu kullanmadığım ve işim gereği, nerede bulunduğumu neredeyse günlük olarak patronuma bildirmek zorunda olduğum için; utanır durumdayım bir kez daha. çünkü, patronum artık benim telefon numaralarım ve adreslerimi kaydetmekten, durmadan evsahiplerine referanslar yazmaktan sıkıldı ve dahası yorulmak üzere. bu nedenle, altıncı adres ve buna bağlı telefon numaramın hiç olmazsa bir yıllığına değişmeyeceğini umuyor, bunu diliyorum.

bunları neden yazıyoruz peki? şundan: zamandan ve zamanlamadan.

geçenlerde metrodan çıkarken, bir film afişine gözüm takıldı. okuyunca, düşüyordum neredeyse. nedense, o kadar aklım karıştı ki, anlatamam. aylardır afişte yazan sözleri düşünüyorum. tam hatırlamam mümkün değil ama şöyle yazıyordu afişte: talented mr. ripley is back. older. wiser. and as john malkovic. görenleriniz vardır mutlaka, adı ''yetenekli bay ripley'' diye türkçe'ye çevrilen filmi. bu da girmiştir gösterime, çoktan izlemişsinizdir belki.

riko da, geri dönüyor şimdi. bir yıl daha yaşlı. daha akıllı. ve daha iyi bir oyuncu bu zamanda. çünkü, artık zamanlaması daha iyi. artık çalışıyor çocuk. ve bizimki, pekçoğumuz gibi, kendini hala çocuk sanıyor. ne kadar yaşlansa, akıllansa, buna çare yok. çünkü, herif, böyle kalmak istiyor.

ama unutmayın, çocuklar acımasızdır. pekçoğumuz gibi. çünkü, cahillerdir. kör cahillerdir. oysa cehaleti tahsil almaz, çalışmak alır. ders çalışmak, dersini çalışmak. zamanı ve zamanlamayı çalışmak. sormak, soruşturmak, sorgulamak. sorusu olmayanın, kuşkusu yoktur. kuşkusu olmayanın da, cehaletten kurtuluşu.

ne demiştik daha önce: doğru soruyu, doğru zamanda, doğru yerde, doğru biçimde, doğru nedenle ve doğru kişiye soracaksın; boşuna dolaşmayacaksın konuyu, koruyu. zamanı. ama nihayetinde, tüm bu sonu gelmez döngülerin halka halka genişleyerek ilerlemiyorsa ve başındaki doğru kişi sen değilsen de, cehalet baki kalır. gerisi önce tahsil. sonra tahsilattır.

ve unutmayın çocuklar, kör cehalet de olsa, hayatta her şeyin bir tahsilatı vardır. nasıl tahsil ettiğinize bakar. tahsilinizde, iç hesaplaşma varsa, o iç hesaplaşmalarınız, hayattaki tahsilatlarınızdır. ve onlar, eğer kör cahil değilsek, yalan söylemezler. hesabı koyuverirler akıllarımıza, yüreklerimize, vicdanlarımıza. yeter ki, vicdanlarımıza ulaşacak tahsilimiz, sorumuz, kuşkumuz olsun. cehaleti alır. ancak bu alır. çalışmak alır. dersini çalışmak, hayatını, zamanını, zamanlamanı çalışmak.

hayat analizi, geometri değildir çünkü, iki noktadan bir doğruya ulaşamaz. iki yanlış bir doğruyu götürmez hayatta, bu nedenle hayat sallamaya gelmez. bazen, değil bir yanlış, bir eksik doğru bile, sayısı ne kadar çok olursa olsun varolan bütün doğruları siler geçer. bazı zamanlarında hayatın, bir eksik doğru bile çok tehlikelidir. hele ihtiyaç zamanında. ihtiyaç zamanındaki eksiklik, sonradan giderilemez, boşluğu doldurulamaz çünkü; biter, gider ve yiter. kalan yalnızca, bellek ve boşluğun yarattığı tahribattır. ki o bellek ve tahribat, tahsilde de, tahsilatta da ister istemez hesaba katılacaktır.

biliyorum, hiçbir mahkeme kimseyi bu yüzden cezalandıramaz. ama vicdan denen, iç hesaplaşma denen hayat mahkemesi, affetmez, eğer cahil değilseniz. kendi mahkemeniz, vicdanınız varsa.

yoksa mı?

yoksa; hayatımız gerçekten tehlikede çocuklar. cehaletimiz nedeniyle acımasızca yitirdiklerimiz çünkü, kendi hayatlarımızdan başkası değil.


08 Haziran '02, Brighton
yer*

Merhaba.

Başka da iyi bir söz duyacağınızı sanmıyorum. Varsa isteyen, başka kapıya yine.

Kuzu kardeşim iyice kartlaştı, burada klavyeyi koyacak yerim de yok, bu nedenle gâvurun klavyesinde yazıyoruz yine.

Anlaşılacağı üzere sinirler bozuk hâlihazırda. Yeteri kadar içkim -alkollü olandan sözediyorum- yok ve bu memlekette her yerde içki içilebiliyor ama gece 10:30 ya da 11:00'den sonra bakkalda satılmıyor. Hâlâ öğrenemedim 10:30 mu ya da 11:00 mi olduğunu son satış saatinin... Çünkü ihtiyacım olmadı, hep oldurdum içkimi. Bu akşam kazaya kurban gittik anasını satayım, kazaya! Sinema falan gibi iyi niyetli hadiselere girdik, film bittiğinde kapanmıştı s.ktiğimin yerleri. Neyse ki yeteri kadar yok ama biraz var. Zıkkımlanıp olanı, zıbaracağım zıbarabildiğim kadarıyla. Dilerim bir sürpriz olur da yetmeyenle yetinebilirim. Olmadı, sabaha kadar sinir! Sinir!

Bir daha mı iyi niyet, sinema falan, hak getire. Sinemanın yolu, off-licence'tan (bakkala, daha doğrusu içki satana böyle diyorlar bu s.ktiğimin yerinde) geçer bundan böyle. S.ktiğimin içkisi öyle pahalı ki, yeteri kadar alıp stoklamak boru değil harbiden. İlk defa zengin olmak istedim hayatımda, buraya geldikten sonra, sırf bu yüzden.

Neyse, tıraşa başlayalım şimdi... Bakalım ne çıkacak?

Hani saçma-salak bir laf vardır ya, "cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir" diye. İtiraf ediyorum, sonunda ikna oldum. Ayrıntıya girmeyeceğim ama, Riko biraderinizin, kadınların 'genelde' aptal olduğuna ikna olması da uzun yıllar almıştı. Kötü insan olmadığı tezinden vazgeçeli bile henüz birkaç yıl oldu, oluyor. Varmış anasını satayım, hem de fazlasıyla. Bu konudaki en basit ölçeğim de şu: İyi niyetini ve hoşgörünü sömüren kimse, bil ki o kötüdür. Kendime solluyorum, aman diyeyim üstüne alınmasın kimse. Alınanın da orasına burasına ... . O da, küfür yasak diye. Yoksa söyleyeceğimi iyi bilirim ben. Bennnnnnn!

Aylardır bir kelâm uzatamıyorum yine, çünkü kafayı iyice yemek üzereyim, elim dilime, kalemime gitmiyor, düşündüklerim, hissettiklerim içimde, içime patlıyor. Sinirlerim bu kadar bozuk olmasaydı, yine bir söz söyleyeceğim, içimin dışına çıkacağı falan yoktu. Çıktı mı? Sokayım çıkana!

Aklıma geldi şimdi, çok sevdiğim bir hikâyedir. Sokmak deyince geldi, çok eski hikâyedir aslında, çoook eski. Anlatıp kaçıyorum, içkim bitmek üzere. Son paraya kıyıp kulübe gideceğim. Ya da daha anlaşılır ifadeyle, kerize geleceğim. Burada geç saatlere kadar açık olan içkili yerlere kulüp diyorlar ve girerken de s.ke s.ke giriş parası ödüyorsunuz. Ödeyeceğim diyetimi anasını satayım. Aybaşına kaldı bir hafta (15'i, bizim işyerinde.)

Hikâyeye geçiyorum, sokmaktan aklıma gelen hikâyeye, hayatımın belki de en anlamlı ilk hikâyelerinden ilkine.

Rahmetli ulu Manitu, devletin karayolları şirketinde çalışırdı, yol yaptıkları için yol olmayan yerlerde. Birkaç kez bizi de götürdü çalıştığı yerlere, harbiden sağolsun. Sayesinde, kendi başıma hiç tanıyamayacağım insanlar tanıdım, yaşayamayacağım yaşamlar yaşadım. Bizi diyorum çünkü büyük kardeşim de vardı. Gittiğimiz yerin adı Kiraz'dı.

Bilmeyenler için, sanırım İzmir'in ilçesi hâlâ. Buralarda Kirazlı varsa, aman diyeyim alınmasın, 30 yıl önce çok küçük, hatta çevresinde yolu az bir yerdi. Yoksa babam, canım babam, ulu Manituların Manitusu, bilgeler bilgesi, babalar babası babam, babamız, neden orada olsundu. Oldu, itirazı olana hikayenin sonunda sokayım. kolumu. Vazgeçtim sokmaktan, sözümü bile midem kaldırmadı yine. Artık hikaye:

Dönüyoruz İzmir'e... Ödemiş üzerinden... Önce Ödemiş'e gideceğiz, garaja geldik, minibüs bekliyoruz. Güzel memleketimizin her daim, her köşe başındaki delilerinden biri de garajı seçmiş mekân olarak. Deli ya bu deliler, delilerden Kiraz garajındaki bağırıyor, minibüse, Ödemiş'e giden minibüse yolcu toplamak için çığırtkanlık yapıyor kendi deliliği hesabınca. "Geeel, geeeeellll, geeeelllllllllll" diyor, "gelenin de geldiği yere* sokayım, gelmeyenin de!"

* : açmaya gerek var mı?


20 Mart '02, Brighton
Dolma

Yaşam, arka planında beklenmedik sürprizlerle doludur. Gelecekler her zaman kestirilemez, öngörülemez. Yolda olduğu bile farkedilmez bazen geleceklerin. Geldiğinde, nedenini sorgulamak için geçtir bazen. Geç, geçmiştedir çünkü. Kimi geçler umarsızdır, çaresizdir. Geçmişe hapsolur tamamen, dönüşü yoktur. Çıkışı, kaçışı da.

Kalanlar yitirenindir, züğürt tesellisidir. Çünkü boşalmıştır bardağın diğer yarısı. Kimi zaman yarısı dolu olan, tamamen boş olandan daha boştur. Boşluk boşluktur çünkü, acıtır insanın içini. İçi görünmez insanın, acıyan yerleri. Yaşamın görünmeyen ardı, geleceği gibi.

Boşluk, paralar, yaralar. Yüreğini aralar insanın. Aralanan yerdir boşluk. Ne girse, ağırlık yapar. Zaman doldurur aralığı en kolayından. Dolan yer, boşalandır aslında. Tükenenin, bitenin, artık olmayanın yeri. Artık olmayan, yoktur. Varolanın varolmayarak yarattığı boşluk, yokluk, yoksunluktur.

Dolan ise dolgudur; her ne olursa olsun. Dolgu, yokluğun sonucudur. Dolan yerleri acır insanın, yoksun yerleri. Yokluk, ağırlık yapar. Kimi zaman taşınmaz, taşınamaz. Boşalan yerleridir yüreğin, acıyan. Yüreğiyle acır insan, sevinir, yaşar. Yaşam, önünde ardında acımasız boşluklarla doludur. Zamanın bile dolduramadığı, dolduramayacağı... Acır insan boşluktan. Boşluk kolay taşınmaz, taşınamaz.

Boşluğu insan, vaktiyle dolmuş olan yerlerinde hisseder. Dolmadan boşalmak olmaz, olmayan boşalmaz. Boşalan su gibidir, hava gibi, gittiği yerin şeklini alır, halini. Boşluk, boş, boşta kalansa, katıdır, gidenin şekliyle kalır. Acıtır yokluğun katılığı insanın yok, yoksun yerlerini. İnsanda hal, ufuk, umut bırakmaz. Umudu tükenirse, boşalır insan; kolay dolmaz.


17 Şubat '02, Londra-Brighton
Hücre

Kanat Efendi'nin Türkiye'nin en çok satan gazetesinden cümle âleme ilân ettiği gibi, memleket sizlere emânet, İngiltere yollarını arşınlamaya başladık bir aydır. İşyerimiz BBC, mâlum Londra'da olduğu, kendimiz de Brighton'da ikamet ettiğimiz için, tren raylarını arşınlayarak başladık İngiltere maceramıza.

Önce bilmeyenler için aktaralım; Brighton, Londra'nın güneyinde, kasaba irisi bir sahil kenti. Atlantik'in British Channel denilen kısmının kıyılarında. Brightonlılar, "gay/lesbian kenti" diye anıyorlar memleketlerini. Vardır bir bildikleri herhalde.

Söyledik ya, rayların üzerinde akıyor yaşamın bir kısmı. Riko biraderiniz gibi, trenler dolusu insan aşağı yukarı bir saat süren yolu katediyor her gün. Ama buradaki tren yolculukları biraz farklı seyredebiliyor icabında.

Mâlum, medenî memleket. Öyle bizdeki gibi haddini bilmez "içelim-içmeyelim" tartışmaları falan yok. Bir defa trenlerde içki içmek serbest. Hatta satışı da yapılıyor. Elin İngiliz'i, işinden evine giderken treninde birasını, viskisini, votkasını yudumluyor isterse. Ne bileyim, isterse kafasına dikiyor. Karışan, görüşen yok. İçen rahat, dolayısıyla içmeyen de. Ne güzel!

Biz -biz dediğim, 34 yıllık yaşamımızın 27 yılını fiilen işgal eden zat-ı muhterem kişi ve bendeniz- medeniyetin geleceği bu noktayı yıllar öncesinden görüp memleketimizi de muasır olanların seviyesine çekebilmek için ne çabalar harcadık İzmir-İstanbul arasında. Bilfiil mücadele ettik yıllarca. Ta ki aklı evvel birilerinin otobüste içki içmenin "yassakh" olduğu hükmüne ulaşmasının bizlere sirayet etmesine kadar. Bu hükümle girdi İzmir-İstanbul arası yollara içki yasağı.

Hey gidi yıllar hey! O kadar da söylediydik, "sana ne kardeşim, biz mi kullanıyoruz otobüsü?" diye. Nerede duyarlı, hassas yaklaşımlar! Hâlâ tartışıyorlarmış güzelim memleketimde, içsinler mi, içmesinler mi!

Sana ne be kardeşim? Güzel kardeşim, buralarda bile fıtık ediyorsun adamı…

Neyse, biz 6 aylığına da olsa, aştık bu meseleleri. Bundan sonrası için bayrağı mâlum arkadaşlarıma teslim ettiydik zaten yola çıkmadan önce. Gerekeni yaptıklarına eminiz. Riko biraderiniz de, en iyi şekilde temsil etmek için onları, uğraşını sürdürüyor. İşi daha kolay tabii, yukarıda izaha giriştiğimiz nedenlerle. Mâlum, medenî memlekette kendileri.

Yine de, bilindiği gibi bu içki içme hadisesi akıllı, mantıklı adamın işi değil. Ruhunda biraz da olsa tahribat bulunmayan kişi, öyle kolay kolay içki içip hırpalamaz, hırpalamamalı kendini. Bilim insanlarının izah ettikleri gibi, beyin hücrelerini de öldürüyor meret. Gerçi öldür öldür hala bitiremedik şu hücreleri ama çok fazla da kalmamıştır herhalde, zannımızca.

Bir de, öldürmeyen Allah öldürmüyor durumu var tabii…



08 Aralık '01, Ayaspaşa
Göt
-----

Klasik yazı başlangıçları vardır ya, yazar zaman kazanmaya, yer doldurmaya uğraşır. Ne yazacağımı bilemeden oturdum daktilonun (şimdi bilgisayar) başına gibilerden. Benim de durumum bu aynen. Yazma o zaman, diyeceksiniz, ki haklısınız. İçini dolduramazsak yazının, bunu da çöpe göndereceğiz tabii. Çöplükte bunlardan o kadar çok biriktiki harbiden.

Mevzu geliyor galiba ufaktan. Dün gece bizim mâlum mahalle kahvesinde yine lise arkadaşlarımdan biriyle geyikliyorduk, sonu gelmez ovalardan, vâdilerden süzülerekten. Sorunumuz, sorunsalımız hatta, oyundu.

Neden iyi ve düzgün oyunlar oynayamıyorduk?

Neden hâlâ oyun denince akla, aradan geçen onca yıla karşın, bisküvi reklamı tadında, hemen onun adı gelirdi? "İs-sim! Şşeh-ir! Hay-vann!"

Neden oyun arkadaşlarımız sınırlı ve hatta sinirliydi hep?

İyi ve dürüst oynayınca, neden hile-hurda yapılıyor, hiç olmadı, çare kalmadı, oyunlar bozuluyordu?

Benim tezim hazırdı zaten yıllardır. Saldım ortama. Bana göre, son çare olarak oyunu bozmayı bile göze alan bu densizler, kifâyetsiz muhterislerdi ve sınırlı kapasitelerine karşın ihtiraslarına sınır koyamayan, direnemeyenlerdi. Burada kalsalar sorun değildi. Ama bunlar, sınırlı kapasiteleri nedeniyle oyunun sınırlarını hep kendi seviyelerinde tutmak istiyor ve bunun için de her türden yolu mübah sayıyorlar, ne gerekiyorsa yapıyorlardı.

Bu nedenle, bu kifâyetsiz muhteris yavşakların pislikleri nedeniyle yani, yeni oyunlar kuramıyor, varolan salak eğlenceleri içinde sıkım sıkım sıkılıyor ve sığım sığım sığınmaya uğraşıyorduk sığınaklarımıza. Herkese göre değişiyordu tabii sığınak. Kimininki evi, kimininki rakı şişesi.

Bizimki, yeni bir boyut, endam katıverdi aniden konuya. "Türk sandartları" dedi yılların kankası. Ben kendisine "ıpış" derim bu arada, tanıştırayım. "Türkiye standartlarını aşma damgası yediysen, sıçtın bu hayatta" diye ekleştirdi.

"Vay babo!" oldum harbiden, "Vışşşşhhh!" dedim, "Pehhhhhhhhh!" diye içleştirdim, içimde hissettim. Üstelik bunun anlı şanlı kurumu var, Türk Standartları Enstitüsü diye devleştirdim. Damgası var nal gibi TSE, diye kıçımdan yaklaştım. Binası var, hergün önünden geçiyorum evden çıktığımda diye ağlaştım. kanat acıdı halime, bir kesme aldı yanağımdan. "Pilavdan da al, istersen" dedim, duymazdan geldi. ıpış, kız çocuğu olduğu için anlamadı diyaloğu yahut anlamazdan geldi.

Panik! Şimdi kaldım mı binayla başbaşa... Çünkü bunların eve gitmesi için o binanın önünden geçme zorunlulukları yok. Benimse evime ulaşabileceğim en makul yol oradan geçiyor ve mâlum havalar soğuk bugünlerde güzelim memleketin her daim (ve de daim kalacakkkk!) köşesinde. Az sonra kahve kapanacak, ert hepimizi elektrik süpürgesi sesi ya da sapı tehdidiyle deşalayacak ve zât-ı muhterem kulunuz mal gibi ortada kalacak. Panik harbiden!

(Bu yazı da çöpe gidecek galiba. Bu espri batu'dan arak bu arada. Yıllar önce bir ara bununla aynı gastede çalıştık, çok kısa bir süre. Beğenmediği haber boşa gitmesin diye, çöpe manşet yapmayı önerirdi arkadaş. Yazılarınızı ona göre yazın diye söylüyorum, kulağınıza küpe olsun sevgili batug.com'cular, özellikle altıncı adamlara diyom, hehe! Çok pis küfreder batu abiniz.)

Eeee, n'oldu panik olduysak?! Ne olacak, sığındık sığınağa sığınağa. Salladık en sunturlu küfürleri sınırlara, standartlara. Sonra da sallana sallana geçtik o meş'um binanın önünden. Geçerken de söyledik, "Senin sınırını, standartını iterim, kakarım" dedik.

Götüyle güldü. Arnavut fıkrasını hatırlattı, başını gösterip "Buna göt derler" dedi. Ekledi pis pis sırıtaraktan, "Bütün götler baş oldu da ondan" diye. Biz de ona Can Yücel abimizin standardından cevap verdik, "Bizim memlekette göte göt derler" dedik. Göt oldu. Göt. Götümün standardı.



31 Ekim '01, Ayaspaşa
Kayıt

Uzun zaman oldu selâmı sabahı keseli. Elimiz kalemde, dilimiz kelâmdaydı yine ama yazıyla geçinenlerin ifade biçimiyle, "yazı çıkmadı." Çıkmadı mı çıkmaz meret, görünmez olur, tıkanır kalır ruhunda, böğründe.

Yüktür aslında. Alın kalemi elinden yazıyla yaşayan, oynayan, eğlenen insanın; salın yalnızlıklar âleminin en derin, kör kuyularına. Aman diyeyim, yazı, herkesi sansürden korusun.

Ancak sansür, içindedir bazen insanın. Ruhuna, yüreğine saplanır, yapışır kalır. Sihirli bir savunma mekanizması, kendimize bile itiraf etmediğimizi sandığımız o çok derinlerdeki burkukluklarımız, yüreğimizdeki buruk ve belki de acı tat, gizli bir ağla tutar usa giden tüm yolları.

Sansürünüz, yükünüzdür artık.

O -kahpeliği de size ait olan- gizli ağın çok dar pencerelerinden sızan ışığı yakalayıp, peşine düşerseniz derinlerdeki ödlekliğinizin, ödleklerinizin peşine, usa ulaşan yolda en azından bir şansınız daha var demektir, içinizdeki sansüre karşı.

Akıllı olunuz.

Bu lafı üç (3) kez art arda söylediğim son defasında, suratım şans eseri parçalanarak buruşmaktan kurtulduysa da, boynumda küçük bir faça bıraktı kavanoz dipli şişe. Bu şansı iyi kullanmaya karar verdim o andan itibaren.

Şans, ikinci defasında sizden yana olmayabilir harbiden. Ve bedeli de, bildiğinizden, beklediğinizden çok daha ağır olabilir. İçleğinizin tahayyül edemediği, idrâkınızın alamadığı, izleğinizin öngöremediği, ruhunuzun taşıyamadığı bir bedele dönüşebilir. Bunca insan haybeye intihar etmiyor, değil mi?

Bu nedenle, şansını iyi kullanması gerekir insanın, rakı şişesi boğazına dayandığında. Yakaladığı şansı, ışığı tutması ve dar, çok dar, olağanüstü dar bile olsa, süzlülerek gizli ağın penceresinden, usa, aydınlığa koşması gerekir. Ben değil, mantık öyle söylüyor. Bir de rakı şişesini boğazınıza dayayan el.

Ve asla ve asla unutmamalı ki, kaydı üç kez olan yalnızca Allah'tır ve çocukluk oyunlarımızın mızıkçılıklarında kalmıştır. Yaşam oyununda her kayıp, bir (1) kayıptır. Allah'a havâle edilip görmezden, dahası yitmezden gelinemez kayıplar, çocukluk mızıklamalarımızda olduğu, olabildiği gibi.

Yaşam, mızıklamadan oynanmak zorundadır çocukluktan çıkınca. Çünkü yaşamın kaydı birdir ve bazen tektir. Akıllı olalım. Değil mi?


29 Eylül '01, Ayaspaşa
Salak

Bugün evde yeni bir çalışma başlattım. Kendime Salak Köşesi hazırlıyorum. Çok da basit, sıkı bir salağa yakışırcasına basit. Not almak için kullandığım arkası basılı A 4 kağıtlara, irili ufaklı "Ben bir salağım", "Salağın önde gideniyim" türünden vecizeler yazıp, çalışma masamın dönük olduğu köşeye asıyorum.

Böylece günün uyumak dışında kalan neredeyse tümünü geçirdiğim masadan kafamı kaldırdığım anda, kendi gerçeğimle göz göze geliyorum. Çalışmayı, yani Salak Köşesi'ni zenginleştirmeyi planlıyorum şimdi. Mesela bu yazı. Bunu da basıp, köşeme asacağım. Salak Köşeme.

Aslında o köşeye başka şeyler de asmak isterim ama, o zaman ne köşe yeter, ne de evin tüm duvarları. Bir de, eve gelen giden oluyor tabii, ara sıra olsa da. Bu durumda biri tüm kadroyu bir arada görse, ne bir arkadaşım, ne de başkası kalır yaşamımda.

***

Ne garip, yaşam ilerledikçe tanıdık yüzler, alınan-verilen selamlar sürekli artıyor, kalabalıklaşıyor. Ama kafadaki arka (ve yaşama kendi boyutuyla bakan gerçek) planda, her geçen gün yalnızca ölülerimin gerçekten gülümseyen yüzleri çoğalıyor. Bizler burada çoğaldıkça seyrekleşir, yıvışır, yılışırken, ölülerimiz bizler için endişelenen yüzlerini gülümsemeyle perdeleme çabası içinde, kaygıyla izliyor olan biteni.

Her günkü sabahlardan değildi bu sabah. Çünkü her günkü ihtiyaçlarımı hallettikten sonra, yapacak iş kalmadı. Elimde bir kahveyle ebleh ebleh bakınırken evde hangi kitap, boya ya da müzik ruhumdaki çöküntüyü bir an olsun benden uzaklaştırabilir diye, kendimi not almak için kullandığım kağıtların üzerine durmadan "Ben bir salağım" yazarken yakaladım. Sonra işi büyüttüm, kalem türlerini kattım. Ardından boya kalemleri derken, oldu Salak Köşesi.

İyi de oldu harbiden, bünyedeki daralmayı azalttı biraz da olsa. Çünkü sakin düşünme fırsatı doğdu oyalanırken. Ve sonuca da ulaştım:

Başıma gelenlere halen şaşıyordum ve bu yüzden ben yalnızca salak değil, salağın önde gideniydim. Ve salak olduğumu asla ve asla unutmamam gerekiyordu. Bunu unuttuğum anlarda şaşıyordum çünkü olan bitene. Halbuki, olan biten normaldi. Hala şaşırmak, tescilli salaklıktı.

Çünkü salak kardeşim, bu şaşkınlıkların, iyiniyetli ve dürüst apansız yakalanışların ardından, depresyonların geliyordu. Ruhundaki yıkıma, çöküntüye hakim olamayıp depresyonlara kaptırdığın kendin, her seferinde daha da yıpranmış olarak dönüyordu gün yüzüne.

Bu nedenle, bu bilgiye, bulguya, sonuca sahip biri olarak, artık şaşırmamam lazımdı. Şaşırmamam için de salak olduğumu unutmamam. Bunu not ettim bir kez daha. Filmlerdeki okullarda gördüğüm salaklar gibi. Bir dahaki salaklığımda, gerçek okullarda gördüğüm gibi, gidip tek ayak üzerinde duracağım orada. Perdeleri de sonuna kadar açacağım ki konu komşu da görsün.

***

Sözüm meclisten dışarı, Salak Köşesi'ni herkese tavsiye ederim içtenlikle. Tabii ki ruhunda salaklık taşıyanlara. Saflara. Temiz, güzel saflara. Saf kalanlara, safta kalanlara.

Diğerleri mi? Onlar, zaten salak değil. Gerekirse bizim yıkım ve çöküntülerimizi ve dahi depresyonlarımızı da kullanarak, makinelerini döndürürler. Onların makineleri hiç teklemez, operasyonları aksamaz, programları bozulmaz. Usame Bin Ladin vız gelir onlara. Tırıs gider, tırsar, anca gider.

Şimdi aklıma geldi, bir de salak defteri açmaya karar verdim. Çok güzel defterlerim vardır benim, çok severim. Hepsinin ayrı ayrı isimleri vardır aramızda. Çoğu hediyedir salaksevenlerden. Salak Defterimi de köşeme katacağım.

Aslında, bir de salak anıtı bulsam, süper olacak ya, neyse. Hepsi bir güne sığmaz, çalışma uzun. Çünkü yaşam uzun. Daha tek ayak üzerinde dikileceğim köşemde, kaçınılamaz, kaçılamaz gelecekte. Ben bir salağım çünkü. Salak.

riko67@lycos.com


02 Eylül '01
Ti

Şey. İlginç bir sözcüktür. Oldum olası kullanmamaya gayret ederim. Deneyimli, şerbetliyim çünkü bu konuda, çalışmalarım var.

Kendinizi mezarlıkta hissetmenizi istemem ama, anılardan söz ettikçe, hep rahmetle anıyorum, anacağım ailemi. Rahmetli dedemiz, rahmetli canım annemizin babası, yaşamımızın çocukluk ve ilkgençliğine tekabül kısmında faal, nev-i şahsına münhasır bir zat-ı muhterem idi.

Büyük kente mesafe olarak yakın, küçük kent ölçekli bir kasabanın, tarım ve tarıma dayalı toplum yapısındaki kalıtımsal köylülükten kentliliğe geçebilecek zaman ve düşünsel birikimden yoksun, zeki bir adamdı. Enseden itibaren her teli tüm kurallara uygun alabros kesilmiş karbeyazı saçları, yakışıklı, keskin yüz hatları ve çocuk yaşta görebildiğim tüm davranışlarıyla, köylü ama işini topraktan döndüren bir taşra tüccarıydı.

Aksi de bir ihtiyardı. Söylediklerinin anlaşılmamasına kızar, "cık cık cık" diye kafa sallardı hayretle. Aptallıkla eleştirildiğim de olmuştur zaman zaman dedem tarafından. Ama çok işe yaradı. Sayesinde görme, gözlemleme, izleme, anlama, arama, bulma yetilerim gelişti. Şeyi de o öğretti bana, oldum olası kaçınmaya uğraştığım şeyi.

Durduk yerde, "Olm, git o şeyin şeysini şeyet, gel" derdi. "Olur" deyip bir süre yok olurdum ortadan. İstenenleri yapmadığımı anlayınca şaşırır, kızar, hızını alamazsa içinden ne kadar aptal olduğumu mırıldanırdı kafasını sallaya sallaya. "Bulamadım" yanıtı alınca, yeri de tarif ederdi "Olm, orda orda!" diye. Şeyi bulup şeyini şeyedene kadar, böyle sürerdi hikaye. Kıs kıs güler, eğlenirdim şeyin peşinde. Bazen günler sürebiliyordu gerçekten.

***

Her önüne çıkana "Abi" diyen bir kuşaktan, riko biraderiniz. Harbiden, 35'imize merdiven dayadığımız bu yıllarda bile, pek çok arkadaşım halen "Abi" diye hitap eder, her kimse karşısındaki. Kadın ya da çocuk olması da çok fark yazmaz. Ama zaman zaman alınganlıklara ya da gülüşmelere yol açar bu abi meselesi.

Ben sonunda, son birkaç yılda çözdüm hadiseyi. Artık "usta" sözcüğünü kullanıyorum. Çok daha kullanışlı abiden. Saygı da var, sevgi de var içinde, pek güzel. İçtenlikli.

Ama usta, ustalık müessesesi kıllanmaya başladı bu duruma. Hatta biraz rahatsız. "Herkese usta dersen, harbiden usta olanlar ne olacak" gibilerden tatsız sorular var. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu; hak edenle etmeyen aynı kefeye konur mu? Sorular uzayıp gidiyor. Tıpkı dedemin şeyi gibi. Ama peşini bırakmıyoruz tabii.

Neden mi? Çünkü sorular çok önemlidir, yaşamımızı cennet ya da cehenneme ulaştıran yolun taşlarıdır sorular. Değerlidir, kıymeti bilinmelidir. Boru değildir, içinden ti sesi çıkmaz. Doğru üflersen, haybeye dolaşmazsın konuyu, koruyu. Bu nedenle, soracaksın usta. Doğru soruyu, doğru mekanda, doğru zamanda. Ve doğru adama. Şimdi gelelim soruların yanıtına.

Ustalık müessesesi, bizce kısmen haklıdır usta, dinden imandan çıkmadık henüz.

Ancak usta, ulu manitu derdi ki, "Olm, kompleksli olmayacaksın, herkese iyi ve eşit davranacaksın."

Bu nedenle usta, biz herkese usta diye hitap etmeye devam ediyoruz saygıdan, sevgiden, içeriden. Ancak her kim ki ustalığa halel getirmeye kalkar, sağlıklı bünyeye gölge yapar, ti sesi çıkarır, tiz meclisten silinir.

Haybeye döşemedik onca taşı hayat yoluna usta.

Boruyla değil, soruyla.

riko67@lycos.com


26 Ağustos '01
Çekirge

Eğlenceli bir yazı bekleyenler varsa, bugün de başka tarafa takılsınlar. Günlerden pazar olduğu halde, sabah erken kalktım nedense ve evde hıyar gibi yapayalnız çalışıyorum. İş dışında henüz kimseyle konuşmuş değilim ve akşam oluyor ama kimseyle konuşmak isteği henüz yok ortada. Kişisel olarak, tehlikeli, hatta vahim bulduğum bir durum. Dilerim uçsuz bucaksız yeni buhranların habercisi değildir.

Bu yazıyı da sırf Ozan'a (Erözden) kıllık olsun diye yazıyorum. Selamlarım saygıyla, sevgiyle bu arada, Ozan Usta. Senin açtığın her pencereden ışık ve renk saçıldığını yaşadım ve minnet duydum bunca yıl boyunca. Minnetimiz artıyor, sağolasın. En az riko biraderin kadar iyi bilirsin, bana bakılmaz. Sen yaz yazılarını düzenli olarak, kapsın bir ışık da batug.com'cular, Büyük Usta. Sağolasın. Harbiden.

***

İşin kötüsü ne biliyor musunuz? Kimseyle konuşmak isteği olmaması. Konuşmak, en temel ihtiyaçlarından biridir aslında insanın ve özelde benim. İşimi bitirir bitirmez, soluğu mahalle kahvesinde alır, içkime takılır, gastemi, bilmem neyimi insanların arasında okurum. 10 yıla yaklaşıyor artık, mutlaka sohbetlenecek bir tanış, bir arkadaş da çıkar kahvede. Her akşam aynı boku yaparım ve akşam olmasına rağmen, bu kez, konuşmak isteği bile yok ortada.

Çünkü konuştukça kendimi daha yalnız hissediyorum artık. Yalnızlık derinleşiyor, ruha çöküyor. İnsanlardan korkutuyor. Korkuyorum artık harbiden. Herşeyden değil ama herkesten. Bazen şaşıyorum kendine, gerideki yalnızlık korkularını ve savaşları düşündükçe. Eski ve eskidiği zaman boyunca süregelen tüm çabalarıma karşın hala bir türlü kıramadığım cahil cesaretime de şaşıyorum tabii, ister istemez. "Yahu benim kadar korkak bir herif, nasıl gitti onca boktan yere, savaşa" diye düşünüyorum aylardır, harbi harbi.

Şimdi gidebilir miyim? Aradığım sorunun yanıtı bu. Akıllanıyor muyum? Sanmıyorum.

***

Bunca soruyu sordurtan, bunca yalnız hissettiren, korkutan; insanların artık iyice acaip olduğu düşüncesi. Bu beni, derinden kaygılandırıyor ve incitiyor. Çünkü tıpkı çekirge gibiler, sıçrayabildikleri kadar sıçrıyorlar; bir, iki, üç ya da kaçsa. Sonra da sıçıyorlar ister istemez. Nereye sıçtıklarının bile farkında olmadan çoğu kez. Bu nedenle usta, korkuyorum ben insanlardan. Artık. İyice acaipleştiler.

Daha önce de söylemiştim. Okulda, kahvede, meyhanede, keranede, kumarhanede, kütüphanede geçti ilk gençlik hayatım. Sonra bunlara, iş ve aşk da eklendi. 13 yıldır aşkla yaptığım işim gereği de, çok insan ve hayat tanımak durumunda kaldım hayatta. İnsan sarrafıyım demiyorum, haşa. Biz de kendimizce, gördük, geçirdik diyorum.

Gördüklerim arasında en kötülerinden kötüsü, 'açık kalp ameliyatları'ydı. Sorunlarından, dertlerinden bunalım içinde olan bir arkadaş, hatta dost, alınır yatırılır -kaç kişilikse- içki masasına. İyileştirelim biraz denirken, operasyon büyür, acımasız, kanlı bir ameliyata dönüşür sarhoş ve salyalı kafalarla.

Yapılana, açık kalp ameliyatı derim ben. Sabah kalkarsın, bağırsaklarını kalbine dikmişlerdir, kan pompalasın, sana güç versin diye. Yüreğindeki bokları temizlemeye uğraşırken, dostlar sağolsun diye açıklamaya uğraşırsın kendine.

İşte çekirge, sıçraya sıçraya bazen farkında bile olamadan sıçtıkları yer orasıdır, yüreğindir. Yüreğin bok içinde kalırsa, ne sevgi, ne de ilim-irfan üretebilirsin. Bu nedenle, yüreğini temiz tutacaksın çekirge, ota boka bulaştırmayacaksın. Yoksa korkak olursun çekirge, tüm insanlar gibi.

riko67@lycos.com


19.Ağustos.01,-Ayaspaşa
Kantar

Toprakları bol olsun, rahmetli annemiz ve babamız mizahı içtenlikle sever, yaşar ve yaşatırlardı. Öyle kakara kikiri haller zaten centilmenlik dışıydı evde ama konuşmak, sobetlemek ve gülmek, her ailede olduğu gibi, en büyük eğlencemizdi. Mizahı onlardan öğrendik, yaşayarak.
Bir de tabii, büyük usta Oğuz Aral'ın bugünün ustalarını yetiştiren, mizahımıza yeni bir kültür getiren Gırgır'ından... O logo unutulabilir mi? Kafasının içine soktuğu manivelayı (bir ucun bağlı bulunduğu bir nokta etrafında dönen kol. Sözlük'ten) dili dışarıda sırıtarak çeviren kelle. Şimdi bile gülümsetiyor insanın içini.
Gırgır dergisi, ulu manitunun sigara ve rakısı dışındaki tek hastalığıydı. Başka bir şey istediğini duymadım ömrü hayatında. Dağlarda taşlarda eşşek gibi çalışır, tüm parasını getirir, karısına verir ve hiçbir şeye karışmazdı. Zaten herşeyin kuralları belliydi ve koşullar da. Tüm aileyi çekip çevirmek, annemin göreviydi. Okullarımız dahil. Hiçbir okulumuza bir kez bile gelmedi babam.

***

Fazlasıyla serseri bir herifti riko biraderiniz okul yaşamı boyunca. Özellikle ilkokuldan üniversiteye olan dönemde. Çocukluktan delikanlılığa, deli fişek bir dönem. Okulda, kahvede, meyhanede, kerhanede, kumarhanede, kütüphanede, sürekli eğlence derdinde. Bu nedenle annem çok koştururdu peşimde. Özellikle okulda.
Okuldaki kız arkadaşlarım (sanki başka yerde kız arkadaşımız vardı! Pehhh!) çok severdi annemi. Kucağında her yıl büyüyen kız kardeşimle, bizim servislerle 45 dakikada gittiğimiz yolu toplu taşım araçlarıyla teper, okulun kent dışındaki yaklaşık 2 kilometrelik ağaçlıklı yolunu zorunlu olarak yürür ve şikayet dinlemek üzere geldiği yerde olmadığımı kendisini çağıran öğretmenden öğrenince, çaktırmadan muzipçe gülümser ve asla riko biraderinizi ele vermezdi.
Kucaklık kız kardeşimin cazibesine kapılan yeni yetme kız öğrencilerle biraz sohbetler, soluklanır, onlara da muzipçe riko'nun yediği yeni bokları asla şikayet etmeden anlatır ve aynı yolu geri teperdi yaz kış. Akşamüzeri okula uğradığımda, kız arkadaşlarım söylerdi annemin geldiğini. Annemin tepkisini onlardan öğrenir, öyle giderdim eve.
Eve geldiğimde annemin dudaklarına hala asılı olan gülümsemeydi; mizah: Muzip, içten, hoşgörülü.

***

Tüm bunları düşündürten, harbiden sağolsun, yazdığı her mektupta muzipçe gülümseyen ve gülümseten kıymetli bir arkadaşımızın, "Kadınlar neden iyi mizah yapamiyor usta?" mealindeki sorusu oldu. (Dilerim, "huzurevi tatili" super gidiyordur bu arada. Selamlarım.)
Kadınlar iyi mizah yapıyor usta. En azından memleketteki çağdaşları kendimizce takip ediyoruz, saymak, söylemek, örneklemek haddimize düşmez. Bize düşen, gerçekten usta kalemler olduğunu görmektir. Bir de, gördüğümüz, yaşadığımız ve tanıdığımız kadarıyla, kadınların gerçekten iyi mizah yaptığına tanıklığımızı, dile getirmektir.
Ama usta, bir de şu taraftan da kantara vurmak lazım sanırım: Okul ve kütüphane de dahil, tüm tüketim alanları erkek egemen bir dünyada, kadınların neyi daha iyi yapma konusunda eşit fırsatları var ki? Tesis yeterli mi gerçekten? Tesisler kimin elinde?.. Ne bileyim, soru çok harbiden!?
Bu nedenle bizce usta, bunca soru ortadan kalkana kadar, bütün kantarlar vasati tartar.

Not: Bu arada spor dünyası şanına layık bir yazar daha kazandı. Kanat biraderimiz, onyıllardır peşinde koştuğu takımının yazarı oldu. Galatasaray camiasını ve Hürriyet gastesini tebrik eder, Kanat biraderimize başarılarının devamını, sağlık, mutluluk ve afiyet dileriz. Caneyy canneyy caannneyyyyy! İiişşşteee mmeeeyydaaanneeeyyy! Deeeliiikannnlııı yazaaaaarrr! Neerrdeesiiin haaanneeeeeeyyyyyyy!

İlgilisine dip not: Kantardan başladık, kantarla bitirelim. Bu notu, geçen haftaki "Yakışmaz" başlıklı yazının altına asacaktım ama yeni yazı yayına girdiğine göre, arşivde heba olmasın, dileyen bir kez daha duysun, okusun istedim. Yine de ilgilisine not, baştan söyleyeyim.
İşim, kişiliğim ve uygulamaları nedeniyle çok eleştirildim, başım derde de girdi bir sürü zaman. Duruşu ve asabı diline yansıyan biriyim sanırım biraz. Çok zararını ve faydasını gördüm ve bana ait.
Bunu ve buradaki, batug.com'daki uygulamalarını, yansımalarını beğenmeyenler olabilir. Kişisel sınırlarım içine girmeye yeltenmedikleri sürece saygım sonsuz. Bahsi geçen yazıda anlatmaya uğraştım ama becerememişim. Başka bir örnekle ve batu usta'nın mizahıyla anlatmayı deneyeceğim bu kez.

Şimdi bizim sizlerden kıymetli olmasın, 12 yaşından bu yana okulda, evde ve diğer yerlerde yakinen takıldığımız bir biraderimiz vardır. Bu, bir bankada çalışır. Bir gün iş dönüşü kendi anlatıyor, evdeyiz, batu da dinliyor. Genel müdür yardımcısı çağırır bunu o gün, bu şaşırır, odasına gider ve adam başlar:
"Sevgili kardeşim, bankamıza getirdiğimiz yeni teknoloji sayesinde, artık internette kimin, hangi sitede, ne kadar zaman geçirdiğini saptayabiliyoruz."
Bizimki araya girer tane tane: "Hayırlı olsun. Bankamız için çok güzel bir gelişme. Devamını da bekleriz."
"Ancak bu yeni teknoloji sayesinde, sizin, zamanınızın önemli bir bölümünü nba ve porno sitelerinde geçirdiğinizi gördük. Sizi uyarmak için çağırdım."
Yanıt: "Öyle mi?! Dikkat ederim."
batu'nun yanıt: "Lan elin sürçüyordu, mausa kolun çarpıyodu da, yanlışlıkla mı giriyodun sitelere!?"

Bu örneği neden verdik? Şundan: Burası pastane değil, enbiey sitesi. Yine de balık satıyorum. İsteyen alır, istemeyen almaz. Kimseyi zorla ya da yanlışlıkla tıklatmıyoruz yazdığımız naneye. Beğenmeyen, istemeyen, kokusunu beğenmeyen, takılmasın. Çok kolay. Tıklamazsın, olur biter. Zaten geçen hafta da bütün söylemek istediğim buydu onca "şey"de.
Ha olmadı, "Tıkladım bir defa ve eleştiri hakkım var" mı diyorsunuz? Tabii ki var, kantar ağası değiliz burada. Ama ağızdan çıkacak olanı kantara çekmek lazım önce, yoksa kantarın topu kaçar. Yakışmaz.

riko67@lycos.com


13.Ağustos.01,-Ayaspaşa
YAKIŞMAZ

Yine sıçamayacağımız bokun altına yattık, yardırdık karizmayı. Bir delikanlıyı yıprattık, riko biraderinizi. Halbuki, delikanlı hassastır ve yıpratılmaktan yıpranır. Olmadı, yakışmadı, kendi kendimizi madara ettik alemlerde.
"fuck" başlıklı nadide eserimizi sıçalı iki pazartesi, üç de haftasonu geçti. Yazının sonundaki nota göre, en az iki yazı daha attırmamız gerekiyordu. Attıramadık. Şimdi de atıp tutacak halimiz yok, şu oldu, bu oldu diye. Ne olduysa oldu, olan oldu ama yazı olmadı. Budur durum. Sıçamadığım boklar için özür dilerim. riko.

***

Aslında gayret edince oluyor. Ama gevşemek, gevşetmek lazım. Ve hatta gevşek olmak. Sürekli mi? Hayır, o anda, zamanlamada, püf noktada. İşte sorun da burada başlıyor. Gevşemek, gevşetmek, çıkarmak için boku yararlı oluyor eyvallah ama gevşek olmak, istemediğin zamanlarda da sıçmana neden olabilir.

Bu öğreti, -muhtemelen ulu manitudan- yer etmiş bi kere hayatta riko biraderinizin kıçına, bozmuş çocuğun psikolojisini. İstediği zaman gevşeyemiyor, gevşetemiyor. Bazen tuvalete gidecek hali bile olmuyor. Bazen de kabız. Ama kabız sıçmak harbiden daha zordur. Dilerim hayatta kabız olmayan yoktur ortalarda.

***

Şimdi su içerken daldı yine riko biraderiniz. Ne zamandır söyleyecekti ama, bunu belirtmenin gerekli olmadığını düşünüyordu. Ne mi değiştirdi fikrini? Temsili Radyo Televizyon Üst Kurulu. Kısa adı rtük. İnsanın başına ne gelirse zaten, rtükten, meraktan ya da kabızlıktan gelir.

Ama başımızı da belaya sokmayalım şimdi. Bu sözünü ettiğim rtük, radyo ve televizyon yayınlarını denetleyen, onları açıp kapayan, hatta geçenlerde iki adet ecnebi radyonun FM bandı üzerinden Türkiye'de yayın yapmasını yasaklayan devletin Radyo Televizyon Üst Kurulu değil. Onların kısaltması RTÜK ayrıca. Bizimki isim benzerliği. Bizim rtük küçük, ki tamamen sivildir, devletle falan olumlu hiçbir alakası yoktur, bazı yakınlarımdan oluşur.

Şimdi bizim bu küçük rtük, taktı kafaya riko yazılarını. Dahası riko biraderinizin kafasına takmaya taktı ve fikrini değiştirdi. Şimdi söyleyecek artık. Söylüyor. Bu yazıları beğenmeyenler olabilir. Her türden eleştiriye de açığım. Ama küfüre değil. Kimseye zorla birşey yaptığımız falan da yok burada. Abartıp ölçüyü kaçırmayalım. İstemiyorsak, okumayalım.

***

Bu arada, şu anda yani, herhalde memleketim delikanlısına özgü şık hareketler literatürüne girebilecek türden bir hikaye oldu. Değerli bir kardeşim aradı telefonla az önce ve aynen şunları söyledi: "Taksim Meydanı'ndayım şu anda. Şimdi telefonu vereceğim kişiye, tramvayla tünele, oradan da Galata Kulesi'ne gitmeyi tarif etsene, İngilizce."

Telefonu kapatmadan önce, sorunca söyledi biraderim. Kadın buna sormuş, bu da "Bi dakka" deyip, aramış. Kapatırken son sözü, "Hadi usta, görüşürüz, kontürüm bitiyo!" oldu. Biz de yazdık. Ne oldu?

***

Yazıda kalmıştık, dönelim mevzua. (Doğru yazılışıdır bu arada. Türk Dil Kurumu Yayınları - Sayı: 293. Ankara, 1969 Beşinci Baskısı. "Mevzua girmek" diye geçiyor. Riko biraderinizin harçlığından 80 gün para biriktirek kendine aldığı ilk kitabıdır. Doğru konuşmak için çok yararlıdır. Tavsiye olunur.) Kimseye etik etmiyoruz burada. Artistlik yapmıyoruz, poz yapmıyoruz. Efendi gibi, yazı yazıyoruz. fuck'dı, sıçmaktı yazanı bağlar. Kısacası, kimseye giren çıkan yok. rtüklük etmeyin. Gevşek olmayın. Delikanlıyı yıpratmayın. Yakışmaz.

riko67@lycos.com


21.Temmuz.01,-Ayaspaşa
fuck

Nadide elemanlardan değerli bi kardeşimiz, sağolsun, bahtiyar olsun, bunca yıldır bulmaya hasret ettiğimiz malzemeyi sanal alemden postalamış haftaiçinde. Bu önemli kamu hizmeti için, internete bir kez daha teşekkür borçluyuz. Yoksa harbiden nereden öğreneceğiz böyle değerli bilgileri? Amacımız, kısmen de olsa paylaşmak. Dilimizi, iletişimizi geliştirme açısından yararlı olacaktır mutlaka. Kişisel fikir. Ama başlık bu nedenle, okuduğunuz gibi. Sonunda ünlem işareti de olsun nasıl istedim aslında ama yanlış anlaşılabilir kaygısı hasıl oldu. Nedense?.. Vazgeçtim. Uğraşılmaz çünkü böyle hıyarlıklarla.

***

Bu değerli sözcüğün yeşerdiği, yaşadığı memleketten bize konuyla ilgili olarak gönderilen malumatın başlığı, İngilizce idi ve "Bugün birine fuck you deyin" diye çevirilebiliyor ancak. Züppeliğimizden değil tabii. Devletin sansüründen. Bi de konunun kendisinden aslında.
Konu şu: fuck sözcüğünün İngilizce'deki çeşitli, yararlı ve yaşayan kullanılımları; içerikleri, anlamları. Epi topu bir sayfalık bir metin ama gerçekten zengin. İhtiyacı karşılıyor en azından. Bunca yıllık hasret haybeye değilmiş dedirtiyor.
Malumat sayesinde bir kez daha fuck sözcüğünün zenginliği karşısında saygıyla eğildi riko biraderiniz. İngilizce'de, o kadar çok farklı anlamda ve farklı ifade biçimiyle kullanılıyor ki, Türkçe'ye çevirilişi konusunda mutlaka uzman bir kadronun çalışması gerekli ayrıca. Çok değerli fucking sözcüğünün güzel dilimizdeki içler acısı halinden endişesi olmayan varsa, başka yere takılsın bu arada.

***

Şimdi yeni bir endişe hasıl oldu. fuck sözcüğünün kullanımıyla ilgili bi kaç alıntı yapmazsak, malumatın başlığındaki öneriyi kaale alırsınız diye düşündüm. Zira, şu anda bulunduğunuz yer itibarıyla, tercih etmem. Pek hoş olmaz. riko biraderiniz hoşlanmaz böyle şeylerden.
Diyor ki bu çerçeve halinde gönderilmiş malumat, ilk paragrafında:
"Bugünkü İngilizce dilinin belki de en ilginç ve renkli sözcüklerinden biridir, fuck. Acı, aşk ve nefreti yalnızca sesle değil, canlandırarak da tarif edebilen tek sihirli sözcüktür."
Ardından dil bilgisi kuralları içinde esnek kullanımlarından söz ediliyor. Geçişli ve geçişsiz fiil çekimlerine uygunluğu hakkında birer cümleyle örnekler var. İsim, sıfat ve zarf kullanımlarını da, yine örnek cümlelerle aktarılıyor.
Sonra fuck sözcüğünün aktadığı durumlarla ilgili örnek cümlelerle örneklerle devam ediyor ki, gerçekten çok yararlı. Tebrik, kuşku, red, sorun, saldırganlık, pişmanlık, şaşkınlık, güçlük, memnuniyetsizlik, inançsızlık, kayıp ve güvensizlik gibi cazip duygu anlarındaki İngilizce kullanımlarını aktarıyor.
Sevgili malumatımızın hizmeti bunlarla da sınırlı değil. Tarihteki bazı mühim şahsiyetlerin fuck sözcüğünü son kez kullanırken nasıl yaratıcı olduklarını da örneklerle gösteriyor. Hiroşima valisi ile Titanic'in kaptanı da örnekler arasında.

***

Sardırdık bi fuck'tan, geyiği uzattık. İyi de oldu aslında. Hafta içinde abuk subuk, komik ve ironik bi sürü şey oluyor ama not almıyoruz. Sonra da unutuyoruz tabii. Unutkanlık gibi, korkunç bi sorunu var riko biraderinizin. Daha önce söz etti miydi acaba?..
Etmemiş. Arşiv söylüyor. Ama şimdi de unutkanlıktan söz etti diye not alması lazım!.. Delirdiğine vurgu var son bi kaç yıldır. En yakın arkadaşları, öyle diyor. Oysa hep dalgınlık giriyor araya. Kendi kendine düşündüğü, tartıştığı ya da yaşadığı şeyleri böyle aleni biçimde ortaya koymalı mı acaba, diye daldı şimdi mesela. Araya saatler girdi. Sonuç ne? Henüz bilinmiyor. Daha koca bi gece var sırada, yukarıdaki tarih kimseyi yanıltmasın...
Bu arada oldu pazar. batu usta işbaşında yine ve yazı bekliyor. Toparlamak lazım artık mevzuyu. Toparlayalım. Hadi eyvallah! Esen kalınız.

Not: Bazı arkadaşlar, -haklı ya da haksız olarak- riko muhabbetini kafamıza göre zamanlarda yapmamızı eleştiriyor. Kim haklı, kim haksız, kimseyi bağlamaz. Eleştirilere yanıt şu: Bundan böyle riko geyikleri haftasonları yenilenecek. Olmadı, pazartesi günü kesin yenilenmiş olacak. Söz filan değil tabii, istek, hedef falan.

riko67@lycos.com


15.Temmuz.01,-Ayaspaşa
riko'nun ilk harfi

Şimdi taktım kafaya bi takım mevzuları, günlerdir Amerikalıların ünlü Şükran Günü hindileri gibi düşünüp duruyorum. Mailiyle birlikte adını ve izini de maalesef yitirdiğim bir batug.com müdavimi, "Ya riko abi, iyisin hoşsun da, iki riko yazısı arasında kısa dönem askerlik yapanlar bulunduğu rivayet olunuyor" yollu eleştiriyi göndermeseydi, uzunca bir zaman daha sürecekti anlaşılan bizim düşünme durumları. Bu mevzuya geliriz sonra, gerekirse.

***

Baştan belirtmekte yarar var. Bizim riko67@superposta.com adresinin bulunduğu site yeniden inşa ediliyormuş arkadaşlar. Genelde olduğu gibi geç farkettim yine hadiseyi. Salaklığımın bedeli, maillerinizi yitirmek oldu maalesef. Ve sanırım bazılarına hiç ulaşamamak. Denedim çünkü. Diğer mail adreslerimden gönderdiklerim ulaşmadı. Bu nedenle, ancak birkaç mailinizi okuyabildim. Okuduklarım da, okumamla birlikte uçtu. Uçtu.
Bu nedenle yeni bi mail adresi edindi biraderiniz. Bundan böyle riko67@lycos.com adresine meylederseniz ve yeni bir inşaat durumları ve salaklıklar filan çıkmazsa, mektuplarınızı okuma şansını yakalayacağım yine. Superposta adresine gönderilen mailleri, bir kez daha lycos'a tıklamanızı rica ediyorum arkadaşlar. Özür dilerim. Ama yine de, hem mailler adresine ulaşmış olur, hem de riko biraderinize yeniden okuyabilme, yanıt verme şansı doğar. Bu vesileyle, her türden eleştirisiyle riko yazılarına katkıda bulunan arkadaşlarıma bir kez daha en içten selam ve sevgilerimi sunarım.

***

Baştan da belirtildiği üzere, son haftalarda kafaya takılı mevzu boldu, sağolsun mevzular. Bu mevzu bolluğu kilitledi riko biraderinizi. Onca mesele varken memlekette, riko geyiği yapmayı delikanlılığa sığdıramadı uzunca bir süre. Derken, okuyabildiği -birkaç tane de olsa- mailler yetişti imdada. Memleketin geyiğe, sıkı geyiklere de ihtiyacı olduğuna karar verdi kişisel olarak. Hele ki kriz zamanlarında.
Öyleyse, kaldığımız yerden devam edelim. İlk günden mecburen mevzu yaptığımız klavye konusu vardı. Bu sorun çözüldü arkadaşlar, bildirelim. batug.com sayesinde... batu usta, evde kız gibi yatan klavyesini riko biraderinize verdi. Taktık emektar kuzu'ya klavyeyi, şimdi yazıyoruz rahat rahat. Ne tire sorunu kaldı, ne de alfabenin son harfi derdi. Yazıyorum artık z'leri z'leri. Boşlukları yazamıyorum tabii artık, boşluk yapıyorum. Arada kötü espriler filan da tabii. Devam yani.
kuzu'nun şekli şemali biraz acaip oldu haliyle. Sağında bi mouse, önünde bi klavye olan laptop göreniniz oldu mu daha önce, bilemem. Ama haftaiçinde eve gelen bir arkadaşım için hayli yeni bir görüntüydü anlaşılan ki, yeni bi şekil olayı var sanmaya temayül gösterdi. Neyse, mühim olan görüntü değil işlevi ya, sorun yok.

***

Kafaya tıkılan mevzulardan önemli biri de, kim bu riko, ne iş, ne ayak sorularındaki ısrar oldu. Açıkçası, yadırgadım. Ne yalan söyleyeyim, alışkın değilim.
Hayal ve okul süreci hariç, 13 yılını profesyonel olarak gasteciliğe verdi riko biraderiniz, hasbelkader başarılı da oldu. Editörlükten muhabirliğe, uluslararası ilişkiler arenalarından diplomasi masalarına, "düşük" ve "yüksek" yoğunluklu savaş alanlarından Beyaz Saray'a, Çin sınırlarına uzanan coğrafyada fır döndü, gastecilik yaptı, it gibi dolandı ortalarda, oradan kovuldu, öteki tarafa yazıldı, "memleketin derdi, dünyanın şeysi" diye inim inim inledi, yazdığı hiçbir şey bu kadar ilgi görmedi.
Yanlış anlaşılmasın ama şuraya tezgahı açtı açalı, toplam 3 yazı yazdı, "Bana adını söylemekle ünlü olmazsın, merak etme" diyen mailler aldı. "Riko the şişko"nun doğru olup olmadığı yolunda da sorular var. Pekala. Bütün soruları yanıtlayacak riko biraderiniz.

***

Öncelikle, "the şişko" muhabbeti doğru değil. Tamam, kanat gibi filinta hatları yok ve hatta bakış açısına göre değişebilir ama hafiften bir göbek gerçekliği var. Gerçeği demedi, dikkatizi çeker riko birader, gerçeklik dedi. Kavramsal konuşuyor yani. Ve bu açıklamadan sonra riko biraderiniz, kendisini "the şişko" olarak tarif edenleri, husumet beslemekle suçlamak istemiyor. Kızmadı, olgun davrandı ama sonuçları ortada! (kanat'a da not oldu.)
Yanıtlara devam diğer taraftan. Biraz uzunca bir yazı oldu ama ara kapanır belki böylece. Sıkılanlara öneri, dizi yazı tadı arayışına girmeleri... Örneğin, istenirse burada bırakılıp sonra okunabilir. Renklendirmek için, "Azzz sonnnnnnraaaa" ya da "Mevzunun devamı da yarın" gibi cümleler de eklenebilir yazının tam burasına hem... Tad olur! Dadından yinmez! Başka seçenekler de var tabii ama aktarmaya gerek yok.

***

Kafaya takılı mevzulardan diğeri de, "ünlü olmazsın" lafları oldu. Açıkçası çok kıl kaptım. kanat ya da batu kadar olmasa da, bizim de kendi çapımızda, küçük küçücük dünyamızda bir şanımız, şöhretimiz var yani. Bunu da belirteyim istedim.
Ama bu saatten sonra, "bennnnn rikoooooo! ooo! ooooooo!" diye ortalara çıkıp aleme malzeme olmaya niyetimiz de yok haliylen. Bilen biliyor zaten riko'nun kim olduğunu. Hiç gizli saklı olmadı. Tam tersine. Daha önce de söylediğim gibi, riko 20 yıldır var neredeyse, ta Orta 2'den bu yana. Ama riko'nun da bir durumu, bir duruşu, bir raconu, bir hali, bir 'halvet-i ruhiyyesi' var arkadaşlar. Tıpkı sizler gibi. Çocukluk arkadaşı, lise arkadaşı olmak gibi. Anlatıyorum ki, bu mevzu da kapansın...

***

Yıl 1981 filan... riko biraderiniz, şu anda 34 yaşında olduğuna göre, 14 yaşında filan. 1.83 metre boyunda henüz. Sporcu olduğu için, fiziksel olarak da bir hayli güçlü. Gücünü de kanıtlamış bu arada. Ne bileyim, okulda basketbol sahasını işgal etmeye girişen büyük sınıflara karşı direnmiş, dayağını yemiş, oturmuş aşağı. İki metre olduğumda hepinize işlevimi göstercem filan diye söyleniyor her dayaktan sonra. Derken, Orta 3'te 185 santimetre oldu ve olduğu yerde kaldı. Yine de yaşıtları arasında fazlasıyla iri-yarıydı.
O yıllarda tek kanallı olan televizyonda bir çizgi film vardı. Evde televizyon hep açık olduğu için, gözüne takılırdı biraderinizin. Çizgi filmin kahramanı Monte Kristo Kontu, her kahraman gibi kötülerin peşindeydi. Kont'a bu nedenle sık sık saldırılar düzenlenirdi.
Bir keresinde, ormanda dört nala koşan atların çektiği arabasının önüne koca bir ağaç devrildi. Kont'un yaşamsal önemdeki randevusuna yetişmesi imkansızdı, çünkü ağaç gövdesini yoldan kaldırmak bir hayli zaman alacaktı. Gözleriyle gördü riko biraderiniz, gerçek Riko'nun gücünü. Kont'un yardımcısı insan azmanı Riko, bir nara atarak omuzlarının üzerine kaldırdı kocaman ağacı ve uçurumdan aşağı attı.
Ertesi gün okuldaki fırlama dönem arkadaşlarımdan biri, "Riko! o! ooo!" diye bağırıp "Hahh! Hah! Haaaa!" kahkahalarını okul bahçesine astığında, yaşamında bir perdenin daha açıldığını gördü biraderiniz.
Ve gerçeğinden ayırt edilebilmesi için, Riko'dan, riko oldu, olmayı seçti.
Bu nedenle bu riko'nun ilk harfi küçüktür. Arkadaşlar.


01.Temmuz.01,-Ayaspaşa
ne kadar ekmek, o kadar köfte. usta.

Farkındaysanız, uzunca sayılabilecek bir samandır ortalarda yoktum. Başım dertte çünkü, büyük dertte. Bu saatten sonra, fikir suçlusu olduk bir de. Kadere bak!
Fazla uzatmayayım. Kader ağlarını bu kez bu sütundaki son yazıyla ördü. Yıllardır görüşmediğim eski takım arkadaşlarımdan bazıları haber verdi, sağolsunlar. Mesele şu: Bizim dallama takım arkadaşlarından biri (ki kim olduğunu kesinlikle öğreneceğim!) işgüzarlık olsun diye tutmuş yazıyı lise takımımızın koçuna okutmuş.
Koç da beni arıyormuş şimdi. İyi niyetliymiş de. "Voleybol eğitimi yarım kaldı. Ona smaçlara karşı yere düşerek savunma yapmayı öğreteceğim" diyormuş. "Voleybolu bıraktı" filan demişler ama ikna olmamış koç. "Doğuştan voleybolcuydu, voleybolcu olarak ölecek" diye eklemiş.
Şimdi siz farkında değilsiniz ve sanırım hiç olmayacaksınız. Ama Batu usta okuyorsa, ki okuyacak istese de istemese de, çoktan farkında. Hatta, "Ulan herifi koça yakalatacam, sonunda o olcak galiba" diye söyleniyordur muhtemelen. Yaşamadığım için ancak tarif edebileceğim durumu. Lütfen sizler de idare edin.
***
Bisim emektar laptopun (dikkat edin "laptop" diyorum. Batu'nun rikonunyeri'ni temsilen koyduğu masaüstü bilgisayar fotoğrafı gerçeği yansıtmıyor. Herşeyden önce bizim emektar Kuzu, siyah. Bununla da ayrıca gurur duyuyorum. Bilgisayar da olsa, beyaz, delikanlıyı yıpratabilecek bir renk bence. Yoksa koca Özdemir Asaf usta neden "Bütün renkler hızla kirleniyordu, / Birinciliği beyaza verdiler" desin. Kaldı ki, beyaz ve siyahın renk olup olmadığı konusuna hiç girmiyorum Uzunca bir parantez oldu ama entellektüel birikimimi sergileme fırsatı doğmuştu, kaçıramadım) boşluk tuşundan sonra, alfabenin son harfini icra eden tuşu da artık basmıyor. Bu nedenle, "s" harfi kullanıyorum yerine...
Ne yalan söyleyeyim, biraz garip oluyor tabii. Batu usta düzeltecek yine dilerim. (gördüğünüz gibi düzelttim - batuğ)
İyice masraflı olmaya başladık ama anlayışlı bir biraderimizdir kendisi. Yağ çekmiyorum, halden anlar. Maalesef, tesis sorunu var. Yine de elimizden geleni yapıyoruz tabii ki. Yeni bir laptop alacağız bir zaman, hayırlısıylan.
***
İşte, bu kısmına da geldik yasının. Hafta ortası bir gece, buluştuk Batu'yla, iyi bir vesileyle, sağolsun biraderim. Aklıma takılmıştı uzun zamandır, soracaktım. Neyse sordum, "Olm, riko'ya tepki mepki var mı" diye. Fırça yedik, doğal fırça. "Olm ayı, oraya nal gibi mail adresi koymuşsun, bana mı soruyorsun. Gir bi bak insanoğlu" dedi haliylen.
Neyse, girdim tabii hemen. Çok sürpriz oldu harbiden. Eski takım arkadaşlarım, dahası bugüne kadar tanışmadığım arkadaşlarım çok güzel mektuplar göndermişler. Tek tek yanıtlayamadığım için içtenlikle özür dilerim. Abartmak da istemiyorum ama neyse ki Batu şahidimdir, neredeyse sabahlara kadar canhıraş çalışıyorum ve içmeye bile yalnızca haftasonu akşamları vakit ayırabiliyorum.
Yani bir manada, Batu'nun rikonunyeri'ni temsilen koyduğu resim doğru, beyaz hariç yine. Harbiden klavyenin başındaki kedi gibiyim aylardır diyebilirim. Yatakla işyerim arasındaki uzaklık, ayaklarım götürmek istemezse 25 adım. Öteki türlü 20 adımda ulaşmak mümkün. Hiç adetim değildir ama bilgisayarın başında sızdığım da oluyor.
***
Bunları neden anlattım? Şunlardan. Birincisi, teşekkür ederim, onur duydum, minnet duydum, saygı ve sevgi duydum. Selamlarınız yüreğimisi ısıttı, ışıttı. İkincisi, bir arkadaşımız şahsımı çok onurlandıran mektubunda, nerede gazetecilik yaptığımı sormuş. Onu da buradan yanıtlamak istedim. Evde çalışıyorum. Yaklaşık iki buçuk yıldır. İyi de oluyor. Rahatım, keyfim yerinde. Bu lafı da daha çok sever oldum son yıllarda çalışırken: Ne kadar ekmek, o kadar köfte. Usta.
Başlık biras tekrar gibi oldu ama olsun. Yazı farklı çünkü.


09.Haziran.01, -Ayaspaşa
belirti

Emektar kuzu'nun klavyesindeki boşluk sorunu sürüyor. Yani sözcüklerin arasına tire koyarak yazmaya devam. Ancak nedense bu arada, batu'nun bir kıyağı olacak, aradaki tireleri kaldıracak. Yani şu anda tireleri görmüyorsanız, sorumlusu sizlerin batuğ olarak bildigi kişidir, beni bağlamaz. Kıyak da batu'nun. Bana değil tabii.

Şimdi yapacağım şey çok basit. Söyledim ya canım sıkılıyor. Durum bu. Drama dönüştürmeden durumu, bir iki kelam sarkıtacağım ve kaçacağım hemen. Başlıyorum.

Batu dedi ki, olm riko spor yaz. Olur anasını satiyim, tekke sanki burası?!. Spor yaşamı lise takımı koçundan dayak yememek üzerine kurulmuş bir voleybolcu eskisi olarak, o günleri anmak bile istemiyorum şu anda. Zaten bizim koç bu yazıyı okusa, direk çakar iki tane taa İzmir'den, otururum kıçımın üstüne. Öyle bir herifti ki, amuda kalkar şınav çekerdi biz idmandayken. O görüntüyü hafızama yerleştirdiğim andan itibaren iyi bir voleybolcu oldum ister istemez. İyi bir gazeteci olamadıysam, şınav çekemeyen editörlerim yüzündendir, bu da biline.

Bizim koçun önemli özelliklerinden biri de, kötü oynadığımızda ya da yenik duruma düştüğümüzde sergilediği performanstı. Rakip takım mola alsa bile, biz sahada kalır, ısınmaya devam ederdik. Çünkü koçumuz gözleriyle molaya gelenin ağzını burnunu kıracağını açıkça ifade ederdi. Seyirciler anlar mıydı bilemiyorum ama bizim takımda anlamayan olmadı. Ha şunu da ekleyeyim, ikisi İzmir'de toplam 3 maç kaybettik ve Türkiye'nin en iyi ikinci yıldız voleybol takımı madalyası alana kadar hiç dayak yemedik bu yüzden.

Garip bir takımdık. İzmir'den üçüncü takım olarak çıktığımızda, yalnızca hücum yapmayı biliyorduk. Hem de voleybolun en ilkel takım setiyle. Normalde önde 3 adamla hücum yapılabilirken, biz 2 adamla yapıyorduk henüz. Türkiye şampiyonası finallerine geldiğimizde önde 3 adamla hücum yapmayı öğrenmiştik ama, o kadar. Çünkü epi topu 3-5 aylık bir takımdık. Top rakipten geri dönerse, file üstünde engellemeye uğraşırdık doğal olarak. Ama orayı da geçerse rakip, kesin kaybederdik. Yere düşerek savunma yapmayı bilen yoktu aramızda.

Ben sonradan kulüp takımı idmanlarında öğrenmek zorunda kaldım kısmen ama çenemin altına atılan onlarca dikişe mal oldu. Sakallı olmamın bu konuyla alakası yok. Yine belirteyim.

Hep belirtiyorum çünkü bizim arkadaşlar biraz, afedersiniz ama, yavşaktırlar. Her bokun altından eğlenceli bir espri çıkarmak zorunda hissettiklerinden kendilerini, ne yapacakları, söyleyecekleri belli olmaz. Bu nedenle temkinliyimdir ister istemez. Bu ister istemez lafına da takıntılıyımdır ister istemez. Aslında günlük dilimde başka birbirinin tekrarı olan dörder harfli iki sözcükle daha iyi ifade edebilirim ama sanal alemi de zehirlemeyelim diye düşünüyorum.

Bir de te be me me'den çıkan yeni Radyo Televizyon Üst Kurulu Yasası var ki dillere birbirinin tekrarı olan dörder harfli iki sözcükle destan, me desek yazacaklar cezayı bundan böyle. Yine de te be me me, anasını satiyim!.. Hatta, meeeeeeeeeee!!!!!!!!!!!! Bu kadar. Belirteyim.


15.Mayıs.01,-Ayaspaşa
uyur-idi-uyardılar!

batug-usta'nın-kankası-olma-onuru-ve-vesilesiyle-kapattığımız-bu-sütundan-yayına-başlıyoruz-arkadaşlar...-Öncelikle-herkese-hayırlı-olsun.-Temennimiz.
Hazır-akıl-daha-yerindeyken,-sözcüklerin-arasına-neden-tire-işaretleri-koyduğumuzu-da-söyleyelim-ki,-yeni-bir-entel-stiliyle-muhatap-kaldığı-hissiyatına-galebe-çalanınız-varsa,-gerçeği-tüm-çıplaklığıyla-bilsin,-herkes-duysun.-Liseyi-bitirdikten-sonraki-15'e-yakın-senenin-son-bir-yılı-hariç-bir-tomar-saç-ve-sakal-şekliyle-dolaştığı-için-riko-biraderiniz-ortamlarda,-bu-entel-lafına-acaip-mi-acaip-kıl-kapar-çünkü.

Neyse-konuya-geçelim.-Bizim-bilgisayarin-(ki-bir-hayli-kartlaşmış-olsa-da-tanıştırayım,-adı-kuzu.-Bu-da-entel-geyiği-diyen-varsa,-delikanlı-gibi-aklında-tutsun!-Sonra-da-yazının-sonudaki-nota-baksın.)-klavyesinin-boşluk-tuşu-bir-hayli-zamandır-bozuk.-Bu-nedenle,-kelimeleri-birbirinden-ayırma-zorunluluğu-da-bulunduğundan,-araya-tire-koyarak-yazıyor-riko-biraderiniz.-Durum-bu-yani...

Neyse-ki,-yarın-eve-gelmesi-kuvvetle-muhtemel-bir-biraderimiz,-konuya-yeni-bir-klavyeyle-müdahale-edecek.-Biraz-ayıp-olacak-bir-anlamda,-bunca-yıllık-kart-kuzumuza-bir-başka-klavye-eklemek.-Nelerimizi-gördü,-yaşadı!-Yıllardır-hamallığımızı-yapıyor,-afedersiniz,-o-narin-cüssesiyle.-Ah-kuzu-biraderim-ah!..-Söz-olsun-sana,-ilk-fırsatta(?!)-seni-tamire-götürcem,-pırıl-pırıl-ettiricem!-Kamuoyu-önünde-harbi-delikanlı-sözü!

Sonuçta-baştan-da-anlaşıldığı-gibi,-bizim-kuzu,-bir-laptop-arkadaşlar.-Duygusal-anlarımızı-bağışlayınız.

Şimdi-arkadaşlar-biraz-sinirleri-bozuktur-riko-biraderinizin.-Nedenini-anlatmak-kısmen-uzun-sürer-tabii.-Uzun-yıllar-alır-demek-istiyor,-bulaşmak-istemiyor-bu-nedenle.-Ama-kısaca-şöyle-izah-edilebilir-nedeni.-riko-biraderiniz-"eksi-şansıyla"-da-anılır-bi-kaç-biraderi-arasında.-"riko-şansı"-diye-bi-söz-vardır-yaşamında.

Mesela...-Çok-uzun-yılların-kankalarından-biriyle-İzmir'de-bir-buçuk-yıl-didindiydi-ehliyet-almak-için.-Nedense!?.-Bu-arada,-hala-ehliyeti-yok,-arabası-olabileceği-de.-Çocukluk-işte.-

Neyse,-konuya-dönelim.-Bizim-kanka-İstanbul'a-geldi-riko-biraderinizden-bir-yıl-önce,-bir-ayda-ehliyeti-kaptı.-Biraderiniz-de-uyanık-ya,-gelicek-İstanbul'a-sömestır-filan,-kapçak-ehliyeti,-soruyor;-Olm,-ne-kadar-sürdü-işlemler-filan-diye.-

Yanıtını-alınca-riko-biraderiniz-yaşamının-baharında,-acı-gerçeğiyle-bir-daha,-ama-bu-kez-asla-unutmamak-üzere,-yüzleşti.-"Normalde-bir-hafta-10-gün-ama,-seninki-normal-şansınla-en-az-bir-ay-sürer."-Yani-yalnızca-yüzde-50-sağır,-cahil,-saf,-fakir-değil,-ayrıca-eksi-şanslıydı.-

Bu-eksi-ve-aksi-de-denilebilecek-şans,-hiç-bırakmadı-yakasını-riko-biraderinizin.-riko-şansı,-en-olmayacak-zamanlarda,-olasılıklara-bile-dahil-edilemeyen,-çoğu-zaman-olası-olabileceği-hesap,-planlama,-öngörü-ve-strateji-dahilinde-bulunmayan/bulunamayan-nedenlerle-gelen-olaylarla-öyle-çok-karşılaştı-ki-sonraki-15-yıllık-ömrü-hayatında,-biraz-deneyim-kazandı-ister-istemez,-dilerim.-

Artık,-olmaz,-olmaz-demiyor.-Adını-hatırlayamadığı-şarkıcı-biraderimiz-bağışlasın,-her-ne-kadar-gülmekten-öldüyse-de-riko-biraderiniz-bu-sözleri-duyduktan-sonra-günlerce-arkadaşlarına-bahsederken,-artık-aklından-çıkar(a)mıyor:-"Eeerrrr-aaaaaannnnn-eeeeeeeııırrrrrrrr-şşeeeeeeyyyyy,-oooolllllaaaaabbbiiilllliiiiiiiiiiiiiiirrrrrrrrrr."

Amma-da-laga-luga-tanışma-faslı-oluyor-ha,-afedersiniz.-Bi-de-böyle-bi-huyu-vardır-riko-biraderinizin.-Ruhu-biraz-hastadır-her-insan-gibi.-Durmadan-suç-işliyormuşçasına,-özür-diler.-Olmadı,-komik,-sevimli-olmaya-uğraşır.-Adamı/Kadını,-garsonla-münasebetine-göre-tartar-çünkü.-Ulu-Manitu'nun-öğrettiği-sırlardan(!..)

Neyse,-hazır-başlamışken,-şu--batuğ-meselesini-de-halledelim-bu-arada.-Sonradan-dönmek-zor-oluyor.-Hafıza-olayı-da-biraz-zayıftır-kardeşinizde.-Anlatılabilecek-hikayeler-de-vardır-bu-konuda-da-velhasılkelam!..

Şimdi--batug-bizim-kanka-olduğu-için-biz-ona-en-fazlasından--batuğ-deme-durumundayız,-mecburuz-yani.-Yalnız-dikkatinizi-reca-ediyorum,-yazmaya-utanıyorum-ama--batug-değil--batuğ,-yanlış-anlaşılmasın.-Herifin-adı,--batuğ-yani,-estağfurullah,-yumuşak-g-ile-bitiyor-maalesef...-Biz-sevenleri-olarak-en-fazla--batuğg-deriz-ki,-yumuşak-g-ile-bitmesin-en-azından.-Delikanlı-yıpranmasın,-incinmesin-yani...-riko-biraderiniz-de-kankası-olduğum-için-ğ'yi-ağzıma-almaz.-Pator-der,--batuğ-demez.-Normali-de--batuğ.

Bu-nedenle-bu--batug.com-adresini-tarif-etmek-de-bir-hayli-meşakkatli-iş-haline-dönüşüyor-tabii.-Allahtan-web,-network-aleminde-yumuşak-g-olayı-kafadan-pas-geçiliyor.-Yoksa,-böyle-bir-sitenin-varlığı-bile-tehlike-haline-gelebilirdi.-Tarif-edicen-birine,-en-medenisi-sevgilime,-kızkardeşime-ne-demek-istiyorsun-diye-gircek.-Bana-yumuşak-mı-dedin-diye-girmeye-kalkacakları-ya-da-bu-kendince-iyiniyetli-lakırdıları-cinsiyet-ayrımcılığı-gibi-algılamaya-açık-olanları-kaale-almıyorum-bu-arada.-Yumuşak-varsa,-en-yumuşağı-da-riko-biraderiniz'dir,-belirteyim!..

Şimdi-buraya-kadar-gelen-olduysa,-haklı-olarak-riko-geyiği-de-nerden-çıktı-diye-sorar.-Uzun-hikaye,-sonra-fırsat-olursa,-gönül-de-arzularsa-ayrıntılarıyla-anlatılır.-Ama-özetle-bilinen-şu:-Biraderinize-13-14-yaşından-bu-yana,-bazı-kişiler-tarafından-halen-riko!o!o!-diye-hitap-edilir.-Riko-ya-da-rikocum(!)-diyenler-de-olduysa-da,-hiç-yemedi.-riko-der-kısaca.

Pekala,-ne-iş,-ne-ayak-şimdi,-çıktı-ortaya?-Kısaca-izah.-Öncelikle-riko'yu,-Hürriyet'te-Kanat-Atkaya-adıyla-nam-salmış-zat-ı-muhterem-entel-biraderimiz-çıkardı-ortaya.-riko,-liseyi-bitirdiğinden-beri-yalnızca-yakın-arkadaşları-arasında-yaşadı.-Bu-entel-zat,-tuttu-yazılarına-malzeme-yaptı,-uyuyan-riko'yu,-uyandırdı.-

Sonra,-bizim-20-küsur-yıllık-riko,-Riko'ya-dönüştü,-bu-olmadı.-Ardından,-göbeği-hakkında-ileri-geri-konuşuldu,-yanlış-doneler-aktarıldı,-bu-da-olmadı.-

Nihai-ve-şaka-dahili-olmayan-gerçek-nedenle-ise,--batuğ-biraderimiz-hayatta-en-çok-zevk-aldığı,-en-sevdiği-ve-en-iyi-bildiği-işi-yapmaya-başladı,-biz-de-eratıyız-tabii-ki.--batuğ-ve-riko-olarak-tanıdık-birbirimizi,-öyle-devam-ediyoz.

Aslında-erat-dediğime-bakmayın,-bizde-er-general-ayrımı-olmaz.-Herkes-kendi-bildiği,-sevdiği-hikayenin,-işin-eri-olmaya-uğraşır.-Ama-kurmay-eri.

-batuğ-usta-da,-yalnızca-çizgiroman-ya-da-Hollywood-kahramanlarına-özgü-bu-küçük-kurmay-erler-klanında,-bilgisi,-sevgisi-ve-saygısıyla-ustalık-mertebesine-çok-uzun-yıllar-önce-ulaşmış,-topu-çemberden-geçirme-oyununda-beyefendilere-özgü-bir-sportmenlikle-ve-arzuyla-yarışmış,-üstelik-her-seferinde-daha-iyi-yenilmek-üzere-yarışmaya-devam-eden-bir-ustamızdır.

Bunca-yıllık-biraderim-diye-söylüyorum,-ama-tamamen-benim-görüşüm-olamaz,--batuğ-usta'yla-oynadığımız-bu-oyun,-en-salağımızı-eğlendirir,-bilgilendirir.-Biraz-akıllı-olursak,-bizi-hiç-tanımadığımız-ve-dolayısıyla-tadamadığımız-ufuklara-çeker.-NBA-olayıyla-değil-yalnızca.-Duruşuyla,-tavrıyla,-mizahıyla,-beyefendi-delikanlılığıyla.

Şimdi,-şansımızı-daha-fazla-zorlamayalım.-Kafa-ütüledik-diye-küfür-ediyordur-çoktan,-en-adisinden,--batuğ-usta!-O-da-okuyor-yazıyı-mecburen.-Dahası-sinirlenmeye-başlayabilir-ve-bu-arada,-iş,-güç,-bunalım,-entel-geyiği-filan-derken,-aylardır-basketbol-oynamaya-gitmediğimizi-hatırlayabilir.-Çakacak-sonunda-iki-tane,-o-olcak.-Bu-nedenle-yazıyı-burada-kesip,-ufak-ufak-uzuyoz.-Başka-işler-de-var-zaten-yapıcak.-Haftaya-görüşmek-dileğiyle.-Selamlar.-Saygılar.

Önemli-not:-Delikanlıyı-yıpratmak-isteyenler-riko67@lycos.com'a-meyledebilir.