riko-
nun-
yeri.
riko67@lycos.com
6 Ekim 2008,
Pazartesi
 

29 ocak '06, cihangir

duv
-----

başlıktaki anlamsız kelime, neredeyse 10 yıl oturduğum eski evimin boşta kalan büyükçe bir duvarında yazılıydı. her bir harf en az birkaç metre boyundaydı. v’nin son ucu ise, yan duvardan tavana, oradan da karşı duvara geçiyordu.

aslında niyetim, karşı duvar boydan boya pencereden oluştuğu için, v’yi perdelerin üzerinden yere indirmek ve tabandan tavana, evin bütün duvarlarını dolaştırmaktı; ama, kısa sürede aklım başıma geldi, neyse ki.

proje, yarım kaldı, duv’dan ibaret. amacım, duvar yazmaktı, duvara. pek anlaşılır gibi değil biliyorum, ama; duvara, meydan okuyordum kendimce. o duvarın sembolünde, duvarlarıma.

karşısında; çoğu zaman buhranlı, kimi zaman eğlenceli çok vakitler geçirdim ve geçirdik.

eminönü’ndeki tahtacılar'dan alınma, her biri en az birkaç metrekare büyüklüğünde kesekağıdı renkli kağıtlar boyandı duvar boyalarıyla birkaç yıl boyunca, o duvarda.

bazen eve gelen arkadaşlar da heves eder, el atardı kağıtlara. birkaç kişinin birlikte boyadığı kağıtlar da oldu.

o buhranlı yıllarda, üzerinde yarımtırak duvar yazılı duvarın karşısında iyileştirdim bir şekilde kendimi, yaralarıma tuz basarak da olsa, zaman zaman. ölçtüm, biçtim kendimce; yeni mesafeler geliştirdim duvarlarımla aramda.

o duvarlar ki, öylesine aşılmaz görünen, öylesine çaresiz, tarifsiz acılarla, buhranlarla, komplekslerle doluydu; hele o yıllarda. biri, hayatta tattıklarımın en büyüğü, hala yüreğimde. kim unutabilir ki, annesini yitirmenin acısını.

o duv yıllarından öğrendiklerimden biri ve belki de en önemlisi, insanın kendi duvarlarını kendinin de örebildiğiydi. bu, sorunla aranıza koyduğunuz mesafeyle ilgiliydi.

kimi sorunları, araya koyduğunuz mesafeyi hesapsız ve belki de yüreksizce oluşturarak birer duvar haline dönüştürmek; ardından da, bırakın altında bir fare gibi dolaşmayı, ezilmek bile mümkündü duvarın, duvarların.

yalnızca sorunları değil, insanları da birer duvara dönüştürmek mümkündü üstelik aradaki mesafeyi doğru düzgün belirleyip, hesaplayamazsanız. hele, o mesafe gurur denen kepazeliği de içeriyorsa, vay halinize.

çünkü, gurur en ağır, en geçit vermez duvarıdır önce insanın, sonra insanların.

yaşamımızda böylesine duvarların pek olmadığı yıllarda, ana-baba ocağında, gurur; yasaktı ve ayıptı hatta. böyle buyururdu ulu manitu.

gururun, benlik anlamını kafadan yok sayar, mağruriyet tarafına bakardı. gurur duymak ya da gururlanmak; böbürlenmek, büyüklenmek, kurumlanmak demekti çünkü. bunlar ki, en anlamsız mesafelerdi.

kıçın ne kadar kalktığından tutun, bu kepazeliğin ne kadar sürdüğüne kadar değişirse de bu mesafeler; vesilesi sona erdiğinde ya da boş olduğu anlaşıldığında tükenir, durur.

ya da gururlu kişi, kepazeliğini sürdürmeyi seçecektir ki, üzgünüm. padişahlara bile yar olmamış, nihayetinde.

gurur yerine ise, insanın en değerli varlığını öğretti ulu manitu: “onur; insanın iç saygısıdır çünkü, kendine olan saygısı. haysiyeti, izzetinefsi; iç değeri, omurgasıdır” dedi.

onurdur, bir insanın kumbarası. onur kumbarası, böbürlenmek, şişinmek, hava basmakla, gururla değil; erdemle dolar. erdem, mütevazıdır, beride durur, yerinde.

onursa pusulamız, kumbaramız; ödül yüklü gibi görünen gurur kapanlarından kurtulur hayatın, en dolambaçlı labirentlerinde bile yolunu buluruz erdemin. gerçek benliğin.