Mikro
Dalga

Gökhan ÖZŞAHİN
  Deplasman Otobüsü

Ufak şehrin takımını tutmak zor zanaattır.

Her şeyden önce samimiyetsiz olduğunuz düşünülür. Bu memlekette yaşıyorsanız, “Dört Büyükler” ismiyle anılan takımlardan birine mutlaka sempati duymanız gerekir. Basketbolda ise bu durum “Üç Büyükler + Efes ile Ülker” halini alır. Basketbol kısmını pek kurcalamak istemiyorum çünkü bir TBL maçını salonda izlemişliğim yoktur (bir maç izledim sanırım, o da sayılmaz), o yüzden taraftarının halet-i ruhiyesini pek bilemem. Neyse...

Kıymeti kendinden menkul bu güzide ekiplerin dışında bir takım tutuyorsanız, ilk olarak “hadi len!” tepkisi alırsınız. Doğup büyüdüğünüz ya da o anda yaşadığınız ilin, ilçenin veya semtin takımını tutsanız dahi, bu “büyükler”den birine bağlı olma mecburiyetiniz vardır. Bir çeşit, ya işçisinizdir ya da burjuva, başka bir şey değilsinizdir. İşte samimiyetsiz olduğunuz savı buradan çıkar; siz ısrarla bu takımlardan hazzetmediğinizi belirttikçe sataşmalar sıklaşır ve nihayetinde tuttuğunuz takımın geçmişine dayanan bir aşağılamaya kadar gider.

* * *

Sevdiğiniz takımı sevmenizin tek sebebi, müzesine tıkıştırdığı kupalardır, ödüllerdir, madalyalardır çünkü. Bir kulübün parçası olmanın verdiği hisleri ifade edecek tek şey o metal parçalarıdır aslında. O ödüllerin kazanıldığı sırada muhtemelen yalnızca ekmek içi yiyebilecek bir yaşta ya da henüz piyasaya sürülmemiş olanların, sanki kendileri kazanmışcasına sergilediği gururlu tutuma da şaşırırsınız tabii. Dayısının amcasının hediye ettiği bir formaya fit olmakla taraftar olduğunu zannedenlerle uğraşırsınız. Bir oyuncuyla, bir maçla, sonradan farkına varacağınız ufak bir olayla başlayan bir “ait olma” hissidir sizi o takıma bağlayan. Ve açıkçası bunu mevzubahis köftehorlara açıklamak her zaman kolay değildir.

Değerlendirmeye alınmayan güzel bir özelliği vardır aslında bu insanların. Yukarıda, tepelerde dolaplar dönerken, kişiler ve gruplar birbirini ısırmaya çabalarken sessiz kalabilenler, tarafsız gözle bakabilmeyi öğrenirler. Şüphesiz ki kavganın dışında -ve taraf olmadan- kalınırsa, kimin haklı kimin haksız olduğunu görebilmek kolaylaşır. Bu tarafsızlığın maddi bir getirisi yoktur, taraf olmayanın da zaten beklentisi yoktur, en kötü ihtimalle bu özellik onu daha olgunlaştırır.

* * *

Taraftar olmanın getirileri ve götürüleri vardır. Sizin işiniz biraz daha meşakkatlidir açıkçası; bir kere şu şehrin ortasında heyula gibi dikilen stadlardan birinde oynamazsınız maçlarınızı. Tabiri caizse kedi çükü kadar bir tribüne, kedinin sırt üstü yayılıp bacaklarını açınca çükünü görebilmesi gibi, antin-kuntin yerlerden geçerek girersiniz. Peki bu kötü bir durum mudur? Eh, anlatım biçimime baktığım zaman durumun pek iç açıcı görünmediğinin farkındayım ancak küçük tribünlerin kendine has bir havası vardır. Sıklıkla maçlara gelen biriyseniz ve asosyallik gibi bir özelliğiniz yoksa, sizin gibilerle iletişim kurar, bir süre sonra da bir çok arkadaş edinirsiniz. Her insanın kendini ait hissetmek istediği yerler vardır. Kimi zaman bu yer bir bar olur, kimi zaman bir sınıf ya da okul... Sürekliliği sağlayıp çıkıntı bir tip olmaktan uzak hareketler sergilediğiniz zaman, kendinizi bu stada ait hissetmeniz de mümkündür. Oyuncular değişir, başarılar yakalanır ya da her şey çok kötü gider belki... Bir ihtimal, takımın çökmesi bile söz konusu olabilir, ancak taraftar, stadın ismi ve hatta kendisi değişse dahi, orada olur.

* * *

Her maçınız kendi stadınızda değildir pek tabii, deplasmana da gidersiniz. Onun da havası başkadır. Deplasmanın zevkli kısmı; gidiş-dönüş yoludur aslında. Deplasman otobüsünün de kendine has bir keyfi vardır. Gidişte, maçtan ziyade bulunacağın ortamın hayaline dalarsın. Şarkıyla, türküyle, sloganla, tezahüratla bir kısmını atlattığın yolun diğer yarısında yorgunluktan bitap düşüp uykuya hazırlandığın ve kafanın göğsüne doğru ivmelendiği anlarda, stadda yapacakların-söyleyeceklerin zihninde belirir. Hayalinde geliştirdiğin galibiyet sonrasında, dönüşte ne de keyifli olacağını düşünüp daha da umutlanırsın. Hayat her zaman adil değildir aslında, bazen bunların tam tersi de olabilir ama yolun başındaki umudu maç sonuna kadar koruyabilmenin, yenilgide dahi baş ve omuzlar dik şekilde geri dönebilmenin olgunluğunu, yaşlandığında (eh, belki de beş-on sene sonra) farkedersin.

* * *

Maçın başlamasına saatler varken midenize giren o karın ağrısıyla karışık kramplar (hani şu okul zamanında sınav öncesi olanlardan) maç sonuna kadar devam eder. Ancak çok fazla para dökerek toplayabileceğiniz kaliteli oyuncularınız olmadığı veya yine çok paralar saçarak oluşturabileceğiniz bir altyapınız bulunmadığı için böyle strese girersiniz. Aslına bakarsanız, sonucunu üç yaşındaki bir veledin bile tahmin edebildiği bir takımı tutup desteklemektense, kabir azabını tribünde yaşamanın keyfi başkadır. Bu tip mazoşistliği bir siz, bir de platonik aşıklar yaşayabilir zaten.

* * *

Deplasmanda attığınız bir gol, iki gol sayılır ama içeride üç gol yemek sizi pek şaşırtmaz. Zaten deplasmanda attığınız bir golün üstüne iki-üç tane yemeniz de şaşılacak durum değildir. Yine de sizin hafızanıza yedikleriniz değil, attığınız o tek, gariban gol kazınır. Üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına ve fark yemiş olmamıza rağmen, o meşhur İngiltere maçından, yediklerimiz değil, Ünal Karaman'ın uzaktan çektiği ve direkte patlayan şutu aklımıza gelir.

* * *

Doğru düzgün kadrosu, teknik ekibi, yönetimi, stadı, tribünü, taraftar grubu, forması-ürünü, gazetede-televizyonda yer almayan haberleri ile o takım, sadece sizin gözünüzün, ağzınızın içine bakar. Önemli olan; mağlubiyette dahi umutla bakabilmektir ileriye. Önemli olan; “taraftar duruşu”na sahip olabilmektir bir şekilde. Şiddetin, fanatizmin, holiganlığın, pisliğin, çirkefin, şikenin, paranın, gücün karşısına dikilip “Ben destek vermezsem, bir terim olmaktan öteye gidemezsiniz” diyebilecek olgunluğa erişebilmektir. Son zamanlarda bunu beceremiyoruz, düzelmemiz gerek...

Saygı, sevgi...

26 NİSAN 2006, ÇARŞAMBA
detroitpistons@usa.com

Öncekiler:

Biz

NBA'siz NBA Stüdyo