Mikro
Dalga

Gökhan ÖZŞAHİN
  Detay

Norah'ı terkedeli uzun zaman oldu...

Bundan daha uzun zaman önce ise kalem ve kağıtla yazmayı bırakmıştım. Teknoloji beni aptallaştırdı mı bilmiyorum ama daha üşengeç ve tembel yaptığına eminim.

Elimde imkanlar varken hayata somurtmayı tercih etmem de büyük aptallıktı. Henüz şebekleşmeden gülümsemeyi öğrenebilmiş değilim. Ama ilerleme kaydettiğim söylenebilir. Her an tetikte olmanın getirdiği şeyler bunlar; enseme aniden bir şaplak yiyecekmişim gibi hissettiğim için, kendimden emin bir şekilde, iştahlı iştahlı sırıtamıyorum hayata.

Worst case scenario oluşturmada ne kadar ustalaşırsa insan, mutlaka en beklemediği yerden, en boktan biçimde dersini alıyor. Kendiniz de deneyebilirsiniz, zaten muhtemelen bugüne kadar deneyip görmüşlüğünüz de vardır. “Ben hayatı çözdüm hocalar” diye dallamaca bir çizgide gitmeyi istemiyorum ama hayatın kendisi bu. Demek istediğim, kafanızda kurguladığınız worst case scenario, aslında gerçek worst case scenario olmuyor. Öyle olsaydı, kolayca yaralanmaz, her boka ağlayacak hale gelmezdik. Kafanızda durumun ne kadar kötü olabileceğini kurgulasanız da hayat size çok daha avantajlı seçenekler sunabiliyor ve sundukları sizin düşünce kapasitenizin biraz fazlaca uzağında ve moral bozucu nitelikte olabiliyor. (Kusura bakmayın, bu İngilizce deyimi sürekli tekrar ederek yazıyı piç etmek istemezdim ama Türkçe'ye çevirince de yazdıklarımın tadı bozuluyormuş gibi hissettim. Çok süper İngilizce bildiğimden değil, hıyarlığımdan olsa gerek.)

En kötü olasılığa (bu mudur?) hazırlanmışken umulmadık yerden taş yiyip başın yarılmasına seyirci kalmak, hayatın ta kendisidir sanırım... (Sanmam hatta, kesin öyledir.)

* * *

Şaka gibi bir şarkının, çocukluğun en zevk alınan yarışmasında dalga geçercesine birinci olduğunu (seçildiğini) görüp duyduktan sonra, buna anlam vermeye çalışırken, aslında şarkının ne de hoş, ne de güzel, ne de fantastik, hatta sunucularının deyimiyle ne kadar amazing olduğunu, "akıllı adamdır" diye nitelendirdiğin arkadaşlarından, dostlarından duymak, yukarıda bahsettiğim, düşünülen en kötü olasılığın aslında en kötü olasılık olmadığına dair tezime güzel bir örnek oluşturuyor. Müzik konusunda danışılacak bir uzman değilim elbet. Fakat mevzubahis şarkının genel konsepti, elli yıldır varolan ve düzeni neredeyse hiç değişmeyen –hatta bu yüzden, Terry Wogan gibi, aynı esprileri her sene sıkılmadan yapan insanlara ekmek kapısı olan– bir yarışmaya tamamen ters. Durum böyleyken sırf marjinal diye, diğerlerinden farklı diye onu kabullenip diğerlerine –sanki elli senedir farklıymış da, bu sene bu hale gelmiş gibi– “tu kaka!” muamelesi yapılmasına açık açık uyuz olmuş durumdayım. Amaç dalga geçmekse, dalga geçene prim tanımaksa, daha 'ismiyle müsemmâ', Queen çakması, N'sync taklidi gruba sempati beslenirdi.

Bana metal'i, rock'ı sevdirecek abim-ablam olmadı (bunu ajitasyon amacıyla söylemiyorum, şu anki duruma bakınca kendimi şanslı hissediyorum hatta). Okula gittiğim serviste dinlediğim tek müzik de, TRT FM'de çalan kürdîli hicazkâr makamından şarkılardı. Bu yüzden bugünkü değişimi anlamakta biraz güçlük yaşıyorum. Birkaç sene öncesine kadar “Bize uzaylıymışız gibi davranılıyor” diyenler bugün çoğunluğu oluşturdukları için, birkaç sene önce normal addedilenler bugün anormal sayılıyor. Eski azınlık, şimdi çoğunluk durumunda. Kötü olan ise; hâlâ kendilerini azınlık hissedip eskisi gibi davranmaları. (Azınlık psikolojisi içinde olan ve davranan bir çoğunluk! Tedirgin edici.)

* * *

Bu tür detaylarla kafayı bozmuş durumdayım; farketmekte güçlük yaşamadığımız ama dile getirmeye üşendiğimiz detaylarla uğraşıyorum, can sıkıntısından. “Yazsam roman olurdu” diyemem, yeni başladım sayılır. Ama zevkli bir uğraş.

Dezavantajları da var; çoğu zaman hüzünlendiğim, sevindiğim, üzüldüğüm türden olaylarda, detay arama uğraşındayken, bu duygulardan uzaklaşıyorum. Bu da beni bir çeşit robota çeviriyormuş hissine kapılıyorum. Mola yerinde ısmarladığım çorbaya karabiber koyarken, taneler arasında farklıları ayırmaya çalıştığımı ve çorbanın tadını alamadığımı otobüse bindikten yarım saat sonra farkediyorum örneğin. Nafile çabalar belki de.

Bu detay arayışının faydası olmuyor mu peki? Elbette oluyor; beni yakından tanıyanlar kahkahalar eşliğinde onaylayacaktır, aptallık derecesinde unutkanlık huyum vardır. Öyle ki, kendi takımımdaki oyuncuların isimlerini unutup forumda, mesaj listesinde ya da chat esnasında çoğu kez saçmalamışımdır. (Damir Mrsic yerine Marko Milic demek gibi!) İşte bu detay peşinde koşturma esnasında en boktan olayları, en gereksiz adamları hafızamda saklayabiliyorum. (Her zaman olmuyor maalesef.) Detayın önemine göre değişiyor. Belki de aklın (beynin?) en önemli fonksiyonu, hafızadaki detayları birleştirebilme, eşleştirebilme yetisi olmalı.

(Yukarıdaki paragrafı üç kez okudum, sonuncuda “Eeh, ne dedim burada ben lan?!” tepkisini verdim. Umuyorum birileri beni anlar. Alicia anlamadı, beklemiyordum da zaten. Türkçe bilmiyor.)

* * *

Pek detay sayılmasa da son zamanlarda bir şey çok dikkatimi çekmeye başladı; biz 1980 ve sonrasında dünyaya gelmiş nesli ticari açıdan taciz eden bir pazarlama stratejisi baş gösterdi. Öyle ki, çocukken sevdiğimiz-sevmediğimiz hemen herşey bir şekilde gün yüzüne çıkarılıp reklamlara, tv programlarına, yazılı basına ve internet ortamına, yani bir şekilde önümüze koyuluyor. Hayır güzel kardeşim, abim, ablam... O dönemler sizin anlattığınız kadar cıvık, yılışık değildi. Nostaljiyi övme amacında değilim, haddim değil zaten, hele ki bizden öncekilerin yaşadıklarını görüp duyduktan sonra, kendi yaşantımızı ballandıra ballandıra anlatmanın bir anlamı da yok. Tamam, kabul ediyorum; biraz şımarık da yetiştirilmiş olabiliriz. Ama ortaya konanlara bakarak konuşacak olursam; biz o kadar saygısız, aptal veya değer bilmez insanlar değildik. Teknolojik olarak değişimin en sert yaşandığı dönemde çocuktuk, elbet bu değişimin psikolojik gelişimimizdeki etkisi büyük olacaktı, oldu da. Bugün herşey bir-iki günde biçim kazanıyor ve bu yüzden mânen tesiri de kalıcı olmuyor.

Siyah önlüğü son giyen, derste sıkılınca cebindeki 500 lirayı harita metodun tek kalan yaprağının altına sıkıştırıp kurşun kalemle paranın eskizini çıkaran, bilgisayar denen nane ortaya çıkmadan önce, oyun bulamadığı zaman yol kenarına oturup Tofaş marka arabalarla Renault marka arabaları sayıp hangisinin daha fazla olacağı hakkında tahmin yaparken dahi eğlenebilen bir neslin üzerinden maddi çıkar sağlamak istiyorsanız, biraz daha samimi olun.

Saygı, sevgi...

23 MAYIS 2006, SALI
detroitpistons@usa.com


Öncekiler:

Deplasman Otobüsü

Biz

NBA'siz NBA Stüdyo