"SEVİMSİZ"

 

detroitpistons@usa.com
3 Ekim 2008,
Cuma

Eve geliyorum. Her akşamki gibi üst-baş değişikliği, akşam yemeği, TV başında öldürülen bir kaç saatten sonra yatağa geçiyorum. Dizleri karnıma çekip ellerimi bacaklarımın arasına yerleştirip o sevimsiz bir saatin bir film şeridi gibi gözümün önünden geçişini izliyorum. O sevimsiz bir saatin muhasebesini her gece yapıyorum. “Keşke”lerle geçen birkaç saat sonunda uykuya dalabiliyorum.
 
(O sevimsiz bir saatin detaylarını anlatmaya gerek yok. Kişisel olduğu için değil)
 
Sabah kalkıp rutin işleri tamamladıktan sonra monoton geçen bir mesai sonunda eve dönüyorum. Yine akşam yemeği, TV ve internet karşısında geçirilen saatler ve aynı pozisyonda o sevimsiz anın tekrar tekrar yaşanması...
 
Bir sabah kalkamıyorum.
 
Uyandığımda kendi yatağımda olmadığımı fark ediyorum. Kokuya bakılırsa bir hastanedeyim. Kesif hastane kokusu uyandırıyor belki de. Günlerce uyumuş olabileceğim fikri zihnimi bulandırsa da karnımın aç olmadığını fark ediyorum. Daha sonra da kolumdaki serumu. Gözüm kapıya takılıyor, Alp'i görüyorum. Alp'i görmüş olmam hayra alamet değil çünkü Alp sızdığım esnada askerdeydi. Kabaca bir hesapla 1 yıldan fazla burada olduğumu anlıyorum.
 
Alp'i görmem şaşırtıcı oldu biraz. Bunun nedeni Alp'in bana küskün, kırgın olması değil, Alp'in her geldiğinde türlü lanetler okuduğu bir şehre ne halt etmeye tekrar gelmesiydi. Amacı benim durumumu merak olsaydı eğer diğerleri, Ozan, Sedat, Arda ve geri kalanı neredeydi? Uzun süre konuşmamış olduğum için sesim neredeyse çıkmıyordu. Alp'i yanıma el hareketleriyle getirebildim. Burada bulunma sebebini direkt sormak abes olacaktı o yüzden önce, en çok merak ettiğim şeyi sordum;
 
- Kaç aydır uyuyorum lan ben?
 
1 yıl ilâ 5 yıl arası bir cevap bekliyordum, daha fazlası benim için yıkıcı olacaktı çünkü. Yatağa son girdiğimde 27 yaşını devirmiştim ve 27 yaşına kadar hayat benim için zevk vermekten çok bitirilmesi gereken bir görev, doldurulması gereken bir excel sayfası gibiydi. Yıkılmadım, sadece 1 yıl 4 aydır uyuduğumu söyledi Alp. Daha sonra da canımın bir şey isteyip istemediğini... O ana kadar aklımda bir şey yoktu ama Alp sorunca birden aklıma ortaokulda geçirdiğim mide kanaması öncesi canımın vişne suyu çektiği ve bir türlü bulamayıp uyuduğumu, daha sonra da hastaneye kaldırıldığımı hatırladım. Alp'ten vişne suyu istedim. Sanki yüzüne limon sıkmışım gibi garip bir ifadeyle “tamam” deyip kantine doğru yol aldı. O giderken aile eşrafı içeri girdi. Bunaltıcı sorular sormaktan kaçınıyorlardı. Aslında bana soru sormalarına da gerek yoktu çünkü bu durumun benim tercih ettiğim bir şey olmadığını ve ortada garip bir durum varsa bunu hastanedeki doktorlardan öğreneceklerini -hatta şu ana kadar öğrenmiş olduklarını- biliyorlardı. Fazla sıkmadılar, benimle ilgilenen doktor odaya girince bir köşeye çekildiler hatta.
 
Mantıklı bir açıklama bekliyordum. Tıbben mantıklı bir açıklama aldım ama benim kafamın basabileceği türden olmadı. Böyle bir şeyin tekrar başıma gelip gelmeyeceğini de sordum. Yine tıbben mantıklı ve yine benim kafamın basmayacağı bir açıklamayla birlikte tekrar yaşamamın çok olasılık dışı olduğunu, 1 gece daha hastanede kalıp taburcu olabileceğimi belirtti. Sorun yok.
 
Doktor tıbben mantıklı konuşurken Alp girdi odaya, elinde 3-4 kutu vişne suyuyla birlikte. Benim yapabileceğim türden bir ayarsızlık... Pipeti kutuya batırırken baklayı çıkardım;
 
- Hayırdır abi?
- Durumunu merak ettim abi, ondan geldim.
- Sadece sen mi?
- Yok, dışarda Ozan ve Nastya da var.
 
Hafızası çok iyi çalışan biri değilim. Hatta çoğu zaman beni yarı yolda bırakmıştır ama dışarıdaki ikiliyi öğrenince aklıma o meşhur macera geldi.
 
- Bir şey yumurtlayacak gibisin?
- Dönüyoruz abi, bu sefer geri gelmeyeceğiz.
 
Aklımda sorular birikmeye başlamıştı bile ve bir sıraya sokup Alp'e sıralasam 3 saatlik bir sorguya dönüşecek gibiydi. En basitinden başladım;
 
- Nereye dönüyoruz? Jamaika'ya mı?
- Evet.
 
Alp ben sormadan planı anlatmaya başladı bile. Planın detaylarını anlayabilecek, hesabını yapabilecek durumda değildim ama o kadar heyecanla anlatıyordu ki sözünü kesmek de istemiyordum. Genel olarak baktığımda mantıklı bir plana benziyordu. Her ne kadar gökyüzünü tercih etsem de deniz yoluyla uzun ve meşakkatli ama bedavaya gelebilecek bir yol ve üstüne kalacak yer imkanının şimdiden garanti olması fikri cazip kılıyordu. Alp askerdeyken edindiği arkadaşlarından birisinin gemicilikle uğraşan babasının yük gemilerinden birinde kaçak olarak gidecek ve yine aynı adamın Jamaika'daki ofisinde çalışan elemanı tarafından karşılanıp ufak ama dördümüze yetecek bir evde konaklayacaktık. Yapmamız gereken tek şey oraya gittikten sonra hemen bir iş bulmaktı. Planın sorunlu olan kısmı buydu çünkü geçen seferki başarısızlığın ana sebebi bir baltaya sap olamayıp kıçımıza baka baka geri dönmekti. Alp'e bu konu hakkında düşünüp düşünmediğini sormak istemedim, başıma yine o iğrenç sinüzit ağrısı saplanmıştı ve konuşma uzadıkça ağrının da şiddeti artıyordu.
 
Alp'i kırmak istemiyordum hatta planın havada kalan kısmına rağmen aklıma yatmıştı anlattıkları.
 
Bir şeye ne kadar uzun süre umut bağlarsanız o umut gün geçtikçe sizi kemirir, bunu fark edemezsiniz bile. Ta ki umudun kemirecek bir kırıntı bile bırakmayıp acı gerçekle sizi yüz yüze bıraktığını anlayana kadar. Bir Türk filmi sonu kadar mutlu bir şekilde başlayıp Stephen King romanı kadar korkunç bir sonla biten hikayenin baş kahramanıydı umut. Geri dönene kadar acı gerçeğe kayıtsız kalmış, kabul edememiş, bir şekilde bu kötü zamanın üstesinden gelebileceğimiz düşüncesiyle kendimizi ve birbirimizi kandırmıştık.
 
- Alp...
- Efendim?
- Bu sefer geri dönmek istemiyorum ben.
- Hiçbirimiz istemiyor, sonuna kadar oradayız a.... koyayım.
- Tamam o zaman, ben varım. Yarın taburcu olacakmışım, buradan çıkınca daha etraflıca konuşuruz.
- Tamam abi, hatta Mavi Karga'ya gideriz. Sen Pamuk Prenses uykusundayken geri açıldı, yine aynı yerde.
- Biraz daha uyuyayım o zaman belki Fener yine şampiyon olur...