KALEM

 

detroitpistons@usa.com
20 Ocak 2009, Salı

Hastaya yalan söylemenin tek amacı moralini bozmamaktır. İyileştiğinde yalan ortaya çıkarsa çok umursamaz, iyileşemezse de yalan söyleyenin problemidir artık.

Alp neden yalan söyledi, bilmiyorum. Nastya'nın olup olmaması beni çok bağlayan bir durum değil açıkçası. Belki de konuyu hatırlamama yardımcı olması için böyle söyledi. “Ozan ve Arda aşağıda, geri dönüyoruz” dese İstanbul'a döneceğimizi de düşünebilirdim.

İstanbula niye döneyim ya?

Ekibe Arda'nın katılması benim açımdan güzel oldu. Alp-Ozan-Gökhan üçlüsü aynı anda ağızlarını açtıklarında çekilmez olabiliyor. Nastya'nın bizi çok iyi anlayamaması onun açısından iyi bir şeydi. Arda bu konuda bir çeşit Birleşmiş Milletler Barış Gücü, Tampon Bölge. Hepimizin nabzına göre şerbet verdiği için uzun süreli tartışmalar yaşamıyoruz. Bunlar yolda kafamda kurduğum şeyler, kafama şemsiyelerin uçları çarparken. Herkesin yağmurda yürümeyi sevdiği bir ülkede yine herkesin şemsiye kullanıyor olması da garip bir ayrıntı.

Mavi Karga'ya varıyoruz, köşeye geçeceğimizi belli eden kafa hareketleriyle ilerliyoruz. Işıkla ve gelen geçenlerle ilgimiz olmayacak, arkada, karanlık tarafta oturmak mantıklı. İnsanlar konuşurken yüzlerine odaklanamama gibi bir problemim var ve karanlık ortamlarda konuşmak rahatlatıcı olmuştur. Ben pek fazla konuşmayacağım zaten, Alp'ten detayları bekliyoruz. Hastane yemeklerinden nefret ettiğim için kurt gibi açım.

Alp'in anlattıklarını anlamıyorum, aslına bakarsanız dinlemiyorum. Kusursuz bir plan kurduğuna öylesine eminim ki; yürüyerek gideceğimizi söylese gidip yeni bir ayakkabı alacağım. Alp'e odaklanamama sebebim ise Arda ve onun bir şölen haline getirdiği gazete okuma seansı... Gazeteyi bir kitap ebatlarına getirip okuyacağı köşe yazısını suratına denk gelecek şekilde hizalayıp dünyadan uzaklaşıyor. Mavi kabloyu mu, kırmızı kabloyu mu yoksa her ikisini de mi kesmesi gerektiğini hesaplayan bomba imha uzmanı gibi... Dünyadan uzaklaşmıyor aslında, söylenenleri duyup cevap verebilecek halde oluyor ama cevapları iki kelimeden fazla olmuyor. “Nasıl abi?” diye girerse gazeteyi bırakıp konuya ilgi gösteriyor, diğer cevapları ise “Evet”, “Hayır” veya “iki şeker” şeklinde. Biz kıçımıza baka baka döndüğümüzden Alp'in yolculukla ilgili anlatacakları dışında kalan konuları pek umursamıyoruz. Arda ise her şey yoluna girer bir şekilde felsefesiyle hareket ediyor, zaten Alp bu detayları daha önce belki de onlarca kez anlatmıştır .

---

Bundan önceki ekibin ilk toplandığı yerdeyiz; Alp'in evi. Muhit olarak ne kadar rahatsız olsa da evin kendisi ruhen rahatlatıcı benim için. Neden, bilmiyorum, belki tek başıma kaldığım o büyük dairenin ruhsuzluğuna zıt bir yer olduğu için, belki burada tek başıma kalmadığım için.

Arda ile yolluk hazırlıyoruz. Bizim yolluğumuz su böreğinden, köfteden oluşmuyor (maalesef). MP3 çalarlarımıza şarkı yükleme çabasındayız. Bu işi Arda'ya devrediyorlar aslında ama ben de hem Arda'nın yoldan çıkmasını engelliyorum hem de Ozan'ın mutfak becerisine gölge düşürmek istemiyorum. Gerçek yollukları Ozan ve Alp hazırlıyorlar. İşin aslı; Ozan ve Alp, birbirlerinin ayaklarına dolanıp, kısa sürede bitirebilecekleri bir işi, bir mevsime yayma çabasındalar. Arda'nın kaybolduğu bir anda, birkaç şarkının ismini değiştirip; başlarına “Z” harfi ekleyip makineye atıyorum. Liste uzadıkça çığrından çıktığı için en altlarda gözükmesi zor olacak.

Teknolojik aletlerin bize pek faydası olmayacağından, daha doğrusu; teknolojiden uzak durmak istediğimizden kağıt-kalem kullanma fikrine alışmamız gerekiyor. Tamam, telefon, mp3 çalar gibi ufak ve işlevsel şeyler kullanabiliriz ama bilgisayar bu gezi için fazla gereksiz. Yapraklarına kıyamadığım için yıllardır üstüne çizik atmadığım bir defterim var, onu kullanmayı düşünüyorum.

Sokağa çıkıyorum. Sanki Alp'te yokmuş gibi, bir bakkala dalıp kalem soruyorum, bir trenmişim gibi beni inceleyen esnafa. Masanın üstünde duran kurşun kalemi görüyor ama daha ağzını açmadan (30 saniye süreceğine de eminim bu işlemin) “kurşun kalem değil, tükenmez veya dolmakalem” diyorum. İyiden iyiye alıklaşıyor, özellikle dolmakalem kelimesini duyunca sivilcesini patlatmışım gibi bir ifade beliriyor kare suratında. Sonra kafasının üstündeki hayali gaz lambası alev alıyor bir anda, ampul onun için fazla teknolojik. Ayağa kalkıp, arka tarafa yöneliyor. O tarafı içeri girerken farketmemiştim çünkü bir iç mimarı intihara sürükleyebilecek yapıdaki bu dükkânda, arka kısım, kraker kalınlığındaki rafların üstünde dizili duran çamaşır deterjanlarından gözükmüyor. Birkaç saniye sonra, kütük, elinde bir kutu kurşun kalemle ortaya çıkıyor. Gelişi; çizgi filmlerde önce bacası daha sonra kendisi beliren gemilere benziyor, önce kalemler daha sonra en az kalemler kadar bükülmesi imkansız odun beliriyor. Çok klişe olmasa adama “Tamam, kamera nerede? Hangi kanal?” diye soracağım ama şaka olamayacak kadar gerçekçi hareket ediyor. Kurşun kalem istemediğimi tekrarlıyorum. Elindeki kutuyu yine uzun bir merasimle arka tarafa götürüp aynı yavaşlıkta yerine oturuyor, dökük masanın paslanmış çekmecesini açıp içini biraz kurcaladıktan sonra muhtemelen bir eczacının unuttuğu ya da yerde bulduğu, üstündeki yazıları silinmiş, üç kelime yazdıktan sonra sayfayı yırtabilecek kapasitedeki bir kalemi bana doğru uzatıyor. Ağzından “Elli kuruş” lafı çıkıyor.

Yaklaşık bir dakika süren sessizlik ortamında önce kafamın içinde saçmasapan bir şarkı dönüyor. daha doğrusu bir şarkının girişi yankılanıyor:

”Dum kah kah dum kah kah... Gitme, gelme, yapma etme derken...”

Kalemi alıp boğazına batırıyorum... İçeri girerken attığı boş bakışlarla önce kaleme sonra bana daha sonra tekrar kaleme bakıp, yere düşüyor.

İnsan vücudu gerçekten ilginç... Meselâ bir insanın şah damarına kalem saplanınca, hiç beklemeyeceğiniz kadar kan, çok kısa bir sürede boşalabiliyor. Ben yaptığım bu hareketin sonucunun “Ah!” nidâsından öteye gitmeyeceğini farzetmiştim. Bunu nereden çıkardım peki? Ortaokulda koluna kalem sapladığım arkadaşım böyle bir tepki vermişti. Hatta o kalemi alıp, benim koluma saplayıp intikamını almıştı.

Çocukken ya da gençlik zamanlarında, toplamda bir saniye süren ama günler belki aylar sonra hatırlayınca utanç dolu bir kızarmaya neden olan anlar yaşamıştır herkes. Anneye, babaya, arkadaşlarla uzun süre vakit geçirmekten kaynaklanan argo bir kelimeyle hitap etmek gibi, gaza gelip Tayfun Duygulu'nun kasedine para vermek hatta o kasedi dişi bir insana hediye etmek gibi salakça şeyler. Az önce yaptığım hareketi çok daha uzun süre, bir ömür boyu hatırlayacağım ve daha da kötüsü hissedeceğim tek duygu utanç olmayacak.

İyi tarafından bakacak olursak; insan ırkının gen havuzuna bir kilo klor eklemiş olabilirim.


“Hayır mı şer mi bilemem ama ateşteyim ben ateşte...”

 Abi adam öldü lan!
- Hangi adam abi?
- Bakkal...
- Hangi bakkal lan, ne diyorsun?
- Abi adresi veriyorum, buraya bi' geliverin.

Bizimkiler geliyor, kapıyı kapatıp kilitlemiştim. Camdan geldiklerini görünce içeri alıyorum. Uzun, hararetli bir tartışma başlıyor. 'Bunu nasıl yapabildiğim konusu'na yoğunlaşılan bu tartışmanın sonunda, cesedi ne yapacağımız sorusu geliyor.

En ufak bir fikrimiz yok!

Ufak parçalara ayırıp ormanlık bir araziye atma fikri ilk çürütülen oluyor çünkü içimizde bunu yapabilecek geniş mideli biri yok. Tamam, katil olabilirim hatta oldum galiba ama o kadar canî değilim. Boğazın serin sularına bırakma fikri peşinden geliyor ama fazla dikkat çekeceği için bundan da vazgeçiyoruz. Boş bir araziye gömme, yakma, bu halde bırakıp kaçma seçeneklerini de eliyoruz.

Ozan : Abi bence adamı taşıyalım iki kişi, omuzlara yüklenip. Böyle bir film vardı hatta...
Alp : Ne saçmalıyorsun lan?
Ozan : Ya filmin adını hatırlamıyorum da, ölü bir adam vardı böyle, iki eleman omuzlarında taşıyordu adam sanki sarhoşmuş gibi.
Alp : Ya abi makaranın sırası mı a....koyim şimdi?
Ben : Şey lan o, filmin adı... Dur bulucam...
Arda : Boynuna da fular falan bağlarız
Gökhan : Çılgın Tatil'di filmin adı... İyiydi film.
Alp : Hatırladım lan ben de, güzel filmdi hakkaten...

Biri cama tıklatıyor...