Hatalı Yürüme
Özgür Can ÖZBEK
  Litvanya'yı yenmek

Basketbolumuzun milli takımlar düzeyinde zirvede olduğu zamanlarda dahi inanışım şuydu: "Ne yaparsak yapalım, Litvanya'yı yenemeyiz."

Bu sadece Litvanya'nın sahip olduğu yıldızlardan doğan korkunun sonucu değildi; Litvanya'nın sahip olduğu ekol, basketbol oynama şekli, bizimkine o kadar zıttı ki, sahip olduğumuz yıldızlara rağmen onları yenmemiz mümkün gibi gelmiyordu. Bizim oyunumuzun merkezinde yer alan; yıldız oyuncuyu izole edip Yalçın Granit'in yıllar önce ortaya koyduğu ‘nişancı' ülke olmanın getirdiği şuta dayalı hücum, eninde sonunda çok hareketli bol cut'a dayalı Baltık ekolü karşısında tökezlemeye mahkumdu. Yıllarca böyle maçlar izledik; bir keresinde 10-15 sayı geride olduğumuz bir maçta zaman kaybetmeden faul yapmaya çalışırken Avni Küpeli ağabeyimizin Orhun ve Harun'a çektiği azar hala aklımdadır mesela...

Ama Litvanya'yı yendik... Hem de, turnuvaya gitmeden kendi ülkesinde başarısızlığı tescillenmiş, NBA yıldızlarından mahrum bir milli takımla... Ve basının bir kısmı tarafından açıkça milli takımı sabote etmekle itham edilen bir koçla.

Belki daha da önemlisi, ortaya konan takım karakteri öylesine mutlu ediciydi ki, Litvanya maçını kaybetseydik de, pek çok insan "Canınız sağ olsun" diyecekti. Geçen turnuvada kazanılan Bulgaristan maçından sonraki "böyle kazanacaksanız kazanmayın" hissiyatından sonra, bunun ne kadar önemli bir aşama olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

Ve daha sonra 14 sayı geriden gelerek kazanılan Avustralya ve son saniyesine kadar savunma yapmak suretiyle tarihi bir galibiyete çevirdiğimiz Brezilya maçlarıyla, bu duygular daha da perçinlendi.

İşin duygusal yönünü daha fazla uzatmadan sonlandıralım; milli takımımız 2001'den sonra bizi ilk defa mutlu etti ve şahsım adına diyebilirim ki; Litvanya maçını, 2001'deki Almanya maçına da, Hırvatistan maçına da tercih ederim.

Turnuvanın başında olduğumuzu hatırlayarak, işin biraz da basketbol yönüne bakalım.

'Yeni' milli takım

Bu turnuvanın en büyük yeniliği, Türk milli takımının basketbol oynama tarzının neredeyse tamamen değişmiş olması. Eskiden kısalarımız hücuma tamamen hakimken, şimdi topu mümkün olduğu kadar içeriye indirmeye çalışıyoruz. Hâlâ bunu yeteri kadar yaptığımız söylenemez, özellikle Avustralya maçında 4 numarada kısayla eşleştiği pozisyonlarda Kerem Gönlüm'ü pek çok kez ihmal ettik ama içeriden bulduğumuz sayılarda önemli bir artış var.

Bir başka farkımız, skoru dağıtabilmemiz. Önceki turnuvalarda her maçta bir başka skorerimizin eline bakarken, bu kez bir kaç oyuncumuz çift basamaklı skor yapıyor. Sorumluluğu paylaşıyoruz. Herhangi bir oyuncumuzun teke tek hücumuna dayalı bir setimiz yok. Sadece bazı pozisyonlarda topu getirmedeki zafiyetimizden dolayı kısaların elinde top fazla kalıyor; bunun dışında skor bulmakta zorlandığımız anlarda Serkan'a tanınan biz özgürlük var. Ama altını çizmekte fayda var; bu durum eskiden Harun'a, son zamanlarda Hidayet'e hazırladığımız ve hücumumuzun temelini oluşturan bir oyun değil, bir acil durum çıkışı.

Bir başka nokta, Tanjevic'in rotasyon anlayışı. Eskinin en fazla 8 oyunculu rotasyonun yerini Engin Atsür dışında herkesin süre aldığı bir düzen almış durumda. Rotasyonla ilgili oyuncu sayısından da önemli nokta rotasyonun çok büyük hatalar ya da faul problemi olmadığı sürece maç öncesinde belli olması. Yani İbrahim'in eli çok sıcak çıkarmayalım gibi bir durum yok, herkesin oyuna katkı yapması esas olan.

Oyuncular

Takım içi kimya özlenen düzeyde gibi görünüyor. Yapılan hatadan sonra görmeye alıştığımız sitem dolu bakışlara, jestlerle adres göstermelere bu kez rastlanmıyor. Ve bu ortamda İbrahim Kutluay'a ayrıca bir selam göndermek lazım. İbo, kaptanlığını skorerliğinin önüne koymuş durumda ve gerçekten saygıyı hak ediyor. Şut seçimlerinde abartıya kaçmadan kritik anlarda sahneye çıkıp gerekeni yapıyor.

Bir başka paragrafı uzunlarımıza ithaf etmek gerekiyor. Fatih, Kaya, Ermal ve Kerem'den oluşan uzun ekibimizin en önemli artısı bu dört oyuncunun her birinin oyuna farklı katkılar yapabilmesi. Sertliğe ihtiyacımız olduğu anlarda Fatih'ten aldığımız verimi, sayıya ihtiyacımız olduğu anlarda Ermal'den buluyoruz. Kaya ve Kerem her zamanki gibi maksimuma yakın verimle oynayıp milli takımın temel direğini oluşturuyorlar.

Ve Ersan İlyasova... Yıllarca onun hakkında anlatılan şehir efsanelerini dinledikten sonra bu yaz onu önce Ümitler, şimdi de Dünya Şampiyonası'nda izleme fırsatını bulduk. Yeteneklerinden ve ne kadar iyi bir oyuncu olduğundan bahsetmeye lüzum yok, soru; nereye kadar gidebileceği ve özellikle 2010'da milli takımımızı nereye kadar taşıyabileceği... Avrupa'da oynuyor olsaydı birkaç sene içinde kıtanın en önemli birkaç oyuncusundan biri olacağı kesin ama hücumunun önemli parçaları olan drop-step üzerinden şutunun ve fiziksel eksikliğinin NBA'de nasıl sonuçlanacağını beraber göreceğiz. Bu turnuvalarda mükemmel oynayan Jasikevicius ve Macijauskas örneklerinin oyun stillerinin NBA'de tutmadığını unutmamak lazım. Yıllarca Avrupa'nın kralı olan Bodiroga'nın NBA'de şansını bile denemediğini de...

Son olarak muhtemelen turnuvada gidebileceğimiz son noktayı belirleyecek olan 1 numara eksikliğimizden bahsedelim. Görüldü ki bu turnuva en büyük eksiğimiz ne Hido, ne Memo... Onlar gelseydi bu takım başka bir takım olacaktı. Belki yine iki maçı da kazanacaktık (ben Litvanya maçından özellikle şüpheliyim) ama yukarıda bahsettimiz şeylerden konuşmak kolay olmayacaktı. Bu turnuvada en çok Kerem Tunceri'yi arıyoruz. Topu elinde saniyelerce tutmak isteyen 2 ve 3 numaraları olmayan bu takım, harika bir sezon geçiren Kerem Tunceri'nin oyun sistemine çok uygun olacaktı. Ama sakatlık buna izin vermedi, şimdilik bizim gibi gard sorunu olan takımlarla oynadığımız için bu sorun yaratmadı ancak Barbosa karşısında yaşadığımız sıkıntının başka türlüsünü Papolukas ve benzeri oyuncular karşısında da yaşayacağımız kesin gibi.

Turnuvada nereye kadar gidebileceğimizi söylemek zor ama, bu takımın, sahip olduğu takım oyunu anlayışı ve bırakmama inadıyla Türk spor anlayışına önemli bir yenilik getirdiğine ve izlerken büyük zevk verdiğine şüphe yokb Turnuva öncesi beklentiler düşünüldüğünde de, bu kadarı bile yeter.

22 AĞUSTOS 2006, SALI
ocozbek@maliye.gov.tr