Hatalı Yürüme
Özgür Can ÖZBEK
  Turnuva Biter, Tartışması Bâki Kalır

Dünya Şampiyonasıyla beraber iki haftalık yoğun basketbol terapisi maalesef sona erdi. İki haftalık süreç gerçekten tam bir terapi niteliğindeydi çünkü hem milli takımımız oradaydı -ki bu bir sportif organizasyonun ülkemizde tartışılması için şarttır-, hem de bizi çeşitli nedenlerle ilgilendiren -Amerikan takımının başarı ya da başarısızlığı, komşumuz Yunanistan'ın finale kadar gitmesi, Amerikan takımından ayrı olarak NBA oyuncularının performansı gibi- yardımcı öğelerin de bolca varlığıyla, yazılı ve görsel medya da kanın kokusunu aldı; iyi de oldu, basketbolsever insan daha iyisini bekleyemezdi. İşin zor kısmı bu kadar yoğun bir turnuvadan sonra düşünceleri toparlayabilmek ama bir yerden de başlamak şart; o halde buyurun buradan yakın…

Ne anladık, ne kazandık?

Milli takımımızla başlayalım ama orası zaten büyük oranda sözün bittiği yer. Enteresan olan nokta, gruptan çıkması beklenmeyen bir takım turnuva altıncısı olduğu halde insanların turnuva öncesi mevzilerini korumakta ısrarlı tutumları. Sadece Tanjevic'e yapılan hain muamelesi, yerini 'kurt hoca' tezahüratına bırakmış durumda - ki bu da, daha önemli olan tartışmalarda, koltuk mücadelelerinde güvenilirliği hepten yitirmemeye yönelik bir çalışma gibi görünüyor açıkçası. Hâlâ yapılan Beşok, Okur, Türkoğlu tartışmasına nihai yorumum şudur: Kim ne derse desin, bu turnuvanın yarı finaline kalan dört takım, dünyanın geri kalanından farklı bir düzeyde basketbol oynuyorlar. Ve ABD dışındakiler açısından da bunun sebebi oyuncu kalitesi değil, yıllar boyu belli bir prensip -isterseniz ekol diyelim- dahilinde beraber oynayan kadrolar olmaları. Böyle takımlar karşısında NBA yıldızlarının en iyilerini (NBA'in en iyileri anlamında söylemiyorum, turnuvaya katılan NBA oyuncularının en iyileri demek istiyorum) barındıran ABD takımı da çaresiz kalabiliyor. Kısacası benim görüşüm; sadece Türk milli takımı değil, turnuvadaki diğer 19 takımın da bir eleme maçında bu takımları yenmesi şu aşamada mümkün değildir (nitekim İspanya dokuzda dokuz, ABD ve Yunanistan dokuzda sekiz, Arjantin dokuzda yedi yaptı ve mağlubiyetler kendi aralarındaki maçlarda alındı).

Bu koşullar altında Türk milli takımı alınabilecek en iyi ikinci dereceyi almıştır ve bu önemlidir. Üstelik bu neticenin kadroyu kalite olarak seviye atlatabilecek -sonuç bakımından ne olurdu, bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz- oyuncuların yokluğunda alınmış olması, sportif kültürümüz açısından en hayırlısı oldu; bakın hep beraber göreceğiz, artık futbolda bile Hakan Şükür tartışması yapmak eskisi kadar kolay olmayacak; mâlumu beyanda usta, tekrar konusunda sıkılmak bilmez büyüklerimiz her defasında bu takımı örnek gösterecek, sporda başarının mutlaka bireysel açıdan en iyileri bir araya getirmekten geçmediğini söyleyecekler. Elbette bunlar kısır tartışmalara meze olacak çoğunlukla. Ama bunları dinleyen, bunlardan etkilenen jenerasyonlardan zihniyet olarak ne kadarını kurtarabilirsek kârımızdır ve bu kâr da, Hido'lu, Memo'lu bir kadronun alabileceği bir beşinciliğe evlâdır, bana göre.

Son olarak; belki de ortaya çıkan bu sonuç, bireysel anlaşmazlıkların, basiretsiz yöneticilik örneklerinin sonucudur, ama bu aşamadan sonraki idaresi elimizdedir ve bunun arkasında durulması gerekir. Verilecek mesaj da bellidir: Kimse bu takımdan üstün değildir ve kimsenin yokluğu kendiliğinden başarısızlık anlamına gelmez.

Di-fenz!

Genel basketbol anlamında baktığımızda, bu turnuvanın getirdiği en büyük yenilik, savunmanın kesin zaferi oldu. Aslında buna bir yenilik demek doğru olmayabilir, savunmanın önemi her daim belliydi ancak durum şuna benzetilebilir; eskiden bir lisan bir insandı, şimdiyse İngilizce bilmek bir faziletten ziyade mecburiyet ya, iyi savunma da öyle. Turnuvada istisnasız her takımın skor yapmakta zorlandığı dönemler izledik, bizim takımın ikinci Litvanya maçında bir çeyrekte dört sayı atması, Yunan takımının final maçında hiçbir çeyrekte 15 sayı atamaması, bu durumun en net örnekleri oldu. Ama yine de savunmayla maçta kalabilmek ya da savunmayla maça dönebilmek 'iyi' takımları diğerlerinden ayırdı ve görünen o ki; bu, bundan sonra da böyle olacak. Dolayısıyla, bu takımdakilerin istisnasız kabul ettikleri bu gerçeği, bundan sonra bu formayı giyeceklerin de benimsemesi gerekir.

Bir başka önemli not: İlk beşte oynamanın takımın en iyi beş oyuncundan biri olmak anlamına gelmediği bir kez daha görüldü. Turnuvanın en iyi beşine seçilen Papaloukas banktan geldi, aynı şekilde İbrahim, Nachbar gibi oyuncular da oyuna sonradan dahil oldular. Üstelik burada bir noktayı da ayırmak lazım; koçların zaman zaman iyi oyuncularını takıma mesaj vermek amacıyla maça yedek başlattıkları olur; böyle zamanlarda maçtaki ilk hatada takımın yıldızı girer ve takım normal oyununu oynar. Bu turnuvada böyle olmadı, Yanakis de Tanjevic de yıldızlarını maç öncesi planlarında nasıl görevlendirdilerse öyle oynattılar.

ABD ders almamış

Turnuvadan bahsetmişken Kamber'den yani ABD'dan bahsetmemek olmaz.

Atina'daki skandaldan sonra ABD'nin bu kez çok ciddi hazırlandığı, yapılan üç yıllık program ve Colangelo, Koç K., Mike D'Antoni gibi başarıyla eşdeğer isimlerle şampiyonluğu vermeyecekleri konuşuldu turnuva öncesinde. Konuşuldu da, Carmelo'nun Yunanistan maçı öncesinde yaptığı “Yunanlıların soy isimleri çok uzun” açıklaması ve daha da sonrası saçmalaması nedir kardeşim?

Bence bu açıklama, bakış olarak hiçbirşeyin değişmediğinin resmidir, başka da birşey değildir.

Yine de, turnuvada elde edilen sonucu "NBA balonu patladı" diye yorumlamak da, durumdan vazife çıkartmaktır sadece. Kurulan takım, NBA'in en iyi takımı filan da değildir. Değildir ama, o takımı bu takımdan fersah fersah farklı kılacak tek adamın Shaq olduğunu, onun da 34 yaşında olduğunu da unutmamak gerekir.

Yani manzara şu: ABD eğer dünyanın kalanına, sadece kısalarının üstün yeteneğiyle baskın geleceğini düşünüyorsa, yanılıyor. Evet, o kısalar, LeBron, Wade, Carmelo ve diğerleri üstün yetenekliler ama bu turnuvalarda onların alıştığı kurallarla değil, onları nasıl durduracaklarını en ince ayrıntılarına kadar planlayan uzun soyadlı insanların kurallarıyla oynanıyor. Üstelik bu arkadaşlar tüm yeteneklerine rağmen oyun okuma, rakibin zayıf noktasını belirleme gibi konularda -mesela Diamantidis'ten- üstün değiller. Murat Murathanoğlu'nun dediği gibi, bir Chauncey Billups bu takımı çok değiştirebilir belki, ama Billups da 30 yaşında ve NBA'de Amerikalı kaç Billups sayabilirsiniz?

Hazır NBA'e girmişken...

Sponsorluk anlaşmaları ve akıl almaz kontratlar yüzünden ABD'de oyuncuların çok az -belki hiç- NCAA tecrübesiyle NBA'ye geçmelerinin 'istisna'dan ziyâde 'olağan' halini almasının sonucu bu; ayakkabıları üzerinde adı yazan ama açık saha olmadığı zaman ne yapacağını şaşıran oyuncuların sayısı gerçekten çok fazla. NBA de bu eksiğini dünyanın geri kalanından oyuncu ithal ederek kapıyor, işte tam bu nokta da, NBA'in neden balon olmadığını ve olamayacağını gösteriyor.

NBA adında geçen “national” kelimesi hilâfına ulusal bir lig değil, bir dünya organizasyonudur. Ve David Stern için muhafaza edilmesi gereken de, ligin milliliği değil, seviyesidir... Bunun için gereken önlemler alınır, Avrupa ve Güney Amerika üzerindeki mercek büyütülür ve bazen ne kadar sinir olursak olalım, NBA şampiyonu takım “World Champions” diye bayrağı çeker.

Balon olduğu ortaya çıkan birşey varsa bu sponsorların gazıyla yere göğe sığdırılamayan bazı oyunculardır, USA Basketball'un matah birşey diye pompaladığı yeni sistemdir ama NBA hâlâ dünyanın en önemli ligidir ve en üst düzey basketbol orada oynanmaktadır.

Son olarak, bu turnuvayı yoğun bir şekilde ekranlara taşıyan NTV'ye selam göndermek borcumuzdur, altında kalmayalım. Aslında maçlardaki reklam yoğunluğunu düşünürsek onların kuru teşekkürümüz olmadan da yaşayabileceklerini söyleyebiliriz.

Hamamatsu'yla Saitama da güzel isimlermiş bu arada!

11 EYLÜL 2006, PAZARTESİ
ocozbek@maliye.gov.tr