Üfürük
Selçuk ORMANCI
  İlişkiler ve NBA Playoffları

Batuğ Abi'nin Forum'da kullandığı imza çok hoşuma gidiyor; "It's just a game (but we love it)" diye.

Burada da yazdığı gibi, basketbolu çok seviyorum. Ancak bunun sadece bir oyun olduğunun da farkındayım. Yani "Basketbol benim hayat biçimim" falan diyemem kesinlikle. Ancak hayatımın önemli bir bölümünde yer aldığı da bir gerçek. Gökhan'ın Mikro Dalga köşesindeki "Biz" başlıklı yazısında yazdığı gibi, bu site hayatımda çok önemli bir parçaysa, bunda en büyük pay basketbola aittir, bu siteye girmeme ve yazan-çizenle, girip-çıkanla tanışmama ön ayak olmak suretiyle.

Basketbol hayatın bu kadar içine giriyorsa, hayat da bu kadar basketbolun içine giriyor olmalı. Bu yönden baktığınızda, hayattan pek çok şey basketbolla bağdaştırılabilir (Alim mesela bir keresinde pokere benzetmişti, süper de bir yazı olmuştu kanaatimce). Ben de özellikle kadınların ilişkilerde söylediği sözler üzerine birşeyler yazmak istedim elimden geldiği kadarıyla. Zaten Wizards Wizards nereye kadar...

1- Olmayacağı belliydi... Denemenin-zorlamanın anlamı yoktu

Yanlış. Eğer ki kafada direkt bu yoksa, sonuna kadar zorlanmalıdır. Olması beklenmeyen şeylerin gerçekleştiği, defalarca görülmüştür. Mesela 2003-4 Sezonu'na Miami rezil bir şekilde 0-7 dereceyle başlamış, sonrasında 5-15 ile devam etmişti. Kadroya bakıldığında da, Lotarya adayı gibi gözüküyorlardı. Ancak onlar vazgeçmediler. Çaylak Wade ve kariyerinde ilk kez gerçek anlamda uzun forvet mevkiinde oynayan Odom önderliğinde, her maç daha da ileriye gittiler. Sahalarında üst üste 18 maç kazandılar. Sezonun son 21 maçından da 17'sini kazandılar ve 42-40'lık bir dereceyle playofflara girmeyi başardılar.

İlk turu yedi maç sonunda geçmeyi başardıktan sonra Pacers'ı da sonuna kadar zorladılar ancak altıncı maçta 73-70 gibi yakın bir skorla yenilerek hem sezona, hem de kendi sahalarındaki galibiyet serisine son verdiler. Belki elendiler ancak sonuna kadar savaşarak kalpleri kazandılar.

NBA'i biraz daha uzun süredir takip edenler de, 1996-97 Sezonu'nun Phoenix Suns'ını hatırlayacaktır. Phoenix'in onları NBA'de oynadıkları oyunla özgün kılan 'kısa takım' geleneğinin hatırlamaya ve takdire şayan bir örneğidir, bence. Barkley'i Houston'a takas ederek yeni bir dönemin başlangıcına imza atan Phoenix'in kadrosu fena gözükmüyordu aslında (Kevin Johnson, Sam Cassell, Robert Horry, Rex Chapman, Micheal Finley, Danny Manning, Chucky Brown... Aslında Steve Nash de vardı ancak o zamanlar sallayan yoktu kendisini).

Fakat bu takım sezona tek kelimeyle rezil bir şekilde 0-13 derece ile başladı. Sezon içerisinde de kötü gidiş devam ediyordu. Noel günü Lakers'a 21 sayı farkla yenildiklerinde GM Colangelo birşeyler yapması gerektiğini hissetti ve Finley - Green - Cassell karşılığında Kidd ve iki çapulcuyu Dallas'tan aldı. Sonrasında, takımda aldığı süreden memnun olmayan Horry de Lakers'a yollandı. Suns ise small ball olayında çığır açacak bir sisteme doğru yol almaya başladı.

Takımda uzun forvet oynayan Mark Bryant'ın sakalanmasıyla da, Danny Ainge olayı abarttı; Kidd - KJ - Chapman - Wesley Person gibi garip kombinasyonlarla çıktı sahaya. Bu takımın tek yaptığı, çok koşmak idi. 11 maçlık galibiyet serisi yakaladılar ve aynı sezon içerisinde çift haneli galibiyet ve mağlubiyet serisi yakalayan ilk takım oldular. Sezonu 40-42 ile bitirip playofflara kalmayı başardılar.

Sertliğin ön plana çıktığı playofflarda onlara Sonics gibi bir takım karşısında hiç şans verilmiyordu. Zaten ilk turda elendiler. Ancak sonuna kadar savaşmadan vazgeçmediler. İlk maçı Chapman'ın dokuz üçlüğü ve 42 sayısıyla kazandılar. İkinci maçı 44 sayılık farkla kaybetmelerine karşın, sahalarındaki üçüncü maçı kazanmayı başardılar. Dördüncü maçta ise son iki dakikaya 12 sayı geride girdiler ancak bir kez daha geri gelmeyi başardılar. Bitişe 1,9 saniye kala Chapman'ın soktuğu üçlüğü ise hâlâ jeneriklerde izliyoruz. Ancak olmadı; önce uzatmada dördüncü maçı, sonra da deplasmanda beşinci maçı kaybettiler. Ancak alkışları hakettiler. Denemeden olmayacağını, denemekten zarar gelmeyeceğini gösterdiler.

2- Sürpriz yap, şaşırt beni! Herşey monoton, değişiklik yapalım biraz...

Bu da en önemli klişelerden birisidir. Ama gerçekten güzel sürprizler insanın çok hoşuna gider. Ve de özellikle sporda değişiklik ilgi çekicidir. NBA'de bu yönden güzel bir örnek zaten. Bu değişimin getirdiği heyecanın onlar da farkında. Ve oluşturulan sistem de buna yönelik. (Draft sistemi, CBA vs.)

Bu değişimin yanı sıra sürprizler de çok renk katar spora. Güçsüzün güçlüyü yenmesi her zaman güzel, sempatik gelmiştir insanlara. Mesela 1990'da Dünya Kupası'nda Kamerun çoğunluğun desteğini kazanmıştı. 2002'deki Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Yeni Zelanda benzer bir kimlik kazanmıştı. Ve Dream Team'in yenilmesi de hemen herkesi sevindirmişti.

Bu ara başlığın NBA'deki en güzel örneklerinden biri de Lakers'a karşı yaratılan (veya oluşan) durum... Three-peat sonrasındaki ilk sezonda, önce değişiklik olması açısından herkes onların rakiplerini tutmuştu. Sonraki sezonda ise Lakers'ın kurduğu kadro çok etkileyiciydi (NBA içi Dream Team!). Bu kadronun yenilmesi fikri de herkese çekici gelmişti ve sonunda eksik olsalar da finalde Detroit'e elendiklerinde, sevinen sadece Pistons taraftarları olmamıştı.

Bu sene Mavericks-Spurs Serisi'nde de, benzer nedenlerden dolayı Dallas'ın elemesini istemedim değil... Doğu Finali'nde Miami'yi istemememin sebeplerinden birisi de budur.

3 - Biraz ara verelim; bize iyi gelecektir...

Genelde ilişkiyi bitirmek için edilmiş koftiden bir laftır bu. Ancak iyi geldiği zamanlar da vardır. NBA'de de benzer bir durum söz konusudur. Özellikle verilen 'ara' sonrasında kişi ya da takım bu arayı neden verdiğini gözden geçiriyorsa, çok faydalı olur. Jordan bu konuya en güzel örnektir. Tam zirvedeyken basketbolu bırakması... Sonrasında geri dönüp ikinci yarısında yer aldığı sezonun sonunda başarısızlığı en sağlam şekilde tadıp ertesi sezon bunun acısını takımca herkesten çıkarmaları... Bence takdire şâyan bir durumdur. Ayrıca Wizards'la yaptığı ikinci dönüşte de, o yaşta o arayı verdikten sonra tekrar ne kadar yüksek seviyede basketbol oynayabildiğini göstermesi de çok önemli bir başarıydı.

Yukarıda bahsettiğim Lakers ile ilgili durumda da, verilen aranın ters tepmesinin nasıl gerçekleştiğini görebiliriz.

Dream Team için de benzer bir durum geçerlidir. İyice yayvan kadrolarla geldikleri şampiyonalardan sonra güzel bir tokat yemişler, sonra biraz akıllanıp az daha iyisinin yeterli olacağını düşünerek bir de tekme yemişler... Ve şimdi pek bir akıllanmış gibi hareket etmeye başlamışlardır. Oyuncuların takım kültürünü oluşturmaları yönündeki çabaları ve seçilen isimler, bu yönde hareket ettiklerinin göstergesi bence. Verilen 'ara'da hatalar değerlendirip onların üzerine doğru, kararlı ve objektif şekilde gidilirse, bu ara gerçekten iyi gelecektir - tabii üzüntüsü olacaktır, o ayrı.

4- Ahiret sualleri: Kilo mu aldım sence bu ara? Bu gece ne giysem? Saçım nasıl? vs.

Bu tarz sorular, belki de en çok duyduklarımızın başında gelir. Bunlara cevap vermek de çok tehlikelidir. O anki hallerine göre, verilecek tepki değişebilir. Mesela "Kilo almış mıyım?" sorusuna "Hayır" cevabını vermeniz önerilir. Ancak gerçekten az da olsa kilo aldığını biliyorsa, "Zaten benimle ilgilenmiyorsun" moduna da dönebilir bu işin devamı...

Özellikle takaslar ya da atılan imzalar sonrasında da benzer sorular bizim kafamızda oluşur. Hepimizin bir yorumu vardır elbette, ancak bunların, oturmak için kullandığımız organımızda patlama ihtimali de fazladır.

Sonuçta takımların başarısını sağlayan, isimler değil. Bunun en güzel örneklerinden birisini Clippers yaşadı. Fena geçirmedikleri bir sezondan sonra herkes tek eksik yönlerinin iyi bir oyun kurucu olduğu yönünde hemfikirdi. Andre Miller gibi gayet iyi bir oyuncuyu Darius Miles karşılığında aldıklarında, hepimiz "Tamam, oldu bi iş" dedik. Ancak olmadı. Aşı tutmadı bir türlü, çoğunun kontratı o sezon sonu bitecek olan oyuncular bir türlü uyum içerisinde takımın başarısına odaklanamadılar.

Malone-Stockton ikilisinin ayrıldığı ilk sezonda Utah için söylenenler de halen akıllarda; galibiyet sayılarının 15 olup olamayacağını tartışanlar vardı. Ancak o Utah son maça kadar playofflar için sezona asıldı ve eğer Denver'ın oynadığı takımlar son maçlarda dinlenme moduna girmeselerdi, playofflara da kapağı atabileceklerdi.

Şimdilik bu kadar yazacaklarım. Başka zamanda başka yazılarla görüşürüz sanırım. Eyvallah.

2 HAZİRAN 2006, CUMA