off-the-
bench

Ozan ERÖZDEN

NBA'in Rengi

20 Haziran 2003, Cuma

Başlık yeteri kadar açık olmayabilir; o itibarla peşin peşin bu yazının da ırkçılık meselesi üzerine olduğunu belirteyim de, ne yazdığımı anlamadan bana küfretmek isteyenler, gerisini okuma zahmetine katlanmadan hakaretlerini doğrudan iletsinler!

Yazının formatı, bir öncekinin (bkz. "Sıradan Irkçılık") aynısı olacak: Hürriyet'ten bir alıntı ve üzerine yorum... Mehmet Okur Türkiye'ye gelmiş, Hürriyet'i ziyaret etmiş, Ayhan Güner'le bir söyleşi yapmış ve laf arasında aynen şunları söylemiş: "Amerika'da beyaz uzun hastalığı var. Blok yaptığım zaman çıldırıyorlar. Kenyon Martin'e yaptığım blok sonrası tribünler neredeyse yıkılıyordu." (Hürriyet, 19 Haziran 2003, s. 45)

Bu demeç karşısında iki olasılık geliyor aklıma: Birinci olasılık, konferans finalinde rakibin uzununa yapılan bloğun seyirciyi coşturması gibisinden "normal" bir durumun, Mehmet Okur tarafından "bir beyazın bir siyaha yaptığı bloğun seyirciyi coşturması" olarak algılanmış olmasıdır.

Ancak, bu olasılığın gerçekliği yansıtması için, a) Mehmet Okur'un kafasının ırkçı önyargılara göre şekillendiğini (çünkü burada sıradan ırkçılığın ötesinde bir durum söz konusu olmalıdır); b) Mehmet Okur'un özel bir durumdan yola çıkarak genelleme yaptığını ön koşul olarak kabul etmek gerekir.

İkinci olasılık ise, Mehmet Okur'un saptamasının gerçekliği yansıtmasıdır. Bu durumda, Mehmet Okur'un psikolojisi üzerine spekülasyonlara girişmeye de gerek kalmaz.

Şimdi, eğer durum gerçekten böyleyse, yani "Amerika'da beyaz uzun hastalığı var" ise, sırf derisinin rengi beyaz diye Mehmet Okur'un NBA'deki geleceğinin parlak olduğunu söyleyen Yalçın Granit yerden göğe kadar haklıdır. Ancak, durum gerçekten böyleyse, yani "Amerika'da beyaz uzun hastalığı var" ise, bilinmelidir ki bu ırkçı bir hastalıktır. Irkçı bir hastalıktan son derece normal bir şeymiş gibi söz etmek, hatta daha da ileri giderek fayda sağlamaya çalışmak, bence, en hafif deyimiyle utanılacak bir durumdur.

"Irak'ı işgal operasyonunda Amerikalı muhafazakârlara gerekli desteği veremedik, bari Amerikalı ırkçılara, siyah basketbolculara karşı giriştikleri mücadelede arka çıkalım"
diye düşünüyorsanız, bir diyeceğim yok tabii...


Sıradan Irkçılık

31 Mayıs 2003, Cumartesi

Mehmet Okur Nets serisinin o ilk maçında son saniyede basketi atamaz, Detroit kaybeder ve (iddialara göre) "tüm Türkiye yıkılır". Bazı kalem erbabı da oturur "Mehmet o boş pozisyonda nasıl oldu da kaçırdı" üzerine yorum yapar. Bu yazı o yorumlardan birisi üzerine bir yorum. Daha açık söyleyeyim: Yalçın Granit'in 20 Mayıs 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan yorumu üzerine yazıyorum.

Lafı dolaştırmadan sadede geleyim. Granit, Mehmet'in o sayıyı kaçırmasını "kendisine özgüven sağlayacak imkanın tanınmaması"na bağlıyor. Ancak bu sonuca varmadan önce diyor ki: "Mehmet'e gelince... Önü çok açık. Neden mi? Maçı seyrederken fark etmiyorsun ama, sonra sonra algılıyorsun ki, herkes siyah. Sahada ondan başka beyaz olarak sadece dansçı kızlar var. Detroit (...) Mehmet'le NBA'deki siyah tabloya beyazla renk katacak."

Lütfen gülmeye başlamayın, çünkü gülünemeyecek denli vahim bir durumla karşı karşıyayız. Bu, spor basınında sık rastladığımız "abuk sabuk yorumlar"dan birisi değil, daha başka bir şey. Granit'in bu incisini, örneğin Erman Toroğlu'nun "İzmirgücü" yumurtasıyla aynı kefeye koymak mümkün değil. Zaten, konu bu kadar basit olsaydı, "spor basını bu, torba değil ki büzesin" der, kıymetli zamanımı da bu yazıyı yazmakla kaybetmezdim. Ancak, burada mantıksızlık, saçmalık, ağzına geleni düşünmeden söyleme değil, düpedüz bir sıradan ırkçılık örneği var. Yani konu vahim, hem de çok vahim.

Öncelikle sıradan ırkçılıkla ırkçılık arasındaki farkı açıklayayım, sonra Granit'e döneceğim. Sıradan ırkçı, ırkçılığı bir siyasi tavır olarak benimsemez. Sıradan ırkçıdan, bir ırkçı partiye oy vermesini, o partinin militanları arasında yer almasını beklemezsiniz. Sıradan ırkçı ne gamalı haç takar, ne de KKK kukuletası. Sıradan ırkçıya sorarsanız, gaz odaları, kölecilik, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde bir zamanlar uygulanmış olan apartheid rejimi kötüdür. Dışardan bakıldığında sıradan ırkçı normal birisiymiş gibi durur. Onun ırkçılığı satır aralarındadır. Durur durur, ağzından "pis Arap" lafını kaçırıverir; ağır küfür savurmak istediğinde ise "Rum dölü"nü tercih eder. Kısacası, sıradan ırkçının ırkçılığı bilinçli bir seçimle edinilmiş siyasi bir yöneliş değildir, deyim yerindeyse "bilinçaltı" bir ırkçılıktır.

Sıradan ırkçılar dünyanın her ülkesinde mevcuttur. Irkçılıkları siyasi tavra dönüşmediği için pek göze batmazlar. Hatta tehlikeli dahi kabul edilmeyebilirler. Ancak, sıradan ırkçıların yerine getirdikleri çok tehlikeli bir işlev vardır. Onlar toplumdaki ırkçı önyargıları, düşünce şekillenmelerini canlı tutarlar. Örneğin, basketbolcuların sadece gard, forvet ya da pivot olarak değil, aynı zamanda siyah ve beyaz olarak da gruplara ayrıldığını beyan ettiklerinde basketbol yorumu yaparmış gibi gözükürler. Oysa, alttan alta insanların farklı ırklara mensup olmaları olgusunun dikkate alınması, üzerine düşülmesi gerekli bir nokta olduğu düşüncesini işlemektedirler. İşte bu nedenledir ki, siyasi ırkçıların aslında en önemli destekçileri sıradan ırkçılardır. Siyasi ırkçılar günün birinde iktidara gelebilirlerse, bunu sıradan ırkçıların toplumsal bilinçaltında canlı tuttukları önyargılara borçlu olurlar.

Granit'e geri dönersek, bence zat-ı muhterem, bu demeci ABD'de yayınlanmadığı için kendisini şanslı saymalı. Orada aynı lafları eden birisini "sıradan ırkçı" değil, "düpedüz ırkçı" diye nitelendirip cezalandırırlardı. Ben ise Granit'in sadece sıradan ırkçı olduğuna eminim; çünkü baksanıza, Mehmet'in sahadaki tek beyaz oyuncu olduğunu maç esnasında değil de, anca "sonra sonra" farkedebilmiş. Aslında demek istediğini doğrudan değil de, şöyle "Yürü oğlum Mehmet / NBA'de yıldız olacaksın elbet / Teninin rengindedir / Muhtaç olduğun kudret" şeklinde bir dörtlükle veciz biçimde dile getirseydi, belki sıradan ırkçılığı daha iyi yapmış olacaktı.

Son bir cümle de, Granit'in bu sözlerini utanmadan basabilen Hürriyet gazetesine: Logosunun altındaki "Türkiye Türklerindir" ibaresiyle, zamanında "Ermeni köpekler" tamlamasını sekiz sütuna başlık olarak kullanmışlığıyla tipik bir "sıradan ırkçı" yayın organı olan Hürriyet'in sabıkası, ne yazık ki, bu son örnekle sınırlı kalacak gibi durmuyor...

* "Neden bu güne kadar bekledin, daha önce yazmadın" diye sormayın, o ayrı hikaye. Bir takım doğa olayları bu yazının yazılmasını ve yazıldıktan sonra da Batuğ'a ulaştırılmasını geciktirdi. Aslında, Granit'in söylediklerini okur okumaz tepkimi yazıya dökmek için bilgisayar başına oturdum ve oturur oturmaz da bir bardak kahveyi cihazın üzerine döküvedim (sinirden ellerin titremesi olgusu ve yerçekimi yasası). İki gün sonra, artık çalışmayan makinemin yerine güç bela ödünç bir bilgisayar bulup işe bıraktığım yerden devam ettim (kahve dökmeye değil, yazı yazmaya), ama bu sefer de Cezayir'de deprem olmuştu ve hatlar zarar gördüğünden 'hotmail'e girmek, dolayısıyla yazıyı Batuğ'a göndermek mümkün olmuyordu. Gene de yılmadım, "konu önemli bu yazıyı mutlaka siteye eriştirmek gerekli" dedim, sonuçta gördüğünüz üzere başarılı oldum.


Yunanlıdan Al Örneği ya da
Bushavaşa Neden Karşı Olmalıyız


24 Mart 2003, Pazartesi

Bu satırları okuyanların büyük kısmı muhtemelen çoktan unutmuştur, bundan tam dört yıl önce 24 Mart 1999 günü akşam saatlerinde Yugoslavya topraklarının NATO tarafından bombalanmaya başladığını... 9 Haziran'a dek süren, tomahawk'ların, cruise'ların, seyreltilmiş uranyumla "zenginleştirilmiş" türden bombaların vb. bol keseden kullanıldığı saldırılarda, asker ya da sivil yaklaşık üç bin kişi hayatını yitirmişti.

NATO saldırısının gerekçesi, Slobodan Miloşeviç rejiminin Kosovo'da yaşayan Arnavut etnik grubuna karşı giriştiği zorla göçertme (tehcir) hareketiydi. Bu rejimin 1991-1992 arası Hırvatistan, 1992-1995 arası Bosna-Hersek iç savaşlarında karşılaşılan insanlık
dramlarındaki sorumluluğundan kaynaklanan sabıkası da, bombalama eylemine daha bir sıcak bakılmasına yol açıyordu.

Gelgelelim, uluslararası hukuk açısından bakıldığında bu saldırının çok da sağlam temelleri bulunmamaktaydı. NATO'nun tek taraflı bir kararıyla başlatılan bu saldırı için BM Güvenlik Konseyi'nden bir izin çıkartılmasına çalışılmış, ama Rusya'nın veto tehdidi nedeniyle başarılı olunamamıştı. Rusya'nın veto tehdidi savurmasının arkasında tabii ki açık açık dile getirilmeyen siyasi gerekçeler vardı. Rusya, Miloşeviç'in devrilmesinden sonra Yugoslavya'da oluşacak yeniden yapılanma süreci içinde, Balkanlar'da bir zamanlar kurmuş olduğu hegemonyadan arta kalan son kırıntıları da kaptırmak istemiyordu. Rusya, açıkça dile getiremediği bu gerekçe yerine şunu söylüyordu: "Olan bitenler Yugoslavya'nın iç işidir; Yugoslavya'da bir diktatörlük rejimi iş başında olabilir ve bu rejim halkına zulüm de edebilir, ama bu onlara saldırılması için yeterli sebep değildir."

Yugoslavya Hükümeti de, Kosovo'da giriştikleri uygulamanın "terörizme karşı mücadele" niteliğinde olduğunu söylüyordu. Kosovalı Arnavut teröristler giriştikleri terör eylemlerinde destek bulamasınlar diye köyleri boşaltmaya girişmişti Miloşeviç'in polisleri ve askerleri. Hatırlatmak gerekli ki, aynı dönemde PKK ile mücadele sürecinde Türkiye'de de binlerce köy boşaltılmış, iki milyona yakın Kürt kökenli vatandaş evlerini terketmek zorunda bırakılmıştı. Üstelik, bu kişilerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Türkiye'ye karşı açtıkları davalarda Türkiye haklı bulunmuş, "terörizme karşı mücadele" çerçevesinde zaman zaman bu tür uygulamalara gidilebileceği kabul edilmişti.

Her neyse, ne Rusya'nın, ne de Yugoslavya'nın hukuk çerçevesinde haklı görülmesi gereken itirazlarını kimse dinlemedi. O dönemde Batı ittifakı içinde çok az kişinin aklına "tutarlı olmak istiyorsak, Yugoslavya'yla birlikte Türkiye'yi de bombalamalıyız" şeklinde bir düşünce geldi. Sonuçta ne oldu? Miloşeviç bombardımandan sonra Kosovo üzerindeki kontrolünü yitirdi ama Sırbistan'da birbuçuk yıl daha iktidarda kaldı. Kosovo'da merkezi otorite kalmadığından, ülke tam anlamıyla mafyanın eline düştü. Artık Ortadoğu ve Avrupa'nın silah, uyuşturucu, sigara, kadın kaçakçılığı Kosovalı Arnavut "örgüt"lerden soruluyor. ABD, Kosovo'da 50 hektara yakın bir araziyi 49 yıllığına kiraladı ve üzerine Avrupa'daki en büyük askeri üslerinden birisini kurdu. Yani, Kosova'daki Arnavutlar dahil herkes bu bombardıman içinden zararlı çıkarken, kazanan tek ABD'ydi.

Ancak, bana sorarsanız bu işten kazançlı çıkan bir ülke daha vardı: Uluslararası hukuk ilkeleriyle tutarlı bir tavrı ısrarla savunan tek NATO ülkesi olan Yunanistan. Yunan hükümeti en başından beri NATO saldırısını "hukuka aykırı" diye nitelendirdi ve ittifaka açıkça kafa tutma pahasına, hava sahasını bile açmamakta sonuna kadar direndi.

Peki ne oldu Yunanistan'a?

NATO'dan atılmadı. ABD müttefikliğinden kovulmadı. Batı tarafından dışlanmadı.


Neden?

Çünkü ilkeli davrandı. Güçlüden yana değil, "hukuk"tan yana tavır koydu. Dolayısıyla kimse Yunanistan'a diyecek bir söz bulamadı.

Şimdi diyeceksiniz, "bu nasıl hukuk ki, Miloşeviç ya da Saddam gibi canileri koruyor?".

Yanlış! Hukuk Miloşeviç'i koruyor olsaydı, o işlediği suçlardan dolayı şimdi Lahey'de mahkeme önünde hesap veriyor olmazdı. Hukuk HERKESİ belli ilkeler çerçevesinde korur. Arada bu ilkelerden Miloşeviç'in ya da Saddam'ın lehine sonuçlar çıksa da, bu ilkelerden ödün verilmemelidir, çünkü aksi halde herkesin hakları tehlikeye girer.

"Adil yargılanma hakkı"nı, en azılı katiller de dahil olmak üzere herkese tanımazsanız, günün birinde gerçek suçluyla masumu birbirinden ayırmak imkansız hale gelir.

Dört yıl önce Clinton'un, dört gün önce de Bush'un çiğnediği "bir ülkeye, bir başka ülkeye saldırmadığı sürece saldırılmaz" şeklindeki uluslararası hukuk ilkesi neden kabul edilmiştir, biliyor musunuz?

Hitler yüzünden!

Gelecekte Hitler gibiler çıkıp "ben şu ülkenin busunu beğenmedim, bu ülkenin de şusunu beğenmedim, o zaman işgal ederim" diyemesinler diye...

Bilmem anlatabildim mi?



Bir günde neler oldu, neler!

16 Nisan 2002, Salı

Gün, birden fazla anlamı olan bir kavramı ifade eden bir kelimedir. Güne, "dünyanın kendi etrafında bir kez dönmesine karşılık gelen zaman dilimi" olarak baktığımızda, bütün günler eşittir. Ancak, "bugün milletimiz için çok büyük bir gün" ya da "bugün günümde değilim" deyişlerinden de anlaşılacağı üzere, gerek toplumsal, gerekse bireysel düzlemde, bazı günler diğerlerine nazaran biraz daha eşittir. Yani, aslında günleri de "kategorize etmek" gerekir. Bana kalırsa, dört dörtlük bir "günler kategorizasyonu" için hepi topu dört kategoriye gerek vardır: 1- sıradan günler; 2- bireysel tarihimiz açısından önemli günler; 3- toplumsal tarih açısından önemli günler; 4- hem bireysel tarihimiz açısından, hem de toplumsal tarih açısından önemli günler.

Sıradan günler kategorisini açıklamak için uzun boylu nefes tüketmeye gerek yoktur. Sıradan insanlar bile sıradan bir günün ne olduğunu bilir. Bireysel tarih açısından önem taşıyan günler kategorisini de uzun boylu açıklamaya gerek yoktur. Herkes, sevgiliye ilk öpücüğün verildiği gün, nikah masasına ilk (ve eğer şanslıysanız son) kez oturulduğu gün, doğum günü gibisinden, bir-iki kişi dışında kimseye bir anlam ifade etmeyen bir tarihi, çok gerekliymiş gibi aklında tutar, kutlar. Toplumsal tarih açısından önemli günlerden neyin kasdedildiğini bir çırpıda anlayamayanlar kümesine kısaca "moronlar" denmektedir. Dolayısıyla, bu konuda da fazla lafa gerek olmaz. Gel gelelim, hem bireysel, hem de toplumsal tarih açısından önem taşıyan günler kategorisi, diğer üç kategoriden biraz daha muğlaktır; ne olduğunu biraz açıklamak gerekir.

Açıklamamı bir örnek üzerinden giderek yapayım. 28 Haziran, Ortodoks Sırplar için kutsal anlamı olan bir gündür ve "Vidovdan" olarak adlandırılır. Ancak Vidovdan'ı Sırplar açısından önemli kılan, salt dinsel içeriği değildir. 1387 yılının Vidovdan'ında, Kosova adı verilen topraklarda, Gazimestan Ovası'nda, başını Sırp Kralının çektiği bir ordu, başını Osmanlı Sultanı'nın çektiği bir başka orduyla karşı karşıya gelmiştir. Savaş esnasında hem Kral, hem de Sultan öldürülür. Ancak nedense savaştan Sırp tarafının yenik çıktığı ve Sırbistan üzerindeki Osmanlı egemenliğinin bu "yenilgi"den sonra başladığı kabul edilir.

1914 yılının Vidovdan'ında ise Sırp milliyetçisi Princip, Sarajevo'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Ferdinand'ı öldürür. Böylelikle, bir yandan I. Dünya Savaşı'nın çıkması için yeterli bir kıvılcım çakılmış, bir yandan da 28 Haziran tarihine dünya çapında önem kazandırılmış olur.

Dolayısıyla, siyasi tarihle uğraşan her dünya vatandaşının ve de siyasi tarihle ister uğraşşın, ister uğraşmasın her Sırbın kafasında Vidovdan'ın özel bir yeri vardır. Ancak adı Slobodan Miloşeviç olan bir özel Sırp için Vidovdan'ın daha özel bir anlamı vardır. Miloşeviç, 1987'nin Vidovdan'ında Kosova Meydan Savaşı'nın 600. yıldönümü kutlamalarını organize etmeyi akıl eden kişidir. Bu kutlama için Gazimestan Ovası'na 1 milyon kişinin toplaştığını görünce de, milliyetçilik kartını oynamanın iktidara gelmek için akıllıca olacağını anlayıvermiştir. Siyasi tarihçiler, 28 Haziran 1987'nin Miloşeviç'in iktidara gelişinde çok önemli bir kilometre taşı olduğunu tartışmasız kabul ederler. Tıpkı 2001 Vidovdan'ının, aynı zatın iktidara yeniden gelebilmeye ilişkin bütün umutlarını kaybettiği tarih olduğunu tartışmasız kabul ettikleri gibi... 28 Haziran 2001 günü Miloşeviç, paşa paşa oturduğu Belgrad hapishanesindeki hücresinden desdest edilip insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı yargılanmak üzere Lahey'deki uluslararası mahkemenin önüne gönderilmiştir. Kısacası, Miloşeviç'in kişişel yükseliş ve düşüşü, aralarında 14 yıllık bir zaman dilimi bulunan iki Vidovdan arasına sıkışmıştır.

Şimdi, büyük konuşmayayım ama sanki 11 Nisan tarihi de hem toplumsal, hem de bireysel açıdan önem kazanma potansiyeline sahip bir günmüş gibi geliyor bana. Neden mi? Bakın 11 Nisan 2002 Perşembe günü neler oldu:

1. O meşhum Perşembe sabahı, New York'da, Birleşmiş Milletler binasında bir tören düzenlendi. Törende 10 ülke temsilcileri, insanlığa karşı işlenen suçları yargılayacak, uluslararası nitelikte ve sürekli görev yapacak bir ceza mahkemesi kurulmasına ilişkin Birleşmiş Milletler anlaşmasını onayladıklarına ilişkin belgeleri teslim ettiler. Böylelikle, anlaşmayı hem imzalayıp hem de onaylayan ülke sayısı altmışın üzerine çıktı. Böylelikle, bu mahkemenin göreve başlaması için temel koşul yerine geldi. Yani, Birleşmiş Milletler'in artık (Yugoslavya ve Ruanda örneklerinde görüldüğü üzere) her katliam için ayrı mahkeme kurmasına gerek yok! Yani, artık tüm dünyanın savaş suçlularını yargılayacak tek bir mahkeme var!

2. O meşhum Perşembe sabahı, eski Yugoslavya topraklarında işlenen savaş suçlarını yargılamakla görevli geçici BM mahkemesi önünde, Slobodan Miloşeviç'in yargılamasına devam edildi. Duruşmaya savcılık makamının tanığı olarak katılan emekli İngiliz general, Kosova'da gözlemci sıfatıyla bulunduğu esnada katliamlara tanık olduğunu ve başta Miloşeviç olmak üzere tüm Yugoslav yetkilileri yaptıklarından dolayı mutlaka yargılanacakları konusunda uyardığını söyledi.

3. O meşhum Perşembe günü öğleden sonra saatlerinde Yugoslavya federal parlamentosu, üzerindeki uluslararası baskıya boyun eğerek, Miloşeviç'in iktidarda olduğu dönemdeki işbirlikçilerinin de, tıpkı Miloşeviç gibi yargılanmak üzere, Lahey'e gönderilmesine ilişkin bir yasayı kabul etti. Böylelikle, Balkanların son on yılını kan kırmızı renge boyayan kasapların tamamı için, yaptıklarının hesabını verecekleri günün çanları çalmaya başladı.

4. O meşhum Perşembe günü akşamüstü, Vlajko Stojiljkoviç adında bir adam, Yugoslav federal parlamento binasının merdivenlerinde, tabancasındaki kurşunları kafasına boşalttı. Stojiljkoviç, 1997-2000 arasında Miloşeviç'in içişleri bakanı olarak görev yapmıştı. Kosova'da soykırım uygulamak suçundan Miloşeviç'le birlikte yargılanacaklar listesinde adı baş sıradaydı. Tabancasını kafasına boşaltmadan önce, artık sade bir milletvekili olarak görev yaptığı federal parlamentonun birleşimine katılmış ve kendisinin uluslararası mahkeme önüne yargılanmak üzere gönderilmesini sağlayacak yasa önerisine olumsuz oy vermişti. Yasa kabul edilince de, adaletten yakasını kurtaramayacağını anlamış, çareyi intihar etmekte bulmuştu. Arkasından sadece, ülkemizde de temsilcilerini her gün ortalarda gördüğünüz, "bizden olmayan herkesi istediğimiz zaman gebertme hakkımız vardır" düşüncesini savunan milliyetçi katiller sürüsü ağladı.

5. O meşhum Perşembe gününün sabahı, İsrail ordusunun Cenin'deki Filistin mülteci kampında katliama giriştiği haberleri uluslararası basında ilk defa yer aldı.

Şimdi anladınız mı 11 Nisan'ın taşıdığı potansiyeli? Düşünsenize, Ariel Sharon gelecekte bir 11 Nisan günü, 11 Nisan 2002'de kurulmuş bulunan uluslarası ceza mahkemesinin önüne çıkarılıyor! Savcı da ona, "Sharon Efendi! 11 Nisan 2002 günü Sırbistan'da olan bitenler, aşağılık katillerin yaptıklarının hiç bir zaman yanlarına kalmayacağı mesajını açıkça göndermişti. Mesajı alamamış olmanız sizin probleminiz. Şimdi sizi de mahkum edip hapse tıkacağız ki, anlayışı sizinki kadar kıt olan diğer katillere artık atlayamayacakları bir mesaj daha verelim" diyor.

Ne!? Çok mu hayalperestim? Unutmayın, çok değil, bundan sadece iki sene önce Miloşeviç devlet başkanı, Stojiljkoviç de içişleri bakanıydı.

İnsan "ne oldum" değil, "ne olacağım" demeli, değil mi?



Wolfgang Paşa Mahz'ul,
Paddy Paşa Haz'ul!

(Güzel Bir Filmden Esinlenen Gereksiz Bir Yazı)

1 Nisan 2002, Pazartesi

Nobel ödüllü Bosnalı yazar Ivo Andric'in o ünlü romanı Türkçe'ye, hem de birden fazla çevirmen tarafından birden fazla kere, pek başarılı bir biçimde çevrilmiştir; ancak çevirilerin tümünde de kullanılmış olan "Drina Köprüsü" başlığı, ne yazık ki romanın özgün başlığını tam olarak karşılamaz. Üstelik bunda çevirmenlerin herhangi bir kusuru yoktur. "Na Drini cuprija", Türkçe'ye "Drina Köprüsü" olarak çevrilir. Dil açısından doğru olan bu çevirinin anlam bakımından yetersiz kaldığını belirtebilmek için, uzun uzun, yazarın anadilinde "köprü" için esas olarak Slav kökenli bir kelime olan "most"un (hani Mostar kentine de adını veren "most") kullanıldığını; Türkçe kökenli olduğu zaten hemen anlaşılan "cuprija" kelimesinin sadece Osmanlı egemenliği döneminde sınırlı bir kullanım alanı bulduğunu; Andric'in, romanını yazdığı yıllarda çoktan tedavülden kalmış olan bu kelimeyi özellikle seçip başlığa oturttuğunu; amacının, romanın da ana temasını oluşturan, Bosna üzerindeki boğucu Osmanlı egemenliğini akıllıca bir kelime oyunuyla vurgulamak olduğunu anlatmak gerekir ki, bunları bir roman başlığı çevirisi formunda yapabilmek mümkün değildir.

Güney Slavları için mitolojik bir anlamı da olan Drina Nehri'nin üstüne "most"u değil de "cuprija"yı yerleştiren Andric'in tasvirinde, at üzerinde köy köy dolaşan Tatar tellâl, Bâb-ı Âli'den gelen, Bosna valisini değiştirme fermanını "Mahz'ul Osman Paşa, mahz'ul! Haz'ul Süleyman Paşa, haz'ul!" diye bağırarak ilân etmektedir.

**************

Bosna'ya İstanbul'dan vali gönderilmeyeli epey zaman oldu. Osmanlı'dan sonra çeşitli devletlerin egemenliğine girip çıkan Bosna, 1992 yılında bağımsızlıkta karar kıldı. Ne hazindir ki, o bağımsızlık kararının hemen ardından patlayan iç savaş, Bosna'yı yeniden valiler rejimine sürükledi. İç savaş sırasında uğradığı maddi ve manevi tahribat yüzünden bir türlü kendi ayakları üstünde duracak bütünlüklü ve bağımsız bir siyasi yapıyı oluşturamayan Bosna'nın yeni valileri, artık Dersaadet'ten değil, "Birleşmiş Milletler Yüksek Temsilcisi" sıfatıyla, New York'dan atanıyorlar.

Bu valilerin de ilginç yetkileri var doğrusu. Örneğin, Bosna halkı tarafından seçilen görevlileri, gereğinden fazla milliyetçi oldukları gerekçesiyle görevden alabilmek gibi... "Bunda kötü ne yan var?" diyebilirsiniz; açıklayayım:

Bosna'daki iç savaş sonrası ilk seçimler, savaşı bitiren anlaşmanın üzerinden daha bir yıl bile geçmeden, Eylül 1996'da düzenlendi. Ardından, bugüne kadar, değişik seviyelerde 5-6 seçim daha yapıldı. Yani, yıllık ortalama birden fazla. Tabii Bosna'da seçim düzenleyecek bir merkezi otorite bulunmadığı için, seçim organizasyonunu yapmak uluslararası kuruluşlara düşmekteydi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bu seçimleri o derece büyük bir başarıyla düzenledi ki, örneğin ilk iki seçime katılma oranı % 103 oldu. Bazı kötü niyetliler, nedense, katılım oranının böyle inanılmaz ölçüde yüksek olmasını, Bosna halkının demokrasiye olan aşkı yerine, AGİT'in seçmen listelerini düzenlerken yaptığı komik hatalara bağlamakta ısrar ettiler. Hâşa!

Seçimlerin, yanlış seçmen listelerine dayanılarak düzenlenmesi haricinde de, bazı sakatlıkları bulunmaktaydı; çok prematüre bir biçimde ve çok sık aralıklarla yapılmaları gibi... 1996 Eylül'ünün, içinde yaşayan tüm halkların 1995 sonuna kadar birbirinin gırtlağına sarılmış halde etnik temizlik harekatına girişmiş olduğu bir ülkede seçim düzenlemek için erken olduğunu tahmin edebilmek için çok yüksek bir IQ düzeyinde olmak gerekmiyordu. Ancak IQ'su yüksek olanların kavrayamadığı bir nokta vardı: 1996 ABD'de seçim yılıydı ve Mr. Clinton seçim propagandasında kullanacağı ekstra kozlara sahip olmak isterdi. Bosna'ya normalleşmeyi getiren barış havarisi olmak gibi... Sonuçta tüm itirazlara rağmen AGİT bu seçimleri düzenledi. Hem de, seçimlerden, milliyetçi politikalar gütmeyen siyasi güçlerin galip çıkacağını umarak. Ama beklenmeyen (?!) bir sürpriz oldu ve etnik temizliğe maruz kalmış yerlerde, yani Bosna'nın hemen tümünde, taze kin ve nefret duygularına hitap eden propagandalarıyla, milliyetçiler "tulum" çıkardı. Bunun üzerine BM Yüksek Temsilcisi, "Olmadı! Doğru adamları seçemediniz. Ben şimdi bu seçtiklerinizi görevden alıyorum. Yakında gene seçim yaparız, siz de bu sefer iyi çocukları seçersiniz" dedi. Böylelikle Bosnalılara, "Batı demokrasisi, sizin, istediğiniz kişiye oy verebilmeniz anlamına gelmez; asıl demokrasi, sizin bizim sizden seçmenizi talep ettiğimiz kişileri seçmenizdir" mesajını verdi. Gelgelelim Bosnalılar mesajı algılamakta biraz güçlük çektiler. O yüzden, yukarıda da belirttiğim gibi, yılda ortalama birden fazla seçim düzenlenmek durumunda kalındı.

Pekala, Bosna'da savaş sonrası "kardeşlik" ortamını kurmada bu derece başarılı olan uluslararası güçler, o kardeşlik ortamının kurulması ihtiyacının ortaya çıkmasına sebep olan iç savaş esnasında ne yapmaktaydılar? Bosnalı yönetmen Tanovic, yabancı film Oscarlı "Tarafsız Bölge"de, savaşı asıl çıkaranların gözü dönmüş yerel milliyetçiler olduğu noktasını atlamaksızın, kısmen bu soruya da yanıt veriyor.

**************

Duyduk ki, Şehr-i Nevyork'dan ulak gelmiş. Duyduk ki, Arap Sultan Kofi Annan fetva vermiş. Der kü, (Haziran 2002 itibarıyla) Bosna Valisi Wolfgang Petrisch mahz'ul, yerine Paddy Ashdown haz'ul!

Üzülme be paşam, bu da geçer!


"O Eski Bayramlar" Fobisi ile Karışık
Kişisel Bir "Amatör Ruh" Kovma Yazısı

7 Mart 2002, Perşembe

Emre Göllü dostumuzun "basketbol nostaljisi" üzerine yazdığı son yazısını, daha önceki bütün yazıları gibi zevkle okudum ve üzerine biraz düşündüm. Sonra da oturup bu düşüncelerimi yazıya dökme ve sitedaşlarımla paylaşma kararına vardım.

Peşin peşin belirteyim, bu yazıyı yazarken bir tek amacım var: Belirli bir konu üzerine KİŞİSEL düşüncelerimi ortaya koymak. Yoksa ne bir bakış açısını yermek, ne de başkalarının vakıf olmadığı evrensel gerçekleri ortaya koymak gibilerinden bir niyete sahibim. (Zaten herkes için geçerli evrensel gerçeklerin varlığına inanmam.) Neyse, gelelim sadede...

**************

Geçmişte bir aralar var olmuş olup da günümüzde artık rastlanmayan bir somut olguya, bir düşünce ya da davranış biçimine, alışkanlığa vb. "özlem duygusu" (şimdilerde genellikle "nostalji" deniliyor) ile yaklaşmak, tarihin her aşamasında, her toplumda gözlemlenen bir tavırdır. Genellikle, "nerede o eski ..." girişiyle başlayan cümlelerde ifade edilen bu tavır, üzerine görüş beyân edilen konular çok farklı alanlara ilişkin olsa bile, ortak bir temayı işler. Bu ortak tema şudur: Eskiden var olup da, artık mevcut bulunmayan o "şey", bir değer ifade etmektedir. Dolayısıyla, onu ortadan kaldıran olgu, önüne geçilemez nitelikte bir güce sahip de olsa, o eski "şey"in ortadan kalkması determinist bir zorunluluk olarak bile görülse, yine de "yazık" olmuştur.

Bu tarz yazıklanmaların bir kısmı, ortadan kalkan şeye özlem duyarken, onu ortadan kaldıran sebebe hiç değinmemesi anlamında, tamamen ikiyüzlüdür. İstiklal Caddesi bir yaya bölgesine dönüştürülmeden ve buna bağlı olarak belli bir çehre değişimi yaşamadan önce daha sık dile getirilen "nerede o eski Beyoğlu" yazıklanması buna bir örnektir. Bir zamanlar en güzel giysilerin giyilip, kravatların takılıp gidildiği Beyoğlu'na artık magandaların hâkim olduğundan yakınılıyorsa, Beyoğlu'nundaki maganda hakimiyetinin orada yüzyıllardır yaşayan Rum ve Musevi asıllı Türk vatandaşlarının önce 6-7 Eylül olaylarıyla, ardından da 60'ların başındaki hükümet kararnâmeleriyle Türkiye'den hoyratça kovulması sonucu ortaya çıktığı da söylenmelidir. 20. yüzyılın başlıca etnik temizlik hareketlerinden birisine yol açan bu koyu milliyetçi, hatta ırkçı hareketlere, politikalara (en azından) değinmeden Beyoğlu'nun çehresinin değiştiğinden yakınmak, (gene en azından) konu saptırmaktır. Ancak bu tarz ikiyüzlü yazıklanmalara ender rastlanır.

Daha genel bir yazıklanma türü, gerçekten saf bir "özlem duygusu"na bağlı olarak ortaya çıkandır. Bu tarzın bence en bilinen örneği, her sene zorunlu olarak en az iki kez gündeme gelen, hatta bir ara şarkısı bile yapılmış olan "nerede o eski bayramlar"dır. Hangi kanaldan yayınlanıyor olursa olsun, "bayram televizyonu"nun değişmez konuğu, genellikle kendisinden daha genç bir sunucu tarafından eski bayramların "neşesi" üzerine sorguya çekilen yaşlı başlı kişidir. Bu yaşlı başlı (bilir)kişi, televizyon karşısındakilere ballandıra ballandıra, eskiden bayramlarda küslerin nasıl barıştığını, bütün aile fertlerinin nasıl bir araya geldiğini, herkesin en yeni, en güzel giysilerini nasıl giydiğini, gençlerin nasıl büyük bir huş'u içinde ziyaretine gittikleri büyüklerin ellerini öptüklerini ve de bu eylemin karşılığında kendilerine mendil içinde verilen bayram harçlıklarını nasıl cebe indirdiklerini anlatır. Ardından da gelir, genç sunucuyla yaşlı (bilir)kişinin karşılıklı yazıklanma faslı... Ne yazık ki yeni bayramlar artık böyle kutlanamamaktadır. "Modern"leşmemizin kaçınılmaz bir sonucu olarak, küçükler artık aile büyüklerine değil, tatile gitmektedir vb. Üstelik, bu hayıflanmayı dile getiren kişinin, siyasi anlamda tutucu olması da gerekli değildir. Yitip giden bir güzelliğe üzülme anlamında, "nerede o eski bayramlar" diye hayıflanan "İlerlemeci"lere, "Batılılaşmacı"lara, hatta "Tepeden İnme Modernleşmeci"lere bolca rastlanır. Sonuç itibarıyla, bayramların eskisi gibi kutlanmaması sebebiyle satışların düştüğüne inanan bir mendilci değilseniz eğer, hayıflanmanız içten bir özlem duygusuna dayanır, ikiyüzlü değildir.

Gelip görelim ki, o yitip giden değerler diye görülen şeylere daha farklı bir açıdan bakmak da mümkündür. Gene bayramlar örneği üzerinden yürüyelim! Eğer "küsmek" eyleminin barış içinde tartışma kültürü eksikliğinden kaynaklandığını, tartışmadaki haksız tarafın haksız olduğunu anladığı noktada karşı taraftan özür dileyip konuyu kapatmak yerine eski tavrında ısrar ederek "küsme" eylemini kışkırttığını düşünürseniz, "küslerin barışması"na çok ulvi bir anlam yüklemezsiniz. Hatta daha da ileri giderek, "küslerin barışması"nı kurumsallaştıran bir geleneği, sorunun özüne ilişkin köklü çözümleri engelleyen bir "pansuman tedbir" olarak yerebilirsiniz. Eğer haftanın beş günü okul üniforması olarak ceket-kravat giymek zorunda olan, bu zorunluluktan ancak tatillerde kurtulabilen bir genç iseniz, gene bir tatil günü olan bayramda size kot pantolon giymenin bir kez daha yasaklanması anlamına gelen "en güzel giysileri giyme" takıntısındaki iyi tarafı anlamakta güçlük çekebilirsiniz. Hele hele benim gibi, el öpme eyleminin bir saygı ifadesi değil de, feodal içerikli arkaik bir kişiye bağlılık mantığının göstergesi olduğunu düşünüyorsanız, size el öpme karşılığında verilecek mendillere ve paralara pek itibar etmeyebilirsiniz.

Aynı mantığı, gene bence, "nerede o spordaki eski amatör ruh" hayıflanması için yürütmek de mümkündür. Amatör ruhu öven bakış, tıpkı tüfeğin icat olmasından sonra mertliğin bozulmasında görüldüğü üzere, profesyonelliğin gelmesiyle sporun ruhsuzlaştığını iddia eder. Amatör ruhu övenlerin büyük çoğunluğuna göre, önüne geçilemez bir yeni zamanlar icadı olarak karşımıza çıkan profesyonelliğin yarattığı bu "ruhsuzlaşma" sporun kalitesini bozmamakta, hatta daha da ileri götürmektedir. Bu da doğaldır, çünkü oyunculara verilen parayla birlikte sporcunun spora ayırdığı zaman, dolayısıyla da yapılan sporun teknik kalitesi artar. Ancak artan teknik kalite, bir başka güzelliği, o saf rekabet duygusuyla yapılan amatör sporun getirdiği zevki ortadan kaldırdığı için, bir yandan da "yazık" olmaktadır.

Acaba gerçekten öyle mi? Efe'den Hüseyin Beşok'a, Melih'den İbrahim Kutluay'a, Erman'dan Hidayet Türkoğlu'na gözlemlenen kalite yükselişi, sadece oyunculara ödenen parayla mı doğru orantılı? Soruyu başka bir biçimde sorarsak, "amatör ruh"un karşısına çıkıp da, onu sadece teknik kalitede değil, "değerler sistemi"nde de altedebilecek bir "profesyonel ruh" yok mu?

Ben, profesyonelliğin bir kurumsallaşma getirmesi, kurumsallaşmayı empoze etmesi anlamında, çok ciddi bir ruhu olduğuna inanıyorum. Bu itibarla, bence profesyonel sporcu, yaptığı spor karşılığında para alan kişiyi değil, yaptığı sporu meslek olarak benimseyip, konuya / olaya bu bakış açısının getirdiği ciddiyetle yaklaşan kişiyi tanımlayan bir terimdir. Bu kişiler, yeteneğin sadece onda birinin doğa vergisi olduğunu, onda dokuzunun ise çalışmayla, üstelik sıkı ve disiplinli bir çalışmayla elde edildiğini bilirler. Bunu bilmiyorlarsa ya öğrenirler ya da "profesyonel ruh" onları spor camiası dışına atar. Üstelik, profesyonel ruh, sporcu için de bir garantidir. Profesyonel sistem içinde kulüp yöneticisi, teknik direktör vb. sorumlu makamdaki kişiler öyle kolay kolay, "ben bu adama kıl oldum" tavrıyla, yetenekli ama hafif kendilerine kafa tutan sporcuları takımdan kesemezler. Oyuncu sakatlandığı zaman kendi kaderine terk edilmez, ehil doktorların elinde incelikli bir tedavi görür. Kısacası, "Amatör ruh" "saf"lıksa, "profesyonel ruh" da "ciddiyet"tir, keyfilikten uzak durmaktır, bireylerin değil kurumların öne çıktığı bir sistemdir.

Olayı isterseniz bir de izleyici perspektifinden ele alalım. Bugün MJ'i hala sahalarda görebiliyor, onun 39 yaşında yaptığı o kıvrak hareketleri dudaklarımızı bükerek izleyebiliyorsak, bunu herşeyden önce o "profesyonel ruh"a borçluyuzdur. Eğer Kobe ve Shaq gibi iki süper egoyu aynı takımda yanyana oynar bulabiliyorsak, bunu bize sağlayan gene "profesyonel ruh"dur. Uzun lafın kısası, profesyonel ruh izleyiciye gerçekten en kaliteliyi, en iyiyi sunar ve bu sunumu geliştirmek, çeşitlendirmek için de her türlü çabayı gösterir.

Açıkça söylemek gerekirse, Spor ve Sergi Sarayı denince benim aklıma, içeri girmek için karda kışta saatlerce kuyruk bekledikten sonra, yoğun bir sigara dumanıyla sizi karşılayan emektar salonda, sadece cüsseleri iri diye "basketçi" olmuş / olabilmiş oyuncuların, on denemeden sadece birinde smaç vurabilmek için ta orta sahaya kadar gerildikleri ısınma sahneleri geliyor. O yüzden, "amatör ruh"u her gördüğümde hemen tütsü yakıp ruh kovma duası okumaya başlıyorum. Haftada bir arkadaşlarla zevk için oynadığım basket maçlarında da, mümkün olduğunca profesyonel bir ruh ortaya koymaya çalışıyorum.

Kalın sağlıcakla.

Not: "Gençliğimizin televizyon dizileri"ne duyulan özlem, özünde aynı olmakla birlikte, detaylarda biraz farklılaşan bir mesele; onu şimdilik bir kenara bırakıyorum.


Çırpınırdı Adriyatik...

15 Şubat 2001, Cuma

Son yazımdan bu yana Goodyear liginde altı karşılaşma daha yapıldı. Union Olimpia 34 puanla birinci sıradaki yerini korurken, onu 31'er puanla Cibona ve Krka izliyor. Son hafta maçında lider Olimpia'yı deviren 30 puanlı Pivovarna Laşko ise dördüncü sırada. Kalan son dört hafta maçları sonunda büyük bir sürpriz olmazsa, Final Four da bu takımlar arasında oynanacak. Bu tablodan da görüldüğü üzere, Sloven takımları Goodyear liginde pek başarılı; toplam dört takımlarından üçü Final Four'a katılacak gibi...

1992'de Olimpiyat, 1993'te de Avrupa ikincisi olup o yıllarda eski Yugoslav basketinden kalan bütün mirası eline toplamış gözüken Hırvatlar ise Euroleague'de olduğu gibi Goodyear liginde de, deyim yerindeyse nal toplamaktalar (bu deyimi kullandım diye şimdi benim de beygir durumlarına müdâhil olduğum düşünülmesin lütfen!)

Şimdi gelin bu ahval üzerine bir miktar ukalâlık yapıp sebep arayalım.

Cibona Zagreb: Hırvatistan'ın bağımsızlığını kazanmasından bu yana ulusal ligde şampiyonluğu elden bırakmayan; Avrupa'da da şu son 10 yıllık dönemde hiç Final Four kapısına dek gelemese de, her zaman için dişe dokunur bir rakip olarak görülen en başarılı Hırvat takımı... Okunsky'yi kadrolarına katarak, geçen sezon Prkaçin'in sakatlığında pota altını doldurma işlevini mükemmelen yerine getiren Skelin'i bu sene Krka'ya kaptırmanın yarattığı olumsuzluğu kapatmış, sezon başında da muhteşem bir çıkış yakalamışlardı doğrusu. Goodyear liginin açılış maçında Buduçnost'u, hem de Podgorica'da mağlup etmişler; sonrasında da katıldıkları Euroleague'e hazırlık turnuvasında ardı ardına Panatinaikos, Maccabi ve Kinder'i devirip, etraftakilere "ne oluyor yahu!?" dedirtmişlerdi. Sonra? Euroleague'de ilk iki galibiyetin ardından sekiz yenilgilik bir seri, Goodyear liginde de vasat bir performans... Eğer 20 Ocak'ta oynanan maçta son 1 dakika 43 saniyede 22-10'luk bir seri yakalayarak Pivovarna Laşko'yu ancak Balkanlar'da görülebilecek bir mucizeyle 1 sayı farkla yenmiş olmasalardı, Goodyear liginde bile Final Four'a kalamayabilirlerdi. Peki neden? Şu son birkaç ay içindeki olayları hatırlayalım bir, sonra sebep ararız; ya da belki aramaya gerek duymayız:

Sezon başında her mevkii tıkır tıkır işleyen takımda önce 5 numara sorunu ortaya çıkar. Oysa, Prkaçin ve Okunsky gibi Avrupa ölçülerinde vasatın üzerinde iki pivotun bulunduğu takıma, bir de, hem genç pivot adaylarını özel olarak eğitmesi, hem de gerektiğinde maçlara üçüncü pivot olarak çıkması için bir zamanların efsane ismi Stojko Vrankoviç de eklenmiştir.
(Vrankoviç'i hatırlamayanlara hatırlatma: 1996 yılı Final Four finali: D. Wilkins'li Panathinaikos, Barcelona'ya karşı... Maçın son saniyeleri; Panathinaikos 1 sayı önde ve hücum ediyor. İspanyollar sıkı savunmayla topu kapar ve bomboş bir fast-break'e kalkarlar. Oyunda o ana dek hiç bir ağırlığı olmayan yaşlı kurt Vrankoviç bunu görür -nasıl gördüğü de meçhul çünkü arkadaş 12-13 derece miyop olur- ve başlar depara. Topu bomboş bir turnikeyle potaya göndermekte olan İspanyol'a yetişir ve bitiş sireninden bir salise önce güzelce beynine verir. Son karede, -şu anda kim olduğunu tam olarak hatırlayamadığım ama Fernandez olduğunu sandığım- İspanyol oyuncunun suratındaki acılı ifadenin gerçek sebebinin kafaya yenen o muhteşem blok mu, yoksa Avrupa Şampiyonyuğu ünvanının böylesine destansı bir şekilde elden kaçması mı olduğu anlaşılamamaktadır.)

Sonra -bu satırların yazarının naçiz fikrine göre, her zaman için "yöneticilerin gülü" konumunda olan Prkaçin'in huysuzluğu ve çekemezliği yüzünden- önce Okunsky apar topar Buduçnost'a gönderilir, ardından da Vrankoviç sessiz sedasız kenara çekilir. Okunsky'nin yerini doldurmak için, o sıralar yeniden boşta gezmeye başlamış olan Dino Radja'ya teklif yapılır. Radja, paralarının geciktirilmeden ödenmesi ve Goodyear ligi maçlarından sadece istediğinde oynama koşullarıyla kulüple anlaşır ve büyük tantanayla "Drazen Petroviç" spor salonunda antremanlara çıkmaya başlar. İki hafta sonra da, kulüp yöneticilerinin neredeyse analarına söven demeçler vererek Zagreb'i terkeder. Hem Cibona, hem Radja birbirlerine karşı davalar açarlar. Yaklaşık iki yıl önce Aco Petroviç'in yerine büyük umutlarla takımın başına getirilen koç Neven Sipahija ise (kardeşim, adamın soyadının "Sipahi" olması benim beygir durumlarına karıştığım anlamına gelmez, neden anlamıyorsun!?) bu soruna müdahale edip, çözmeye pek fırsat bulamamaktadır. Çünkü kendisi o sırada hem Cibona'nın, hem de Hırvat milli takımının aslarından olan Josip Sesar'ın biletini kesmeye çalışmakla meşguldür. Ancak yöneticilerin bir diğer gülü olan Sesar bastırır ve bileti kesilen Sipahija olur. Yerine gelen Jasmin Repeşa, şu sıralar elde kalan malzemeyle kurtarılabilecek neyse onu kurtarmaya çalışıyor.

Split ve Zadar: Şu anda bir sponsorları bile bulunmayan bu iki geçmişi parlak kulübün öyküleri daha hazin. Aradaki "okazyonel" çıkışları saymazsak son 10 yıldır hiç bir numaraları yok. Gerçi iki sezon önce hem Radja'yı, hem de Komazec'i kadrosuna alan Zadar, iyi bir fırtına estirmişti. Ancak Zadar şehri sakinleri, bu iki oyuncunun kulüplerine katılmasıyla şehir suyu faturalarındaki anormal artış arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu anladıklarında durumdan pek hoşnut kalmadılar ve bir sonraki sezon takım aynı fırtınayı tabii ki yakalayamadı.

Geçen sezon da, elindeki gepegenç malzemenin başına Tofaş'ın kütürt diye açıkta bıraktığı Repeşa'yı ekleyip verimli bir bileşim yakalayan Split, bölünmüş Avrupa liginin FİBA'ya düşen kısmının güzelce tozunu atmıştı. Ama olağanüstü koşullar sona erer ermez evli evine gitti, Split'e de gene köylüler kaldı. Aslında bu sezon başında işlerin farklı yürüyebileceği ümidi hakimdi Split camiasına. Geçen sezonki göreceli başarı Split'li basketseverlere Jugoplastika günlerini hatırlatmış, maçlarda tribünler dolmaya başlamıştı. Bu sezon başında da, geçen yılki başarının en önemli unsuru olan Repeşa'nın takımda kalması için çaba sarfediliyordu (?!). Yöneticilerin sezon başındaki çabası o kadar verimli oldu ki, önce geçen senenin sponsoru Croatia Osiguranje firması, ardından Repeşa, ardından da takımın tartışmasız en iyi oyuncusu Nikola Vujçiç, Split'i bıraktılar (Vujçiç şimdi ASVEL'de 18.6 sayı, 8.2 ribaunt ortalamalarıyla oynuyor; Euroleague MVP sıralamasında da beşinci.) İşin ilginci, hem 5, hem de 4 numaraları mükemmelen oynayan Vujçiç'in aynı ölçüde yetenekli yedeği genç Poljak da bir süre sonra takımı terketti. Poljak, takımdaki üçüncü uzun olarak mükemmel iş görüyordu. Çok genç yaşına rağmen çok düzgün fundementalıyla her zaman yüksek yüzdeyle oynayan, takıma son derece yararlı bir oyuncuydu. (Antrparantez bir örnek: Geçen sene Cibona ile Split arasındaki Hırvat ligi final serisinin Split tarafından kazanılan yegâne ayağında Poljak, bench'den gelip % 100 isabetle 22 sayı atmıştı.) Gelip görelim ki, yöneticiler tarafından koç diye bulunup takımın başına getirilen şahsiyetler (bunlardan birkaç ay zarfında üçer-beşer gelip gittiği için adlarını aklımda tutamadım, artık kusura kalmayın), Vujçiç'in yokluğunda artık ciddi süreler almayı umut eden Poljak'ın yerine maçlarda, vasat bir taşra takımı oyuncusundan öte olmayan Grgureviç ve Ziziç'de ısrar edince, genç yeteneğimiz de bir yolunu bulup CSKA'nın yolunu tuttu. Bilmem, Split'in bu sene kaybettiği maçların çoğunda (ki oynadıkları maçların çoğunu kaybettiler) ribaunt ve pota altı sayısı kifâyetsizliği çekildiğini söylememe gerek var mı?

Hadi şunu da yazmadan geçmeyeyim: Takım her baş aşağı gittiğinde Jugoplastika efsanesini ısıtıp ısıtıp gündeme getiren ve "biz 10 sene önce Avrupa'nın tozunu atardık" mastürbasyonuna dalan Split'li yöneticiler, takımın kötü gidişine Ocak başında hemen bir çare buluverdiler: Evet, o parlak Jugoplastika günlerine geri dönülecekti! Nasıl mı? Çok basit! Tabii ki kadroya şimdilerde boşta gezen eski Jugoplastikalıları, Naumoski ve Radja'yı katarak. Neden gülüyorsunuz? Efes de bir kez daha Koraç Şampiyonu olmak istese, işe kadroya yeniden Volkan Aydın'ı, Tamer Oyguç'u, Ufuk Sarıca'yı alarak başlamaz mı sanki? O hain Naumoski, Hırvatlar'ınki yerine Ergin Ataman'ın çağrısına uymasaydı, Radja da "beni oynatmak istiyorsanız biraz para vermeniz gerekir" demeseydi, plan pekâlâ başarılı olurdu hani.

* * *

Goodyear ligi başlarken, konuyu nesnel, yani milliyetçiliğin kaba bakışı dışındaki bir açıdan inceleyen bir gözlemci, bu girişimin en çok Hırvat kulüplerinin işine yarayacağını düşünürdü. Öyle ya, sağlam bir altyapıya, oyuncu yelpazesine ve parlak bir basket palmaresine sahip olan bir ülkenin düşüş halindeki basketine yeniden ivme kazandıracak her şey bu organizasyonda var olabilirdi: Yeni sponsorlar, artan seyirci ilgisi ve en önemlisi güçlü rakiplerle yapılan ciddi bir mücadele. Böylelikle Hırvatlar, genç yeteneklerini daha uzun bir süre ellerinde tutabilir, eninde sonunda maddi sebeplerle İtalyanlara, İspanyollara ya da Yunanlılara kaptıracakları oyuncuları 25-26 yaşına kadar kendi kulüplerinde oynatabilirlerdi. Görülen o ki, bu sene bu sayılanların hiçbiri gerçekleşmeyecek. Neden?

1. Koç meselesi: Eski Yugoslavya'nın iyi kulüplerinin başındaki koçların hepsi Sırp asıllıydı. İç savaşla birlikte bu insanlar Hırvatistan'dan ayrıldılar. Şimdi Hırvat arenasında sadece üç tane "hakiki koç" (yani hem Hırvat asıllı, hem de basketten az buçuk çakan anlamında) var: Aco Petroviç, Neven Sipahija, Jasmin Repeşa... Bu koçlar, son dört yılda dolap beygiri gibi (yahu lafın gelişi öyle dedim, beygir durumlarıyla vallahi bir alâkam yok!) birbirlerinin yerine gelip gidiyorlar:

Petroviç, Cibona'nın başındayken Euroleague'deki başarısız sonuçlar nedeniyle görevden alındı. Bir süre sonra kötü gidişe bir dur demesi için milli takımın başına atandı. Son Avrupa Şampiyonası'ndaki 7'ncilik başarısızlık kabul edilince istifa etti.

Sipahija, kötü gidişe dur demek için Petroviç'in yerine Cibona'nın başına getirilmişti. Euroleague'deki başarısız sonuçlar nedeniyle görevden alındı. Bir süre sonra, kötü gidişe bir dur demesi için milli takımın başına atandı.

Repeşa, kötü gidişe dur demek için Sipahija'nın yerine Cibona'nın başına getirildi.

Ganyanı 1.05 lira verecek (başlatmayın beygir durumlarına be, teşbih de mi yapamayacağız!?) gelecek senaryosu ise şöyle: Zaten Sesar'ı milli takıma çağırmıyor diye eleştirilen Sipahija, gelecekteki ilk yenilgiden sonra ağır eleştiriler nedeniyle milli takımdaki görevinden ayrılarak, daha önce de koçluğunu yaptığı Zepter Slask'ı çalıştırmaya Polonya'ya gidecek. Milli takımdaki kötü gidişe bir dur demesi için yerine Repeşa çağrılacak. Bu arada, şu sıralarda Polonya'da Zepter Slask'ı çalıştırmakta olan Aco Petroviç kötü gidişe dur demesi için Cibona'nın başına çağrılacak.

Kıssadan hisse: "Koçumuz illâ Hırvat olsun" derseniz, kısır döngüye girebilirsiniz.

2. Yöneticiler meselesi: Bu bahsi sanırım Türk insanına uzun uzadıya anlatmak gibi bir gereksinim bulunmuyor. Anlamayanlar, Dawkins Baba'nın da buyurduğu üzere, anlamış olanlara danışsınlar.

Eh, gereksiz yere sakız gibi uzattığım lafı artık şöyle veciz bir biçimde bağlayayım:

Adriyatik denizindeki en uzun sahillere sahip ülke olan Hırvatistan, ilk aşamada Adriyatik ligi adı altında kurulmuş bir uluslararası spor organizasyonunda gitgide dibe batıyor.

NOT: Bu satırların kaleme alındığı sıralarda (12 Şubat sabah saatleri), Eski Yugoslavya'nın kanlı bir iç savaşa sürüklenip parçalanmasında en büyük sorumluluğu taşıyan birey olan Slobodan Miloşeviç'in insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı yargılanmasına Lahey'deki uluslararası ceza mahkemesi önünde başlandı. Ben Miloşeviç hakkındaki iki iddianâmeye de baktım, Yugoslav Basket Ekolü'nü neredeyse tahrip etmiş olmasına ilişkin bir suçlama göremedim. Başsavcı Carla Del Ponte'ye teessüf ederim.


GoodYear, Bad News

29 Aralık 2001, Cumartesi

En az benim kadar eskimiş olan bir önceki yazımdan da hatırlayacağınız üzere, Goodyear Ligi bir miktar tatsız başlamıştı. (Eğer hatırlayamadıysanız da üzülmeyin! Bu, sizin amneziye kapıldığınız anlamına gelmiyor. Sorun, "üç ayda bir yazı"dan daha iyi bir yüzde yakalayamayan bendenizde.)

Bu yazının yazıldığı esnada 12. hafta maçları tamamlanmış olan ligde, ilk baştaki havayı değiştirecek önemli bir değişiklik olmadı ne yazık ki. Maçlar ortalama 1.500 seyirciyle oynanıyor. Ortalamanın bu denli yüksek (?!) olmasındaki en önemli etken ise her maçta 6 bin kişilik salonu tıklım tıklım dolduran Tuzlalı basketbolseverler. Oysa, takımları Sloboda DITA 7 galibiyet ve 5 yenilgiyle, vasat bir grafik çiziyor. Ligin en başarılı oyuncusu, bir aralar Galatasaray forması da terletmiş olan Cibona'lı Mamic. Lig lideri ise henüz yenilgisi olmayan Union Olimpia. Onu, iki mağlubiyetle Cibona takip ediyor.

Ligin kurucuları ve sponsorları, geçenlerde yaptıkları bir toplantıda 1.500 seyircilik bir ortalamanın ligin devamı için yeterli olduğu sonucuna vardılar. Ancak kritik eşiğe çok yakın olan bu ortalamanın yükseltilmesi için derhal harekete geçilmesi gerektiği noktasında da uzlaşmaya vardılar. Bu çerçevede, önümüzdeki sezondan itibaren büyük olasılıkla (Türkçesi: eğer yapay siyasi engeller çıkarılmazsa), Sırbistan kulüpleri de ligdeki yerlerini alacaklar. Öte yandan, Hırvat görsel medyasında Goodyear Ligi maçlarına uygulanan ambargonun kaldırılması yolunda da önemli bir adım atıldı. 2002 başından itibaren bir özel Hırvat kanalı maçları naklen yayınlamaya başlayacak.

Tam bu alınan kararlar ışığında Goodyear Ligi'nin geleceği hakkında iyimser bir hava oluşmaktayda ki, Sarajevo'dan kötü haber yetişti: Dostlarının "Kende" ("kence" okunur, yani bildiğiniz "kanca"; o da olmadıysa "hook"u deneyin) lakabıyla çağırdığı Mirza Delibašic ölmüştü.

Efsaneyi hatırlayalım

Mirza Delibašic, Yugoslav Basket Ekolü'nün en parlak ürünlerinden birisiydi. Baskete 1968 yılında, doğum yeri olan Tuzla'nın Sloboda DITA takımı saflarında başladı. Dört yıl sonra, daha 18 yaşındayken, erken bir transferle Sarajevo Bosna saflarına geçti. Bu takımda 700'den fazla maça çıktı, 14 binden fazla sayı attı. Bosna formasıyla iki kez Yugoslavya şampiyonluğunu yaşadı (ki o dönemlerdeki Yugoslavya liginin günümüz Euroleague'inden daha çetin olduğu rivayet edilir.) "Avrupa Ligi mi daha güçlü yoksa Yugoslavya Ligi" mi tartışmalarının altında kalmamak için, 1979'da Grenoble'da İtalyan Emerson'u yenen takımı Bosna'yla Avrupa Şampiyonu ünvanını da elde etti. Yugoslavya milli formasıyla, bir milli sporcunun erişebileceği en büyük başarıları tattı: Olimpiyat oyunlarında altın madalya, Dünya şampiyonluğu ve Avrupa şampiyonluğu. 1980 Moskova Olimpiyatları'nda Yugoslav basketbol takımı, yarı finalde Brezilya'yı Kende'nin son saniyede attığı iki serbest atışla eledi. Ev sahibi Sovyetler'e karşı çıktıkları ve yine son saniyede kazandıkları final maçının kahramanlarından birisi gene Delibašic'di. Bu parlak performansı ona 1980 yılında "Yugoslavya'da Yılın Sporcusu" ünvanını getirdi (o dönemde Yugoslavya'nın atletizmden sutopuna, hentboldan yüzmeye, futboldan tenise, kış sporlarından voleybola dek uzanan geniş bir yelpazedeki çeşitli spor dallarında dünya çapında başarılı sporcular yetiştirdiğini unutmayalım lütfen). O yıl Bosna-Hersek'de doğan erkek çocukların önemli bir kısmına Mirza adı kondu.

Kende'nin basketboldeki en parlak yılları olan 70'lerin ikinci, 80'lerin ilk yarısı ülkesi Bosna-Hersek için de altın çağdı. Nobel ödüllü Ivo Andric'den sonra en başarılı Bosnalı yazar olarak kabul edilen Meša Selimovic, "Derviş ve Ölüm"ü o yıllarda yayınlamıştı (by the way, bu mükemmel romanın güzel bir Türkçe çevirisini Can Yayınları'nda bulabilirsiniz.) Yugoslav rock'ının öncülerinden Indexi'nin konserleri binlerce kişinin katıldığı mükemmel şovlara dönüşüyordu. Milliyetçilik akımlarının Bosna'nın geleceğini tehdit ettiğini söyleyen cılız seslere herkes gülüp geçiyordu. Delibašic de, basket kariyerini Real Madrid formasıyla tamamladıktan sonra, iç savaş çıkabileceği şüphelerine aldırmadan, çok sevdiği ülkesine, şehrine, Sarajevo'ya geri döndü. Oysa, rahatlıkla İspanya'da kalabilir, kendisine sunulan dolce vita'yı sürdürebilirdi.

İç savaşın Bosna-Hersek'i kasıp kavurduğu yıllarda, birbirinin gırtlağına sarılmış durumdaki Sırpların, Hırvatların ve Boşnakların ortaklaşa saygı duydukları ender bir iki kişi içinde Mirza Delibašic ismi en başta yer almaktaydı. Ancak O, o güzelim ülkesinin böylesine barbarca iğdiş edilmesine tepkisiz kalamadı. Çaresizlik içinde kendisini evine kapattı ve yanında tek arkadaş olarak sadece Johnny Walker'ın kalmasına izin verdi. Bosna-Hersek'in asıl gücünü çokulusluluktan aldığına inanan her gerçek Bosna'lı gibi O da, aslında iç savaşın patlak verdiği anda ölmüştü. Sadece, gömülme sırasının kendisine gelmesini bekliyordu. Mezarcının çağrısı eline, Aralık 2001 başında geçti…

Nazım Hikmet Ran, çok uzun yıllar önce Kemal Ahmet için aşağıdaki ağıtı kaleme almıştı. Kende'nin öyküsünü bilseydi, sanırım daha farklı bir şey yazmazdı:

"...
Fakat ne yazık ki, o,
namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp,
karanlık acıların camını kırıp
güneşi dolu dizgin gözlerine dolduramadı!
Gün geldi, ağrıdan ayakta duramadı.
Ve işte o zaman
çocuğunu boğan
aç bir ana gibi,
bir çözülmez çemberin kıvranarak içinde,
boğdu kendi elleriyle yüreğini
bir rakı kadehinde.
..."

NOT: Bu yazının Mirza Delibašic'e ilişkin bölümünde, Mile Stojic'in 15 Ocak 2001 tarihli Feral Tribune dergisinde yayınlanan "Himna na ruševinama" başlıklı yazısından önemli ölçüde yararlanılmıştır./O.E.


Adriyatik Ligi başlamadan bitti, hepinize "iyi yıllar"!

19 Ekim 2001, Cuma

Ben, "spora siyaset karışmaz" diyenlerden değilim. Aranızda kendisini bu düşüncede görenler varsa, onlara da tavsiyem, bu yazının devamını okumamaları. Aksi halde şiddetli bir hayal kırıklığına uğrama riskiyle karşı karşıyalar!

Evet, bir önceki yazımda coşkuyla bahsettiğim Adriyatik Ligi sonunda başladı ama "Goodyear Ligi" adı altında... Ben ne kadar basiretsiz bir adammışım ki, kuruluşunu neredeyse davul-zurnayla karşıladığım organizasyonun adını bile doğru dürüst bilmiyorum, değil mi?
Yok dostlar, işin aslı öyle değil! Sorun benden değil, bizzat organizatörlerden kaynaklanmakta. Buyrun, öyküyü okuyun; ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

***

2000 yılı sonlarında, Cibona Zagreb'in ve Union Olimpia'nın önde gelen simâları, zaten birkaç yıldır dost sohbetlerinde konuşulagelen, eski Yugoslavya'dan kopmuş devletlerin önde gelen basketbol kulüplerini biraraya getirecek bölgesel ligi hayata geçirmek için kolları sıvadılar. Sıvar sıvamaz da, sürpriz olmayan bir tepkiyle karşılaştılar.

Kustukları kinle 90'ların başında eski Yugoslavya'yı iç savaşa sürükleyen milliyetçi güçler, her normal insanın gözüne yüzbinlerce sönmüş hayat ve her tarafı harâbeye dönmüş bir coğrafya şeklinde gözüken eserlerinden öylesine gururluydular ki, itinâyla dört bir yana saçtıkları parçaların basketbol sahasında dahi olsa biraraya gelmesi ihtimâli belirir belirmez çılgına döndüler.

Bildiğiniz klasik kampanya başladı. Ligi kurmaya teşebbüs edenler, herşeyden önce, tabii ki vatan hainiydi. Kısa bir süre sonra, bu girişimcilerin gizli planları da keşfediliverdi. Evet, "basketbol için birşeyler yapıyoruz" kisvesi altında bu adamlar, aslında dağılmış olan Yugoslavya'yı tekrar kurmaya ve bağımsızlığını güç belâ kazanmış Hırvatistan, Slovenya gibi devletleri yıkmaya çalışıyorlardı.

Özellikle Hırvatistan'da inanılmaz boyutlar kazanan bu kampanya, ligin kurucularını, neredeyse faaliyetlerini yeraltına çekme derecesinde tedirgin etti. Partizan ve Kızıl Yıldız gibi önde gelen Sırbistan kulüplerini lige davet edecek mektuplar zarflara birkaç kez girip çıktı ve sonuçta postaya verilmedi.

Üstelik, kampanyadan tedirgin olanlar sadece kurucular değildi. Split ve Zadar gibi, eski güçlerini ve günlerini mumla arayan kulüpler, kendilerine güçlü rakiplerle sıkça karşılaşma fırsatı verecek, yeni oyuncular yetiştirip yeni sponsorlar bulma kapısı açacak altın fırsat değerindeki bu girişime katılma konusunda çok uzun bir tereddüt devresi geçirdiler.

Zorluklar öyle ardı ardına geliyordu ki, ligin kurulduğu ve maçların Ekim'de başlayacağı ilân edildiği sıralarda dahi (Haziran ayı sonları), çok az kişi bu işin kazâsız belâsız tamama erdirilebileceğine inanıyordu.

Önce, ulusal federasyonlardan destek bulma esnasında sorunlar çıktı. Plana göre, bölgesel lige katılacak kulüpler, kendi ulusal liglerinde ve Avrupa liginde/kupalarında da oynamaya devam deceklerdi. Böylesi bir tempoyu zorlanmadan kaldırabilmeleri için, bu kulüplerin ulusal liglerdeki mücadeleye sadece playoff aşamasında doğrudan katılmaları önerilmekteydi. Eski Yugoslavya'nın parçalanmasının ertesinde kendilerini birden bire birinci lig takımı olarak bulan bir zamanların amatör küme müdavimi küçük Sloven ve Hırvat kulüpleri, büyüklerden her maçta 40-50 sayı fark yemekten zaten bıkmış olduları için bu işe ses çıkarmadılar. Boşnağıyla, Sırbıyla, Hırvatıyla tüm Bosnalıların da aynı sportif mantığa uyması beklenmekteydi. Gelin görün ki, Partizan ve Kızıl Yıldız'ın lige davet edilmemesine bozulan Bosna Sırpları'nın kulüpleri, işe su katmaya kalkıştılar.

Bunun üstesinden spor diplomasisi aracılığıyla güç belâ gelinmesinin hemen ertesinde yeni bir sorun belirdi. Günümüz Yugoslavyası'ndan lige, hem de "kurucu ekip" sıfatıyla davet edilen tek kulüp olan Karadağ'lı Buduçnost, az kalsın bu daveti geri çevirmek zorunda kalıyordu. Yugoslavya Basketbol Federasyonu, Buduçnost'un bölgesel lige katılmasını yasaklamadı ama ulusal ligde de tam sezon oynamasını şart koştu. Buduçnost, her iki ligde de aynı kadroyla oynayacağı garantisini son anda verebildi.

Tam "herşey halloldu" deniyordu ki, bu sefer ligin en önemli destekçilerinden Union Olimpia'nın sponsoru mâli krize girdi. Bölgesel ligin para işlerini Slovenya'dan yürüten Radovan Lorbek, yine son dakikada Goodyear'ın sponsorluğunu sağlayamamış olsaydı, işler gene yatacaktı (gördüğünüz üzere, safe sex için dizayn edilmiş olmayan lâstikler de bazı hallerde hayat kurtarabiliyor!)

Goodyear'ın projeye duhûlü, organizatörleri sadece mâli açıdan değil, kurdukları lige kimseleri rahatsız etmeyecek bir isim bulma açısından da rahatlattı. Adamlar, fincancının milliyetçi katırlarının pek kolay ürken cinsten olduğunu bildikleri için, zaten işin başından beri Eski Yugoslavya'nın Y'sini bile telaffuz etmeye cesaret edememişlerdi. Sonuçta bula bula, Adriyatik Ligi gibisinden ipe sapa gelmez bir isim bulmuşlardı organizasyonlarına. Dolayısıyla, yaptıkları her basın toplantısında istisnâsız karşılaştıkları "madem bu Adriyatik Ligi, öyleyse nerede İtalyan ve Yunan kulüpleri" sorusuna mantıklı bir yanıt bulmak için sekizer takla atıyorlardı (gariptir -!?- hiç kimse "nerede Arnavut kulüpleri" diye sormadı).

Eh, Goodyear ortaya çıkıp kesenin ağzını açınca, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana pek az kişinin açıkça karşı çıkmaya cesaret ettiği "parayı veren düdüğü çalar" kuralı gereğince, ligin isim babası oluverdi.

***

Sonuçta, Hırvatistan'dan dört (Cibona Zagreb, Split KK, Zadar KK, Triglav Osiguranje), Slovenya'dan dört (Union Olimpia, Pivovarna Laşko, Geoplin Slovan, Krka Telekom) Bosna-Hersek'den üç (Bosna Sarajevo, Şiroki Brijeg, Sloboda Dita) ve Karadağ'dan bir (Buduçnost) takımın katıldığı Goodyear Ligi, 29 Eylül'de oynanan maçlarla başladı.

Şimdi gelelim bu başlangıçtan damakta kalan acı-tatlı noktalara:

İlk haftanın en önemli maçı olan Buduçnost-Cibona karşılaşmasını, tıklım tıklım tribünler eşliğinde, Euroleague'in ve ULEB'in önde gelen simâları Eduardo Portela ve Jordi Bertomeu da izledi. (Merak edenler için söyleyeyim, Cibona sezonun bu ilk resmi maçında, deplasmanda Buduçnost'tu son saniyede 81-78 yenerek, bir hafta sonraki özel turnuvada arka arkaya Panatinaikos, Kinder ve Maccabi'yi devirerek göstereceği müthiş çıkışın ilk sinyallerini verdi.)

Ancak, bu gösterişli maça rağmen yeni ligin ilk haftası oldukça sönüktü; çünkü, oynanması gereken altı maçtan üçü değişik gerekçelerle ertelendi. En "ilginç" erteleme sebebi de, iki Bosna-Hersek takımı (Bosna ve Sloboda) arasındaki maç için gösterilendi. Beyefendiler maçı, sıkı durun, "spor salonunun programı çok dolu olduğu için", üç gün sonraya erteleme durumunda kaldılar.
Öte yandan, Hırvat devlet televizyonu da maçların yayın haklarını satın alma konusunda hiç bir girişimde bulunmadı. Eğer bir özel kanal kapitalizmin yasalarına uygun tavırların milliyetçi saplantılardan daha fazla para getirdiğini kavrayamasaydı, Hırvat basketbolseverler maçları izlemek üzere Slovenya ya da Bosna-Hersek sınırına yakın oturan tanıdıklarına misafirliğe gitme durumunda kalacaklardı!

***

Goodyear Ligi, Yugoslav Basket Ekolü'nü eski muhteşem günlerine taşıyacak ivmeyi yaratacak mı, yaratamayacak mı, bunu hep birlikte zaman içinde göreceğiz. Başlangıçtaki bütün pürüzlere, sorunlara rağmen iyimser olunmasını sağlayacak unsurlar hiç de az değil. Bunlardan başlıcası, sonuçta hayata geçirilen bu projenin, kendisini milliyetçiliğin at gözlüğünden kurtarmış gerçek basketbolseverler arasında yarattığı heyecan… Yugoslavya'nın Yugoslavya olduğu günlerde altı yıl boyunca Split formasını ıslatıp bu altı yılın son üçünde arka arkaya Avrupa Şampiyonluğu kupasını havaya kaldırmış Karadağ'lı Zoran Sretenoviç, şimdilerde koçluğunu yaptığı Buduçnost'un başında eski takımına karşı ilk maçına çıkarken verdiği demeçte, 10 yıl süren bu ayrılığı bakın nasıl özetliyor:
"Heyecanımı oyuncularımdan nasıl saklayacağımı bilemiyorum. Split formasıyla geçirdiğim o altı yıl, basketbol kariyerimin en parlak günleriydi…"


Adriyatik Ligi

Belki damdan düşer gibi bir giriş olacak ama peşin peşin uyarmakta yarar var: Bu sütun, bir hastalığın ürünü. Şimdi, belki de son derece haklı olarak, "bu siteye girip çıkanların hangisi hasta değil ki, sen kendini böyle farklılaştırmaya çalışıyorsun" diye sual edeceksiniz.
İzin verin açıklayayım: Benim, basketbol yanında, arada basketbolla da içiçe geçen bir hastalığım daha var. Bu hastalığa Balkanlar coğrafyasında "yugonostalji" adı verilmekte. Hastalığın en bilinen sendromu, pek yakında parçalanışının onuncu sene-i devriyesini idrak edeceğimiz eski Yugoslavya'dan her söz edildiğinde derin derin iç geçirmek.
Yugonostalji'nin ileri düzeyde gözlendiği hastalara da "yugozombi" deniyor. Yugozombiler için eski Yugoslavya bir kayıp cennet, yeniden yaratılması gereken bir "altın çağ."
Gelip görelim ki, yugonostaljiye, işi yugozombilik derecesine çıkarmadan, "göreli" biçimde yakalanmak da mümkün. Bu kronikleşmemiş vak'alarda, eski Yugoslavya'ya ilişkin özlem öyle genel biçimde değil, sadece belli alanlara özgü olarak ortaya çıkıyor. Örnek verelim: Kulağınıza "Yugoslav Basket Ekolü" diye fısıldıyorlar, sizin kalbiniz birden güm güm atmaya başlıyor; göz pınarlarında biriken bir-iki damla yaş da cabası...

***

Aranızda kesinlikle, doğum tarihi handikapı itibarıyla o döneme yetişememişleriniz vardır, diye düşünüp, Yugoslav Basket Ekolünün (bundan böyle YBE mi desek?) son on yılına ilişkin birkaç hatırlatmada bulunayım. (Ukalalık etme fırsatlarını yakalayıp da boşa harcamaktan hiç hazzetmediğimden, hemen belirteyim, bu "hatırlatma"yı öyle kitap, ansiklopedi falan karıştırmadan, tamamen şu alzhaymer artığı hafızama güvenip yapıyorum, günahı da sevabı da boynuma!)

***

80'lerin hemen başı; Yugoslavya, ev sahibi sıfatıyla hakem desteğini de ardına almış, Sovyetler Birliği'ni olimpiyat finallerinde, Moskova'da evire çevire yener. (Gerçi ABD o olimpiyatları boykot etmiş ama olsun, o vakitler "sahte amatörlük" kuralı hala geçerli olduğu için, henüz Dream Team'ler ortada yok.)
Gelelim 80'lerin ortasına. Sahnede Cibona Zagreb. Drazen Petrovic'in, sürekli açık tuttuğu ağzından dışarı saldığı dilini göstere göstere attığı üçlükler, dostu düşmanı zıvanadan çıkarır. Bu satırların yazarı kabilinden, Sabonis'in yirmili yaşlarının ilk yarısında oynadığı basketi pek beğenenler ve bu itibarla Cibona'ya karşı Zalgiris'i tutanlar, Petrovic'in dilinin zavallının musdarip olduğu solunum yolları bozukluğu nedeniyle dışarda durduğunu bilmezler ve adama habire "ulan bu piç bizimle alay mı ediyor" diye küfrederler. Ama üçlükler (arada şimdiki Hırvat Milli Takımı koçu, ağabey Aco Petrovic'inkileri de unutmayalım) birer birer çemberden süzüldükçe, gizli gizli bir hayranlık duymadan da edemezler.
Tam Petrovic NBA'ye doğru yollanır, Cibona efsanesi de sönerken, ortaya çıkar Jugoplastika Split... 1989-1991 arası Avrupa Şampiyonluğu'nu kimseye bırakmayan kadrodan hemen akılda kalanlar: Kukoc, Radja, Skelin. Efes'e gelip, o altı kişilik takımı o zamanlarki adıyla Avrupa Kupa Galipleri Kupası finaline taşıyan baş kahraman olmasından bir sezon önce Petar Naumoski, Jugoplastika'da kendisine ancak 12'nci adam olarak yer bulabilmektedir. Nitekim, 1992 Barcelona Olimpiyat Oyunları finalinde bir ara bir sayı öne geçip M. Jackson'lu, Magic Johnson'lu, C. Barkley'li, Larry Bird'lü, Malone'lu, Amiral'li "Dream Team-The Original"a tek "hakiki mola"yı aldıran Hırvatistan milli takımının iskeleti, işte o dağılmış Jugoplastika'dandır.

***

Pekala, Yugoslavya dağıldı da, YBE'nin sonuna mı gelindi?
İşin açıkçası, hem evet, hem hayır.
Bugün, eski Yugoslavya coğrafyasındaki basketbol içler acısı halde gözüküyorsa, bunun tek nedeni, değerlendirme esnasında kaçınılmaz olarak atıf ve kıyaslama yapılan geçmişin çok parlak olması. Ancak unutmayalım ki, kulüpler düzeyindeki bu göreli "başarısız performans", milli takımlar söz konusu olduğunda yerini hemen daha "başarılı bir tablo"ya bırakıyor.
Parçalanan Yugoslavya'dan artık bir yerine beş milli takım çıkıyor ve bunların dördü Avrupa şampiyonalarına abone. Üstelik, kulüpler aleminde de çok "tehlikesiz" olduklarını söyleyemeyiz. Partizan'ı, Union Olimpia'yı, Buducnost'u, Cibona'yı falan es geçiyorum, zaten adlarını duymayan kalmamıştır diye. Pekala, ULEB - FIBA kapışmasından doğan garabette kendisine Suproleague'de anca piyango kabilinden bir yer bulabilen Split Croatia Osiguranje'nin, parasızlıktan düşük profilli tutmak zorunda kaldığı gepegenç kadrosuyla, Panatinaikos, CSKA, Ülker, ASVEL gibi takımları kendi sahasında evire çevire yenerek dayandığı Final Four kapısından Efes tarafından güç bela döndürülmesini, sadece "Tofaş artığı Repeša" etkeniyle mi açıklayacağız?

***

Teslim edilmesi gerekli ki, Yugoslav basketinin geçmişini parlak yapan unsurlardan başlıcası olan altyapı ve know-how, bir önceki paragrafta verilen, listesi çok daha uzatılabilecek örneklerden de görüldüğü kadarıyla, yerli yerinde duruyor.
O geçmişi parlak yapan diğer unsur ise, eski Yugoslav liginde yaşanan kıyasıya rekabetti. Cibona'yla Zadar'ın Partizan ve Kızıl Yıldız'dan, Sarajevo Bosna'nın Ljubljana Olimpia'dan, Rabotnicki'nin Buducnost'tan ayrı liglerde oynadığını düşünmek, bundan 20 yıl önce bir basketbolsever için ancak "kabus" diye nitelendirilebilirdi. Bu kabus, 10 yıl önce gerçekliğe dönüştü. Yukarıda adları sayılan bu takımlar, kendi "ulusal" liglerine "hapsoldular!" Šibenik gibi adı pek duyulmamış takımlar, daha 16 yaşındayken tek başına lig şampiyonu yapacak Drazen Petrovic gibi yıldızlar da her iki sezonda bir ortaya çıkmadığı için, bu "ulusal ligler"in değişmez favorileri ve şampiyonları haline geldiler.
Sonuç: İki sezonluk sıkı bir takipten sonra, her izleyicide kaçınılmaz olarak ortaya çıkan "déjà vu" duygusu. Dolayısıyla, azalan ilgi; dolayısıyla, hacmi küçülen bütçeler; dolayısıyla, kaçan ya da hiç ortaya çıkmayan sponsorlar.

***

Önümüzdeki sezon ilk somut ürününü verecek olan bir girişim, bu kısır döngünün içinden çıkılması umudunun ışığını yakmış durumda. Eski Yugoslavya'dan kopan ülkelerin "güzide kulüp"leri, önümüzdeki sezon, kendi ulusal ligleri ve Avrupa Ligi yanında, Adriyatik Ligi olarak adlandırılan bir bölgesel ligde de oynayacaklar.
Pek yakın bir gelecekte (aman, kesin tarih vermeyelim ki, riko durumuna düşme tehlikesini -bkz. "yakışmaz" başlıklı yazı- savuşturalım), size bu çerçevdeki ilk yazım olarak, Adriyatik Ligi'nin kuruluş öyküsünü sunacağım. Daha uzak bir gelecekte de, elimden geldiği ölçüde, bu ligdeki gelişmeleri yazmaya gayret edeceğim.

ozanerozden@hotmail.com