off-the-
bench

Ozan ERÖZDEN

Sırplığın Onuru

Uluslararası Adalet Divanı'nın 26 Şubat'ta açıkladığı soykırım kararı hem uluslararası camiada, hem de Bosna-Hersek ve Sırbistan kamuoylarında halen yankılanıyor. Yürütülen tartışmalar kararın adil ya da hakkaniyete uygun olup olmadığı konusuyla sınırlı değil. Kararın içeriğinin ne olduğu ve dolayısıyla yaratacağı sonuçların ne olması gerektiği konusundaki farklı görüşler de, özellikle Bosna-Hersek ve Sırbistan kamuoyunda yürüyen tartışmanın odak noktasında.

Divan'ın, arkasında "ne şiş yansın, ne de kebap" mantığının yattığı çok açık olan söz konusu kararında tam olarak neye hükmettiğini bir çırpıda anlayabilmek gerçekten kolay değil. Bu güçlüğün bir sonucu olsa gerek, ülkemiz basın organları konuya ilişkin ilk haberlerini " Sırbistan aklandı " ile "Sırbistan soykırımdan suçlu bulundu" arası bir yelpazede farklı başlıklarla kamuoyuna sundular. Daha sonraki günlerde yayınlanan yorumlarda ise, kararın adalet duygusunu zedelediği, mağdurların beklentilerini karşılamadığı, hukuki olmaktan çok siyasi nitelikli bir karar olduğu noktaları ön plana çıkarıldı.

Bu yazının amacı kararın içeriğini tahlil etmek ve halihazırda mevcut yüzlerce yoruma bu çerçevede kalan bir yenisini katmak değil. Söz konusu karardan ve kararı alan organdan hareketle burada tartışmak istediğim asıl konu, bireysel sorumluluk ve kolektif sorumluluk kavramları. Daha açık bir ifadeyle, soykırım, insanlığa karşı suç, savaş suçu gibi insanlık vicdanında derin yaralar açan fiillerin sorumluluğunun bireyler tarafından mı, yoksa etnik gruplar ya da uluslar gibi soyut kolektiviteler tarafından mı taşınması gerektiği konusunu tartışmak istiyorum.

Konuya gitgide palazlanan bir hukuk dalı olan uluslararası ceza hukuku ilkeleri çerçevesinde yaklaştığımızda durum çok açık: cezai sorumluluk devletlerde ya da uluslarda değil, bireylerde. Yani, bu suçların işlenmesinden dolayı birileri cezalandırılacaksa, o birileri adı- sanı, yeri-yurdu belli, kanlı-canlı şahıslar olmalı; devlet ya da ulus gibi soyut varlıklar değil. Ne var ki, cezai sorumluluğun ötesine geçip, bu suçların işlenmiş olmasından doğan sonuçların giderimi (tazmini) sorumluluğunun kimde olduğunu konusuna gelince işler karışıyor. Anılan suçlar, nitelikleri gereği, birçok kişinin ortak bir kast ile belli bir örgütlülük içinde işledikleri suçlar. Srebrenitsa'da elleri bağlı yüzlerce sivili makinalısıyla öldürdüğünü itiraf eden Drajen Erdemoviç'i herhangi bir seri katilden ya da Foça'da savaş süresince onlarca Boşnak kadına tecavüz ettiği mahkeme kararıyla sabit olan Goyko Yankoviç'i herhangi bir cinsi sapıktan ayıran, işledikleri suçların planlı, programlı, örgütlü bir siyasetin eseri olması. Böyle planlı, örgütlü bir suç siyasetini yaşama geçirebilmek, uygulayabilmek için devlet kadar, ya da en azından ona yakın ölçüde güçlü bir örgütlenme gerekli. Kısacası, soykırım, insanlığa karşı suç ya da savaş suçu gibi fillerin işlendiği hallerin büyük çoğunluğunda fail aynı zamanda devlet yöneticisi ya da devletin memuru, askeri sıfatını da taşıyor. Bu durumda da, faillerin bireysel cezai sorumluluğu yanında uluslararası hukukun arkaik bir kavramı olan devlet sorumluluğu da devreye giriyor.

Devlet sorumluluğu öyle başa bela bir şey ki, "o caniler, sapıklar yönetimi hileyle, darbeyle ele geçirmişlerdi; zaten kendi vatandaşlarından suçlarına ortak olmak istemeyenlere de en az diğer ülke vatandaşlarına yaptıkları kadar zulümde bulundular" demek suretiyle ortadan kaldırılamıyor. Diyelim, demokratik, insan haklarını koruyan bir rejimi savunuyorsunuz. Vatandaşı olduğunuz devletin başında da bir cani diktatör ve işbirlikçileri var. Siz baskılardan yılmadan, işkencelere, cinayetlere aldırmadan mücadelenizi veriyor, bin bir çile pahasına o diktatörü deviriyorsunuz. Tam rahat bir soluk alıp, bir önceki rejimin silindir gibi üzerinden geçtiği ülkenizi yeniden inşa etmeye ve sağlam bir demokratik rejim kurmaya başlayacaksınız ki, komşunuz kapıya dayanıyor. Diyor ki: "O cani işbaşındayken topunuz el ele verip bana saldırmıştınız. Sizi mahkemeye verdim, gününüzü göstereceğim!" Siz, "Komşu, etme, eyleme! Benim adıma benim iradem dışında işlenen suçlardan dolayı özür dilerim. Ama, biz zaten o diktatörü ve yardakçılarını mahkemeye verdik. Bana yaptıklarından öte, asıl sana yaptıkları için hesap verecek. Sen gel, bizi topluca sorumlu tuttuğun bu davadan vazgeç. Ak koyun, kara koyun öteki davada belli olacak." deseniz de nafile. Eğer komşunuz inatçıysa dönmez davasından ve devlet sorumluluğu kavramına dayanarak sizi cümleten, yani bir önceki rejimin destekçisiymişsiniz, muhalifiymişsiniz diye ayırmadan "cani, soykırımcı" diye damgalatıp rezil eder dünya aleme.

Bosna-Hersek Soykırım Sözleşmesi'ni ihlal ettiği iddiasıyla, devlet sorumluluğu çerçevesinde Federal Yugoslavya Cumhuriyeti'ne karşı Uluslararası Adalet Divanı'na başvurduğunda tarih 20 Mart 1993'dü. O tarihte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi henüz 827 sayılı kararını almamış, bireysel cezai sorumluluk esasına göre yargılama yapacak olan Uluslararası Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi'ni (YUCM) faaliyete geçirmemişti. Zaten, 2. Dünya Savaşı sonrasında Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde gösterişli şekilde sahneye çıktıktan sonra Soğuk Savaş süresince tamamen unutulan, uluslararası ceza hukuku ihlallerinden doğrudan bireylerin sorumlu tutulması kavramı, o sıralar yeni yeni hatırlanmaya başlamıştı. Halepçe katliamını gerçekleştiren Saddam "sayesinde"... 2002 yılında faaliyete geçerek, kavramı geri dönülmez biçimde evrensel hukuka yerleştiren Daimi Uluslararası Ceza Mahkemesi, bir kaç uluslararası sivil toplum kuruluşunun desteklediği bir avuç entelektüelin fantazisi olmaktan öteye gidemiyordu o tarihte.

Başvuru ile karar arasında geçen yaklaşık on dört yıllık sürede pek çok şey değişti. İlk kurulduğunda bir çok yorumcu tarafından, Eski Yugoslavya topraklarında sürüp giden insanlık suçları karşısında kılını kıpırdatmayan Batı'nın "dostlar alışverişte görsün" içeriğinde bir göz boyama manevrası olarak değerlendirilen YUCM rüştünü ispatlayıp, Balkan kasapları için gerçek bir kabus haline dönüştü. Kısa bir bilanço: YUCM Savcılığı tarafından hakkında iddianame düzenlenen 161 sanıktan altısı haricinde hepsi yakalandı. Bunların 94'ünün yargılanması tamamlandı. Halen sürmekte olan ya da yakında başlayacak yargılamaların da 2010 yılı itibarıyla bitirilmesi planlanıyor. Ömür boyu hapis de dahil olmak üzere değişik cezalara çarptırılan hükümlülerin ve halen yargılanmakta olan sanıkların büyük çoğunluğu eski devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, genelkurmay başkanları, ordu komutanları, polis şefleri gibi "yüksek profilli" şahsiyetler.

Miloşeviç davasının dört yılı aşkın sürede bitirilemeyip, sanığın ölümü nedeniyle karara bağlanamadan düşmesi; Karaciç ve Mladiç gibi "ünlü" sanıkların halen yakalanamamış olması gibi sansasyonel niteliği baskın olgular sebebiyle genellikle küçümsense de, YUCM'nin faaliyetlerinin insanlığa ve doğal olarak Eski Yugoslavya topraklarında yaşayan halklara kazandırdıkları saymakla bitecek gibi değil. Ben burada sadece iki tanesine değinmek istiyorum:

1-) On yılı aşkın sürede yürütülen elli kadar davada toplanan belgeler ve tanık ifadeleri sayesinde, 1991'de Eski Yugoslavya topraklarında başlayan çatışmanın her aşaması hakkında zengin içerikli ve yansız bir bilgi dağarcığı oluştu. Bu belgeler, tutanaklar ilgilenen herkesin kullanımına açık. Yani, gelecekte 1990 – 2000 arasında Eski Yugoslavya topraklarında olmamış bazı şeyleri olmuş, olmuş bazı şeyleri de olmamış gibi göstermeye kalkacak bazı "tarih cambazları"nın çanına şimdiden ot tıkanmış durumda. Aynı bağlamda, Eski Yugoslavya topraklarında kurulan bütün milliyetçi rejimlerin kendilerine destek sağlamak için şimdiye dek devlet propaganda araçlarıyla yaygınlaştırmaya çalıştıkları bir çok yalan da ortaya çıkarıldı. Böylelikle, bu yalanların gelecek kuşaklar tarafından sanki gerçekmiş gibi tekrarlanmasının ve gelecekte yeni çatışmalara bahane olarak sunulmasının önüne geçildi.

YUCM sayesinde artık asla inkar edilemeyecek tarihi gerçekler olarak kayda geçen olgulara birkaç örnek: Srebrenitsa'da zerel Boşnak halka karşı soykırım yapıldı; sistematik tecavüz Bosna'lı milliyetçi Sırplar tarafından bir silah olarak kullanıldı; Bosna'lı ve Hırvatistan'lı milliyetçi Sırplar, Miloşeviç'in sağladığı destekle, Sırp olmayanlara karşı etnik temizlik yaptı; Hırvatistan'daki milliyetçi rejim Bosna-Hersek'ten toprak kapmak için ordusuyla Bosna'da operasyonlar düzenledi, Boşnak ve Sırp sivillere yönelik katliamları destekledi; Hırvat ordusu ülkemizi savunuyoruz kisvesi altında binlerce Hırvatistan'lı Sırp sivili öldürdü; Boşnak ordusu Orta Bosna'da Hırvat köylerini yaktı, sivilleri öldürdü; Sırp ordusu ve polisi Kosova'da sivilleri öldürdü, köyleri yaktı; Arnavut çeteler Kosova'da Arnavut olmayan sivillere, özellikle de Sırplara karşı katliamlar düzenledi.

2-) YUCM'nin bireysel ceza sorumluluğu esasına göre yaptığı yargılamalar ulusları, etnik grupları bütün halde suçlu ya da mağdur olarak gören, gösteren toptancı mantığın altını oydu. Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere, Yugoslavya'nın parçalanmasından sonraki kanlı sürecin canilerinin ve mağdurlarının kim olduğunu etnik kimliklere bakarak saptamak mümkün değil. Boşnakların ya da Arnavutların Hırvatlara ya da Sırplara nazaran daha ağırlıklı zulüm görmüş olması etnik kimliğini Boşnak ya da Arnavut olarak tanımlayan herkesi sütten çıkmış ak kaşık yapmıyor. Tıpkı, failler arasında Sırpların çoğunlukta olmasının etnik kimliği Sırp olan herkesi otomatik olarak cani ya da tecavüzcü yapmadığı gibi... YUCM'nin yürüttüğü yargılamalar, verdiği hükümler her şeyden önce bu gerçeği inkar edilemez biçimde ortaya çıkardı. Bunun yanında, işledikleri canavarca suçları mazur göstermek için mensup oldukları ulusun üstün çıkarlarına hizmet ettiklerini iddia ederek tüm ulusu suç ortağı haline getirmeye çalışan canilerin de iplikleri pazara çıkmış oldu. Bu sayede, etnik ya da ulusal kimlikleri ikinci plana çekip ortak demokratik ilkeler çerçevesinde karşılıklı uzlaşma ve hoşgörüyü savunanların işleri geçmişe nazaran biraz daha kolay.

1993 ile 2007 arasında Sırbistan'da da bir çok şey değişti. 1989 yılından beri ülkeyi bir yandan demir yumruk politikası, bir yandan da mafyavari devlet içi çeteler marifetiyle acımasız bir baskı altında yöneten Miloşeviç ve tayfası 2000 yılının Ekim'inde devrildi. Miloşeviç, Yugoslav halklarının üzerine Sırp milliyetçilerini salan cani olarak biliniyordu. Öyleydi de... Ama cinayetlerine Yugoslavya'nın parçalanma sürecinin başlamasından bir kaç ay önce, Mart 1991'de, Belgrad'da düzenlenen kitlesel gösterilerle kendisini istifaya çağıran Sırp demokratlarının üzerine tankları yürüterek, yani Sırp kanı dökerek başlamıştı. O gösterilerde en ön safta yer alan Demokratik Parti (DS) lideri Zoran Cinciç 2001 başında yapılan seçimleri kazanarak Sırbistan başbakanı oldu. Cinciç'in aynı yılın haziranında Miloşeviç'i yargılanmak üzere YUCM'ye göndermesi ilk anda bir kişisel iç siyaset hesaplaşması olarak algılandı. Fakat, bunun sadece bir başlangıç olduğu, yeni Sırp hükümetinin konusunun üzerine gitmeye devam edeceği anlaşılır anlaşılmaz, Miloşeviç'in yarattığı devlet içi çeteler Cinciç'i öldürdü.

Cinciç cinayeti demokratikleşme hamlesinin başarısının Sırp ulusu adına işlenen suçlarla yüzleşmekten geçtiğinin bilincinde olan Sırp demokratlarını yıldırmadı. Devlet içinde bir süre daha çöreklenebilen Miloşeviç yardakçılarının ve Miloşeviç'in mirası ekonomik yıkıntının yarattığı toplumsal hoşnutsuzluğu sömürerek oy toplayan aşırı milliyetçi siyasetçilerin tüm karşı çabalarına rağmen, YUCM'nin faaliyetlerine verilen dış desteği de arkalarına alarak, önemli adımlar attılar. Sırbistan topraklarında barınan otuzdan fazla savaş suçu sanığı, ki bunların hepsi bir zamanlar çok yüksek devlet görevlerinde bulunmuş ya da Miloşeviç rejimi tarafından Sırp kahramanları olarak ilan edilmiş kişilerdi, Lahey'e gönderildi ya da gitmek zorunda bırakıldı. Arkasını devlet içi çetelere dayadığı için uzun süre Belgrad'da, Sırp ordusundan maaşını da alarak yaşamaya devam edebilen Mladiç'i yakalamaya demokratların gücü bir türlü yetmedi, ama en azından ülkeyi terketmesi sağlandı.

Sırbistandaki demokratik güçler, savaş suçlarıyla yüzleşmeyi sadece YUCM üzerinden, işleri tamamıyla uluslararası bir mahkemeye havale ederek yürütülemeyeceklerini gayet iyi biliyorlardı. Dışarıdan da alınan destekle Belgrad Ağır Ceza Mahkemesi bünyesinde savaş suçlarını yargılamakla görevli özel bir daire oluşturuldu. YUCM'nin ilgi göstermediği "küçük balık"lar, yani tetikçiler burada yargılanmaya başlandı. Bu yargılamalar sayesinde Sırp toplumu, Vukovar hastanesinden toplanan yaralı Hırvat askerlerinin "Sırplık" adına hunharca kurşuna dizilip toplu mezarlara gömüldüğünü ya da Srebrenitsa'da yürütülen soykırıma Sırbistan polisine mensup katillerin de bulaşmış olduğunu birinci elden gördü, idrak etti. Mahkeme başkanı, gördükleri ilk davada verdikleri ilk mahkumiyet kararını sanıkların yüzüne karşı okumaya başlamadan önce, 19. yüzyılda yaşamış Karadağ'lı bir şairin "nefsini düşmanından koruyabilmek kahramanlık, düşmanını kendi nefsinden koruyabilmek ise insanlıktır" dizelerini alıntılıyor ve şöyle devam ediyordu: "Sizin kahraman olup olmadığınız konusundaki kararı tarih verecek. Biz burada insanlığınızı yargıladık." Yani, Sırp adaleti artık açık açık insanlığı Sırplıktan daha üstün bir değer olarak kabul etmeye başlamıştı. Yani, artık Hırvat ya da Boşnak mağdurlar için de "Belgrad'da yargıçlar var"dı.

2000 Ekiminden bu yana Sırp toplumu, esas olarak cesur demokrat politikacılar sayesinde, Miloşeviç'in kanlı mirasıyla yüzleşme yolunda büyük mesafe kaydetti. Adalet Divanı'nın soykırım kararını açıklamasının hemen sonrasında yapılan bir kamuoyu araştırması Sırbistan halkının % 70'inin YUCM ile işbirliğinin sürdürülmesi taraftarı olduğunu ortaya koyuyor. Srebrenitsa'da soykırım yapıldığını kabul edenlerin oranı ise, 2004'e nazaran önemli ölçüde artarak, % 50'nin üzerine çıkmış durumda. Tabii, bardağın boş tarafına bakarak, Sırpların yarıya yakını hala soykırımı reddediyor demek de mümkün. Ama, unutulmamalı ki, o toplum bundan bir kaç yıl öncesine kadar yöneticilerinden Sırpların sadece kendini savunan masum bir halk olduğu, işlendiği iddia edilen suçların Sırplığı yok etmek isteyen emperyalistler tarafından uydurulduğu propagandası altındaydı. Almanya'nın Nazi geçmişiyle yüzleşme sürecinin 1970'lerin ortasına kadar, yani 30 yıldan fazla sürmüş olduğu dikkate alınırsa, Sırbistan'ın acılı ama sağlıklı bir yolda ilerlediğini söylemek mümkün. Bunun en somut göstergesi de, Srebrenitsa soykırımını inkarın cezaya tabi bir suç haline dönüştürülmesi önerilerinin bizzat ve evleviyetle Sırp politikacılar tarafından dile getiriliyor olması.

1993 ile 2007 arasında geçen 14 yıl zarfında Bosna-Hersek'de de bir çok şey değişti. Ancak, ne yazık ki, bu ülkede yaşayan halkların tamamının koyu milliyetçi politikacıların esiri olması olgusu bir türlü değişemedi. Bu olgu, savaş sonrası normalleşme çabalarının onuncu yılını geride bıraktığı bugünlerde, özellikle Boşnak toplumu açısından şizofrenik sonuçlar doğuruyor. "Her hal ve koşulda mağdur" sıfatını Boşnak kimliğinin ayrılmaz bir parçası yapmaya çalışan milliyetçi politikacılar, YUCM karşısında nasıl bir tavır alacaklarını bir türlü kestiremiyorlar. Sadece kollektif tanımlamalar ü zerinden düşünebildikleri için, Srebrenitsa soykırımını kanıtlayan YUCM'nin, kenti savunan Boşnak güçlerinin komutanı Naser Oriç'i iki yıl süren kuşatma esnasında ele geçen Sırp askerlerin işkenceden geçirilmesi ve öldürülmesi emirlerini verdiği için hapis cezasına çarptırmasına bir türlü anlam veremiyorlar. Soykırıma uğrayan "Boşnaklar"dan olmak Oriç'in bütün suçlarını nasıl mazur göstermez, anlayamıyorlar. Sanığın Sırp etnik kimliğini taşıdığı davalarda verilen mahkumiyet kararlarını ayakta alkışlarken, aynı konuma bir Boşnak düştüğünde başlıyorlar "adaletin bu mu dünya", "Müslüman olmasaydık bu karar böyle çıkmazdı", "YUCM taraflı" diye feryat etmeye. Sırbistan'da ya da Bosna'nın Sırp kesiminde demokrat Sırpların çabalarına yardımcı olmak gibi bir dertleri asla yok, çünkü onlar için milliyeti Sırp olan herkes cani.

Şimdi, gelelim Uluslararası Adalet Divanı'na ve verdiği soykırım kararına. Divan Sırbistan'ın, Srebrenitsa'daki soykırıma fiilen karışmaktan değil, ama bunu engelleyebilecek konumda olmasına rağmen engellememekten ve YUCM ile yeterli düzeyde işbirliği yapmamaktan dolayı Soykırım Sözleşmesi'ni ihlal ettiğine karar verdi. Miloşeviç rejiminin Bosna'daki Sırp milliyetçilerine her türlü desteği sağladığı YUCM önünde görülmüş ve görülmekte olan bir çok davada tüm belgeleri ve kanıtlarıyla apaçık ortaya konmuşken, Divan'ın hala bu bağı inkar eden bir karar alabilmesi ancak siyasi kaygılarla açıklanabilir. Nitekim, karar hakkında yorum yapan hemen herkes, özellikle de Boşnak milliyetçi politikacılar kararın siyasi içerikli olduğunu vurguladılar.

Benim kişisel görüşüm de kararın siyasi olduğu yönünde. Ancak, hem bunun çok doğru bir siyaset olduğunu, hem de Boşnak milliyetçilerinin bu kararı siyasi diye eleştirmeye hiç ama hiç haklarının olmadığını düşünüyorum. Hakları yok, çünkü, 1993 ortamında pek anlaşılır olan bu başvuruyu, Miloşeviç'in devrilmesinden sonra da gütmeye devam ettikleri siyasi kan davasının bir aracı olarak kullanmaktan çekinmediler. Dertleri, Bosna-Hersek'de 1992 – 1995 arasında işlenen kıyıma destek veren yabancı siyasi güçlerin teşhir edilmesi değildi. Eğer öyle olsaydı, kendileriyle tutarlı olmak adına, Tucman döneminde Bosna-Hersek'e karşı saldırgan fiilerde bulunduğu yine YUCM önünde görülen davalarla apaçık ortaya çıkan Hırvatistan'a karşı da Birleşmiş Milletler Şartı'nı ihlalden başvuru yaparlardı. Yapmadılar, çünkü Sırbistan'a karşı yürüttükleri davayı Dayton sonrasında da devam ettirme kararını alacak devlet organlarında Hırvatların desteği olmaksızın gerekli çoğunluğu sağlayamayacaklarını biliyorlardı. Boşnak milliyetçilerinin Sırbistan'a karşı başvuruyu sürdürmekteki asıl amaçları, kendi gözlerinde istisnasız hepsi cani olan Sırplara uluslararası toplumun da bu yaftayı takmasıydı. Aksi halde, Miloşeviç sonrası işbaşına gelen Sırp yetkililerin "bırakalım mahkemeleşmeyi, sorunu diplomatik yolla çözelim" şeklindeki ısrarlı tekliflerini her seferinde ellerinin tersiyle itmezlerdi. Hak, hukuk adına değil, tamamen siyasi kaygılarla yürüttükleri bir davada mahkeme, milliyetçi siyaset çizgisinin dışında kalan bir başka siyaset çerçevesinde karar verince basıyorlar yaygarayı.

Divan kararı, Srebrenitsa'da yaşanan soykırımı bir kez daha tescil ederken, bir yandan da tüm Sırpların cani ve sıykırımcı olarak damgalanmasının önüne geçecek bir formülasyonla çıktı. Böylelikle, Sırbistan'ın kanlı geçmişiyle bireysel sorumluluk çerçevesinde hesaplaşmayı görev bilen demokratların elini sağlamlaştırdı. Cinciç'ten sonra Demokratik Parti'nin başına geçip 2004 yılında Sırbistan Cumhurbaşkanı seçilen Boris Tadiç karar sonrasında "Divan bizi tarihimizdeki en zorlu suçlamadan kurtardı" derken bunu kastediyordu. Tadiç'in Sırbistan devlet başkanı sıfatıyla Saraybosna'ya 2004 yılında yaptığı tarihi ziyarette kamuoyu önünde açık açık "Sırp ulusu adına işlenen suçlardan" dolayı özür dilediğini bilmeyenler ya da bilmek istemeyenler bu demeci "bu işten yırttık" anlamına çekmeye çalıştılar. Onlara cevabı yine, parlamento'dan Srebrenitsa soykırımını kınayan bir kararı derhal almasını isteyen ve ocak ayındaki seçimler ertesinde başlayan koalisyon görüşmelerinde YUCM ile koşulsuz işbirliğini olmazsa olmaz şartlardan birisi olarak belirleyen Tadiç verdi.

Sonuç olarak Adalet Divanı'nın verdiği karar, sizinkini bilemeyeceğim ama, benim adalet duygumu hiç zedelemedi. Ben bu kararı kendini geçmişteki cani yöneticilerle özdeşleştirmek istemeyen demokrat Sırpların, kendi adlarına işlenen cinayetlerle aralarına mesafe koymalarına, Sırplığı kılıf olarak kullanıp kana susamışlıklarını tatmin etmiş canilerden kendilerini soyutlamalarına imkan sağlayan bir adım olarak selamlıyorum. Srebrebitsa'dan doksan yıl sonra bazı kendini bilmezlerin "Mladiç Paşa komiteleri" kurup, "emperyalist yalanları"na karşı sefere kalkışamayacaklarının, ya da kalkışsalar bile arkalarında Sırbistan Dışişleri Bakanlığı'nın kurumsal desteğini bulamayacaklarının bundan daha sağlam bir garantisi olamaz bence. Divan kararının Türk ve Ermeni resmi tezleri arasındaki "soykırım oldu - olmadı" içerikli tartışmaya bir katkı sağlayıp sağlamayacağını bir de bu gözle değerlendirelim, ne dersiniz?

ozanerozden@hotmail.com