Sıkıntı Var, Peki Nerede?

 

ozanaydin21@yahoo.com
28 Ağustos 2009, Cuma

İlgilenmediğiniz bir spor dalında, ülkenizin adamakıllı tanımadığınız milli sporcuları göğüs kabartıcı bir başarı kazandığı zaman, ilk tepkiniz genelde “helal olsun” tarzı bir takdir nidası olur. O sporcuyu araştırmaya, desteklemeye, o sporla ilgilenmeye başlarsınız. Televizyon kanalları ve gazeteler, mevcut spor servislerinde o dalda bilgili ve araştırmacı bir isim bulunmadığı için, başka dallardaki yorumlarıyla tanınmış veteran isimlere sarılırlar. Takip arttıkça, ilgi genişledikçe ve bu sporun doğasından yetişmemiş yorumların kazanında kaynadıkça, beklenti de artar, beklentilere ulaşılamayınca yaşanılan hayal kırıklığı ve tepki de.

Beklentiler ve Kötü Anlamda İstikrar

Türk basketbol takımı, 1999’da parlayan jenerasyon ve ev sahipliğinin de gazıyla, 12 dev adam olarak girmişti 2001 şampiyonasına, hatırlarsanız. Devamında o şampiyonaya kötü başlanıldı, basketbolun kalitesi bugünkü seviyenin civarlarında dolandı ama olaylı İspanya galibiyeti, 15 sayıdan çevrilen Hırvatistan maçı ve nasıl kazandığımızı bugün bile çözemediğim Almanya maçı ile takım beklentilerin üzerine çıkıp ikinci oldu. O zamanlar basketbolu fazla bilmiyorduk ülke olarak, 12 dev adam furyasının peşine takıldık ve o başarıyı da, o takımı da çok sevdik.

Sonrasında başarı çıtası hep o şampiyonadaki dereceyle belirlendi, Dünya şampiyonasında dokuzuncu olan, sonrasında çeyrek finalden ötesini göremeyen takım hep eleştirildi, yerildi. Suçluyu ya da eksiği aramakla hiç uğraşmadan tüm kadroyu, koçu ateşe attık. Halbuki 2002’de dokuzuncu olan takımın koçu da, kadrosu da gümüş madalyalı ekiple aynıydı. Medya, düzenli olarak her şampiyonada aynı seviyede basketbol oynayan ve aynı sorunlarla boğuşan milli takımdan derece beklemeye devam etti, beklentiler karşılanmayınca eleştirmekten çekinmedi.

Milli takım, bugün Nowitzki’siz Almanya karşısında çırpına çırpına boğulurken, NBA finalinde söz sahibi olmuş bir oyuncuya sahip takımın nasıl böyle düzensiz ve beceriksiz gözükebildiğine dair bir soru ve cevap havuzuna daldım. Doğru soruları sormak için takımınızı iyi tanımalı ve hedefinizi iyi belirlemelisiniz. Hazırlık maçı da olsa, madalya maçı da olsa, Nowitzki’nin olmadığı bir Alman takımına yenilmek ciddi bir sorundur. Oyun kurucuları birinci ligimiz için bile hafif olan, uzun rotasyonu Femerling ve Schultze gibi saçları ağarmış iki baltaya emanet, adam gibi tek kısa skorere sahip, hem de basketbol kültürü ve havuzu bizim ülkeye göre zayıf kalan Almanya’nın karşısındaki performansı; rotasyona, kadro seçimine, oyuncuların kötü performanslarına veya tekmiline dayamak, ciddi bir çocuk kandırmacası olur. Şu anda, bu tip hüsranlarda favori bir günah keçisi olan herkesin, “dur bakalım, Nowitzki’siz Almanya’yı yenemiyoruz, demek ki ciddi bir sıkıntı var” diyip, şapkasını önüne koyması gerekiyor.

Öncelikle masadaki konuları ikiye ayırmak gerekiyor: hatalarımız ve eksiklerimiz. Bu iki başlık altındaki maddeleri birbirine karıştırmak, soruna giden yolda bir sapmaya sebep olacaktır, o sebeple dikkat etmek şart.

Ne Kadar Ekmek, O Kadar Köfte

Eksiklerden birine kabaca ‘kadro’ diyebiliriz. Ender Arslan, Kerem Tunçeri, Semih Erden, Fatih Solak gibi temsilcileri güncel kadroda barındıran ‘günah keçileri’ mesela.

Evet, Hamann’a her birebirde geçilen, picknroll savunamayan ve sonra da uzunlara yardım getirmedikleri için kızan Ender’i ben de yetersiz buluyorum. Özellikle çeyrek sonlarında yaptığı bazı tercihlerde kafam ağırlaşıyor. Kerem’in 15 saniye top sektirdikten sonra başlattığı hücumlarda attığımız kötü şutlara dayanmakta zorlanıyorum. Düzenli olarak Semih’in üçlük dışında, Ender ve Ömer’in attığımız basketler sonrasındaki gölge baskılarında yaptıkları fauller, fıçı dibi bira içiyormuşum hissi veriyor. Ama bu adamların burada olmalarının da bir sebebi var. Ender, Eurobasket’te madalya hedefleyen bir takımın guardı olmak için yetersiz ama bu ülkenin de en iyi üç oyun kurucusundan biri. Semih’in artıları, eksilerini dengeliyor, Oğuz mevcut seviyede etkili olabilecek durumda değil, ama bu adamlar da ülkenin en iyi uzunları arasında oldukları için buradalar. Fatih’in becerisi ve verebileceği katkı ortada, ligin alt sıra takımlarında iş bulabiliyor artık ama blok ve ribaund alabilen başka oyuncu mu var?

Hadi uzun rotasyonu çeşitliliği sayesinde yeterli olabiliyor ama oyun kurucu pozisyonu hakikaten can sıkıcı. İspanya’nın NBA seviyesinde beş tane kısası var, biz ülke olarak istikrarlı şut atıp savunma yapabilen bir oyun kurucu yetiştiremedik. Kaldı ki, Eurobasket gibi tek maç eleme usülü bir turnuvada, oyun kurucuların ve skorer kısaların önemi bir kat daha artıyor. Oyunu iyi kontrol eden, az top kaybı yapan ve şut sokan takımlar yetenek kıyasında geride kalsalar da üst sıraları zorluyorlar, bir zamanlar Yeni Zelanda gibi, Nowitzki faktörüne rağmen Almanya gibi, onca eksiğe rağmen Olimpiyat vizesi alıp bir de orada final oynayan İtalya gibi. Litvanya, Yunanistan, Arjantin gibi takımlar kazandıkları kupalarda kısalarının performansı ile farkı yarattılar.

Oyun kurucularımızın birebir savunmaları kötü, şutları istikrarsız, kafa olarak da milli takım organizasyonlarına yeteri kadar hazır giremiyorlar zira ben bir tane şampiyonada Kerem ya da Ender’den birinin çıkıp takır takır oynadığı bir maç hatırlamıyorum. Belki 99’daki Kerem performansları diyebiliriz ama onlar da ne kadar klasmana girer, bilemiyorum. Gelgelelim bu oyunculara da olmayacağını bile bile çok fazla sorumluluk veriliyor. Ya da nedense oyun kurucu egemenliği bağımlısı, koçluk kariyeri boyunca efsane kısalar ile oynamış düşük tempo koçları ısrarla takımın başına getiriliyor. Koç mevzuuna başka bir paragrafta değineceğim de, senin oyun kurucun hücumda aksıyorsa, bu takımda Hidayet var, oyun kurmak konusunda tescillenmiş. Bu jenerasyonu sürükleyecek genç uzun olarak Ömer’i bulmuşsun, her hücumda perde taktıracağına ver alçak postta oynasın. Antawn Jamison’ın bir alt versiyonu var elinde, Avrupa’nın girmesi en zor takımlarından Barcelona’da pozisyonunun ne olduğunu da, nasıl etkili olduğunu da iki sezondur gösteriyor, onu üç numara yedeği yapıyorsun, falan filan. Uzar bu.

Mehmet Okur Mevzuu

Kadro konusunda büyük bir sıkıntı da Mehmet Okur. Çok iyi bir uzun olduğu konusunda hiç şüphem yok, yüzü/sırtı dönük alçak post oyunu da, dış şutu da bizim takımı düzgün bir yapıda kademe atlatır. 2006’da yoktu, 2007’de kötü bir tecrübe yaşadık ve Mehmet de kötü gözüktü, bu şampiyonada da bir şekilde takımda yok. NBA kariyerini göz önünde bulundurup yazı boş geçirmek istemiş olabilir, eğer öyle bir açıklaması olsaydı da sonuna kadar saygı duyardım. Ancak, kendisi milli takıma gelmediğini NTV’ye çıktığında çok net cümlelerle açıklamıştı ve duyduğu sıkıntının kaynağı da aslında sorumlular için yol gösterir nitelikteydi.

Çok da araştırmadım ve o açıklama üzerinden gidiyorum, adam diyor ki ben dört numara oynarım Avrupa’da, zaten Jazz’da da Boozer alçaktan oynuyor ben daha yukarıdayım, beş numara olarak faydalı olamam. Daha önceleri milli takımda dört numara oynadığını hesaba katarsak, bu açıklamanın adresi de belli. Basına husumet olarak yansıdı bu mevzunun iç yüzü, ben bu işi anlamıyorum çünkü bana göre Mehmet seviyesindeki oyuncunun milli takıma geldiğinde bu tip taleplerinin olması, koçuyla oynayacağı pozisyon ve hatta alacağı dakika için fikir alışverişinde bulunması, hatta ve hatta gerektiğinde pazarlık yapması kadar normal bir şey olamaz. Kimse koca sezon 100 civarı maç yaptıktan sonra bir plansızlık ve başarısızlık ortamında milli takımda oynamaya zorlanamaz.

Bir taraftar olarak beni en çok üzen, Mehmet’in eksiklerini tamamlayacak her silaha sahip Ömer’in onunla beraber oynayamayacak olması, Ersan-Hidayet-Mehmet’li koşan beş hayalinin rafa kalkması. Bir de en yetenekli milli takım sıfatını –buna da koç kısmında tekrar geleceğim- Mehmet’in yokluğunda tekrar düşünmemiz gerekiyor, Almanya maçından görüldüğü üzere. Onsuz, o kadar da iyi bir takım değiliz maalesef. Bu olayın iç yüzünün şeffaf bir şekilde basketbolseverlere anlatılmasını ne kadar da isterdim. O yüzden “anlatılmalı” demiyorum.

Sonuçta bu şampiyonaya gelmeyen tek yıldız Mehmet değil. Litvanya’da Siskauskas ve Jasikevicius, Yunanistan’da Diamantidis ve Papaloukas, Almanya’da Nowitzki, Rusya’da Kirilenko yok. Ancak bu oyuncuların hepsi, milli takıma geldiler, oynamaları gerektiği gibi oynadılar ve iyi oynadılar, büyük başarılar elde ettiler. Mehmet’in böyle bir sorumluluğu olduğunu da söylemiyorum, yıldız sporcularıyla bizim kadar sorun yaşayan bir ülke de yoktur herhalde.

Mr. Fourth Quarter

Hidayet’in verimi de Mehmet’in serzenişleri ışığında değerlendirilebilir aslında. Çok çok yetenekli bir oyuncu, Türk basketbolunun gördüğü en yetenekli oyuncu ama potansiyelini kullanabilmesi için de ortamı hazırlamak gerekiyor. Bu sezon üç play-off serisinde üst üste çok iyi oynadı, Özgür Menemencioğlu’nun deyimiyle “son saniye atan değil seri kazanan oyuncu” olabileceğini gösterdi, biz de sanıyoruz ki kalkacak hop Türkiye formasıyla da aynı oyunu oynayacak. Adamın verimli olduğu sistem belli, kadro yapısı belli, pozisyon belli. Hidayet, topla oynamayı seviyor, şutunu da, oyununu da topla oynadıkça buluyor. Hücumda sorumluluğu kısıldıkça Orlando’daki ilk seneleri gibi 15 sayılık sınırlı katkılı bir oyuncu oluveriyor, adamın hücumu yönlendirmek ve takımın bir numaralı sorumlusu olmak gibi bir durumu var, altından da güzel kalkıyor. Hücum sıkışınca topu verip skor üretmesini bekleyeceğin bir oyuncu değil. Maçı oya gibi işleyip, istediği şekle sokmayı seviyor.

Bu sebeple hücum süresinin bitmesine 10 saniye ya da daha az süre kaldığında top eline gelince verimli olamıyor, zorlama şutlar, kötü tercihler ve verimsiz hücumlar geliyor. Alması gereken sorumluluğu ne olursa olsun aldığı maçlarda, vurdumduymazlıkla itham ediliyor, çok zorladığı söyleniyor. Halbuki adamın günahı ne? Bu takımda Ender ya da Kerem topu getirecekler, Hidayet’e verecekler ve en yüzdeli soktukları zayıf taraf noktasına geçecekler. İki gündür Ender-Semih picknroll’ü izlemekten içim daraldı vallahi. Ne gerek var yahu?

Patates Baskı

Milli takımın tarihindeki başarılı şampiyonalara bir bakalım: 1999 Fransa, 2001 Türkiye, 2006 Japonya. Bu şampiyonaların ortak özelliği, hepsinde takımdan beklentinin az olması ve takımın bu beklentinin üzerine çıkması. Halbuki bu şampiyonada altıncı olsak, başarısız sayılacağız ancak 2006’da altıncı olan takım kahraman oldu, çünkü Hidayet ve Mehmet olmayınca takım olmayacağı zannedildi. Oyuncular da rahat rahat oynadılar, Ender bir pası verirken iki kere düşünmedi, Kaya hakemle uğraşmadı, Ersan’ın sorumluluğu arttı, Kutluay’ın üzerindeki baskı kalktı.

Böyle bir gerçek var. Yüksek beklenti, uzun kamplar, Garanti reklamları, bizim takıma yaramıyor. Favori olmayı sevmiyoruz, daha doğrusu seviyoruz ama favoriliğin yükünü nasıl çekebileceğimizi kestiremiyoruz. Bu sebeple medyanın ve özellikle sözü geçen veteranların yaklaşımlarını doğru seçmeleri gerekiyor. Başarısızlığa karşı alınan tavrın önemi, milli şampiyonalarda gerçekten çok büyük.

Çünkü oyuncularımız da fazlasıyla kırılgan bir yapıya sahipler. Alt tarafı çıkacaksın, 4-5 tane maçı oynaman gerektiği gibi oynayıp döneceksin. Kazanmak isteyeceksin, takım arkadaşlarınla iyi geçineceksin ve sonra da dönüp keyfine bakacaksın. Bu sebeple bu ay boyu süren kamp organizasyonlarını anlamıyorum. Turnuvadan on gün önce toplanırsın, zaten sezon boyunca temasta olduğun oyunculara gerekli fiziksel hazırlığı yaptırıp şablonunu anlatırsın. Onlar da uygularlar. Zaten yorucu bir sezonu bitiren oyuncular, yaz döneminde de bir ay dünyadan kopuyorlar, biri çıkıp dese ki “sıkıyosa gel sen gir kampa”, bir şey diyemem.

Bu Takım Tanjevic’in Değil

Koçu en sona sakladım. Tanjevic’in bu takımın başına gelmesi de, hâlâ kalması da büyük bir hata. Fenerbahçe Ülker için iyi koç; sonuçta uzun rotasyonu zaten milli oyuncular, yanına istediği gibi yabancı oyun kurucu ve skorer, başka yabancılarla derinleştirilen kadro, büyük bütçe var elinde. Ancak yıllardan beridir süregelen takıntıları, yeniliğe kapalı yapısı, yıldızlarla anlaşmak için fazlasıyla büyük olan egosu bu takıma zarar veriyor. Şöyle bir çırpıda aklıma gelenleri yazıyorum, varın hesap edin.

- Mehmet ile ipleri koparması,
- Hidayet + iki oyun kurucu takıntısı,
- En formda oyunculardan Ersan’ı dört yerine üç oynatması,
- Belli bir sebep olmadan Sinan’ı iki maçtır rotasyonun dibine gömmesi,
- Maçlardan sonra düşünülmeden yapılmış sinir bozucu açıklamalar,
- Her oyun durduğunda en az bir olmak üzere ilk üç periyotta sürekli oyuncu değiştirmesi, iyi oynayan oyuncuyu kenara alıp sonra son çeyrekte belli bir beşe çok takılı kalması,
- Hidayet’i verimli kullanamaması,
- Kanımca oyuncularla bireysel ilişkisinin kötü olması ve kriz anlarında çözüm üretememesi,
- Oğuz Savaş’ı dört numarada kullanması ve hatta o pozisyonda ilk beş başlatması

…diye uzar gider bu liste. Aydın Örs döneminde de çok kötü basketbol oynanan şampiyonalar oldu; ancak o dönemde oyuncular arası ego sorunları törpülenemiyordu ve şu anki kadroya göre daha az yüksek kalite oyuncu vardı. Şimdi Tanjevic en kibirli milli takım mensubu haline geldi, üstüne üstlük savunmada ve savunma ribaundlarında iki maçtır hiç varlık gösteremiyoruz ve oyuncular Nowitzki’siz Almanya’ya bile kaybetmeyi pek umursamıyorlar.

Tanjevic’in ufak bir silkinmesi ve 1-2 ufak ayarlama ile şu zayıf şampiyonada madalya alabileceğimize dair inancım mevcut olmaya devam edecek. Ama şampiyona takımı olmaktansa, uzun vadede sert ve istikrarlı basketbol oynayan sorunsuz bir takıma sahip olmayı tercih ederdim, sıkıntı dolu geçen şampiyonalar sonrasında. Umarım Nowitzki’siz Almanya’ya bir daha yenilmeyiz.