KALAN SAĞLAR VE BİZİMKİLER

 

ozanaydin21@yahoo.com
22 Eylül 2009, Salı

Eurobasket 2009 bitti ve yine arkasında yazılarda değil, dimağlarda hatırlanacak bir milli takım performansı, zorlanır gözükmesine rağmen aslında zorlanmamış bir şampiyon, ismi aşağılara yazılmış takımını kahramanca taşımış oyuncular bıraktı.

Bu turnuvanın en güçlü kadrosu İspanya’daydı, Calderon dışında adam akıllı bir eksikleri yoktu, bu sebeple kadroya altı tane oyun kurucu alacak kadar lüksleri de vardı. Hepsi belli seviyenin üzerindeki oyun kurucuları ve Navarro-Fernandez atmaca takımıyla tam saha baskı yaptılar, top çaldılar, komik yüzdelerle üçlük attılar ve yorgunluğun etkisini de çeyrek finalden sonra çok az hissedip şampiyon oldular.

İspanya ve İspanya tribi

İspanya, basketbol için sihirli bir kelime. Onların pek ortalarda olmadığı 90’larda, Yugo ekolü, Rus ekolü, Litvanya ekolü ile boğulurduk, Avrupa şampiyonalarında bu takımların yerinde olmak isterdik. Hep sert savunma yapmak istedik, topu uzunlara indirmek istedik, Yugoslav faulü yaptık, ikili oyunlar oynadık. İspanya ise, basketbolun dünyadaki gelişimi ve kendi oyuncu havuzunu bir potada eritti ve bugün izlediğimiz takım, maç maç, şampiyona şampiyona gelişti, dört sezondur katıldığı her turnuvada final oynadı.

İspanya bize gösterdi ki Eurobasket’te de hızlı tempo oynanır, koşulur, erken üçlükler atılır, yarı sahada cross paslar ile dipteki şutör bulunur, o dipteki şutör hızlı hücum yeriz demeden şutu sallar. Çünkü rakipten iyi geri koşuyorlar, disiplinliler ve en kötü hallerinde bile oyunu sürükleyecek üç tane skorerleri var.

Bizim ekolümüz ve götürdükleri

Dediğim gibi, takdir edilesi ve örnek alınası bir takım İspanya. Onlara bakınca, bizim ülke basketbolumuzun yönetilişini, şampiyona performanslarını düşünüp iç çekmemek elde değil. Hadi onlar altyapılarında bir devrim yaptılar ve neredeyse her nesilde dünya çapında bir oyuncu yetiştiriyorlar. Peki tarihindeki en yetenekli oyuncusunu Hidayet’le kıyaslamayacağımız Yunanistan, ya da Teodosic’in sürüklediği Sırbistan? Onlarla yaş gruplarında defalarca oynadık bir de.

Aslında her şey güzel başlamıştı. İyi savunma yapıyorduk, oyun kurucularımız formdaydılar, hücumlar maçları götürecek kadar iyiydi, kısacası yeteri kadar oynuyorduk. Ama turnuvanın en zayıf grubuna düştüğümüzü ikinci gruplara atlayana kadar kestiremedik. İspanya, Sırbistan ve Slovenya bizim gruptan gelen diğer iki takımı farklı mağlup ettiler, biz ikisini tokatlayıp kapıya dayandıktan sonra Slovenya’ya kaybettik. Aslında üç takım içinde bir güç sıralaması yapsak belki Slovenya diğer ikisinin arkasında kalırdı, nitekim en önemli iki oyuncularının yokluğunda öyle gözüküyordu ama onlar eforla o açığı kapattılar, Sırbistan’a da ucu ucuna kaybettiler. Sonra Yunanistan maçı ve alıştığımız çorap söküğü dağılış…

Bizim bu turnuvada iyi ve istikrarlı gözüken basketbolumuzu, belki yaratmak üzere olduğumuz düşünülen ekolü, biraz da şartlar oluşturdu. Doğru dürüst bir iki numaramız yoktu, bu sebeple o pozisyonu hücumda pek işlevi olmayan ama birebir savunmacı olarak bilinen Ömer ve Sinan ile doldurduk. Oyun kurucularımız zaten yarı saha basketbolundan başka bir şey oynayamamakla bilinen, yine skor anlamında boş şut sokmak dışında işlevi olmayan Ender ve Kerem’e emanet idi. Ender’in hakkını verelim, Yunanistan’a o son turnikeyi iyi yedirdi, ama genel olarak görünüm bu. Bu durumda, son yıllardaki en yetenekli uzun rotasyonumuz olarak gözüken Ömer-Semih-Oğuz üçgenine alıştığımızdan fazla top indirildi, Ersan ve Hidayet zaten hücumda topu alacak ve skor üretecek oyunculardı, Ersan’ın dört numaraya çekilmesiyle skor opsiyonlarımızın yoğunlaştığı yer belli oldu. Ender ve Kerem de boş şutları sokunca rüya gibi bir başlangıç yaptık.

Ama bu sistemimizin işlemesi için şutların girmesi gerekiyordu. Hidayet’in sağlam olması ve komutayı alması, etkili kullanılması gerekiyordu. Uzun rotasyonunun da en doğru şekilde kullanılması elzem idi. Bu faktörlerin hiçbirini çeyrek finalden sonra tikleyemedik ve 99’dan beri hasret kaldığımız sekizinciliğe ulaştık.

Sorulması gereken sorular da burada başlıyor. Milli takımın kadrosunun tespitinde ne kadar çekişme var? Mesela Barış Hersek, hangi yeteneği ya da performansı sayesinde milli takımda bulunuyor? İyi bir skorer mi? Ya da çok yönlü bir savunma uzmanı mı? Bunları bilmiyoruz çünkü oynamıyor, oynamadığı için de oynayınca ne yapması gerektiğini bilmiyor, top kayıplarıyla, saçma hücum faullerle saç-baş yolduruyor. Ömer Aşık çok iyi başladığı maçların sonlarında neden kenarda oturuyor? Sırbistan maçında kariyerinin en iyi performanslarından birini veren Kerem Tunçeri neden uzatmaya kadar düşünülmedi?

Turnuvadan kalanlar

Daha fazla soru sorup can sıkmaya da gerek yok. Cevaplar tek bir noktayı işaret ediyor çünkü. Milli takımın değersizleştiği, bir madalya amacı olarak görüldüğü bir ortamda başarı zaten gelmez, milli şampiyonalarda kulüp takımı yöneticiliği işlemez. Bu sebeple oyuncu da devşirsek, Mehmet’i de getirsek, bir Hidayet daha yetiştirsek bile bu yapıda başarı göremeyiz. Daha kötüsü, ev sahipliğini yaptığımız bir turnuvada başarısızlığa yeni anlamlar yükleriz.

Benim bu kadar yakından takip ettiğim ilk Eurobasket idi, ülkemizdeki şampiyona bile bu kadar derin içine girdiğim bir organizasyon değildi. Çok güzel maçlar oynandı, özel oyuncuları ve performansları seyrettik. Birtakım sıralamalar vardı aklımda, onları da aktarıp aradan çekileyim:

En iyi maç: Sırbistan 96-92 Slovenya (uzatma)
Sırbistan tecrübesizdi, Slovenya Smodis’siz ve Dragic’siz, yorgun, ama geç bir şampiyonluk adayı. Maç önce Sırbistan’a, sonra Slovenya’ya gitti, o noktada Teodosic ortaya çıktı, son çeyreğin son bölümlerinde ve uzatmada epik şutlar soktu. Kimse Sırpların final oynamasını beklemiyordu sanırım.

En iyi oyuncu: Vasileios Spanoulis (Yunanistan – 14,1 sayı, 2,7 sayı, 4,2 asist)
Yunanistan hayli eksik ama kendi ekolünde iyi bir kadroyla gelmişti; ancak yarı final oynamalarında Spanoulis’in müthiş oyunu, takımı idaresi ve liderliği ile pes etmeyen yapısının büyük payı vardı. Kerem Yılmaz’ın da dediği gibi, “kritik denilebilecek bir şut kaçırdığını görmedim”.

En iyi hakem: Guerrino Cerebuch (İtalya)
En iyi hakem ödülü benim sözlüğümde yok ama anlatıcı-yorumcuların var. Bir insan her şeyi mi doğru çalar yahu!

En ilginç takım: Makedonya
Bu olay Türk basınına yansımamış olabilir ama Makedonya takımı ikinci tur için rezervasyon yaptırmadığından dolayı o maçlar için sadece oyuncular ve teknik ekibe otel bulabilmiş, takımın doktoru, malzemecisi gibi birtakım kurmaylar evlerine dönmek zorunda kalmış.

En iyi koç: Dusan Ivkovic (Sırbistan)
Normalde çok tuttuğum bir koç değildir ama adam(lar) genç oyuncu idare etme işini iyi biliyorlar. Bu takım şimdilik vasat gibi gözüküyor ama Ivkovic projesi devam ederse seneye de madalya listesinde adlarını görmek şaşırtıcı olmayacak. Yalnız Dirk Bauermann’ın ismini burada anmamak olmaz. Şu vasatın altına bile yaklaşmayacak kadroyla yaptıkları gerçekten göz kamaştırıcı.

Çıkış yapan beş oyuncu: Heiko Schaffartzik (Almanya), Nando De Colo (Fransa), Vitali Fridzon (Rusya), Maciej Lampe (Polonya), Timofey Mozgov (Rusya)
İki Rus olmasının sebebi kesinlikle kadrolarının vasat altı olduğunu düşünmeme rağmen çeyrek final yapmaları ve orada da Sırbistan’ı beklediğimden çok zorlamaları. En iyi beşe (Spanoulis-Teodosic-Fernandez-Gasol-Lorbek) zaten itirazım yok. Lampe’yi de uzun zamandır izlemiyordum, daha doğrusu neredeyse hiç izlemedim ama lotarya hikâyesinden sonraki düşüşü burada iyi toparladı.

Hayal kırıklığı beş: Ricky Rubio (İspanya), Zoran Planinic (Hırvatistan), Hidayet Türkoğlu (Türkiye), Boris Diaw (Fransa), Nicola Vujcic (Hırvatistan)
Bu listedeki oyunculardan hiçbiri kalıbının oyununu oynamadı. Hırvatistan’ın benim için en büyük hayal kırıklığı olduğunu zaten söylemiştim, Rubio tam da draft tantanasının üzerine biraz daha iyi oynamalıydı, Diaw için D’Antoni ve Nash’in ellerinden öpüyoruz, Hidayet ise her ne kadar elinde olmadığını düşünsem de yokları oynadı.

Hayal kırıklığı koç: Jasmin Repesa (Hırvatistan)
Hırvatistan’ın kötü görüntüsü yüzünden. Halbuki Tanjevic de aşağı yukarı benzer bir kalitede olan kadromuzu sekizinciliğe ulaştırdı. Ama toplamda daha derli topluyduk, verimliydik.

Herkese bol organize basketbollu, az top kayıplı, sert ve çekişmeli maçlarla dolu bir NBA sezonu diliyorum. Eurobasket böyle iki hafta yetiyor, senede.

Sevgi, saygı, vs.