hoops
blues

Ozan AYDIN

Fark kapandı mı?

Yaz mevsimi, normal insanlar için yılın en kıyak dönemidir. Geç saatlerde batan güneş, ince ve renkli tişörtler, okullara verilen ara, deniz ve kumsal gibi belli başlı faktörlerin ön sıralarda olduğu uzun bir liste yapılabilir, yazı cazip kılan kavramları sıralamak için. Yaz, benim yaşlarımdaki çoğu insan için 'tatil' kelimesiyle neredeyse eş anlamlı.

Azılı NBA takipçileri için durum biraz farklılaşıyor. Özellikle Ağustos ayının sonlarında, kavurucu sıcak ve bütün gün kafasının üzerinde parlayan güneşin kendisini baymasıyla birlikte, gün ışığında yaşamaya alışkın olmayan NBA takipçisi, duvara çizik atmaya başlar. Ligin başladığı kasıma kadar olan iki aylık süre bitmek bilmez, sıkıntıdan hazırlık maçları takip edilir, Greatest Game'ler izlenir.

Ancak, geride bıraktığımız 2006 yazı uluslararası basketbol organizasyonları açısından fazlasıyla yoğun geçtiği için, kimse duvara çizik atmak zorunda kalmadı. Önce dünya şampiyonasında, sonra NBA takımlarının Avrupa turnesinde fazlasıyla basketbola doyduk. Ben de, kendimi nadasa bıraktığım uzun süreçten sonra, mevzubahis turnuvaların beraberinde getirdiği belli başlı geyikler hakkında birkaç fikrimi aktarmak istedim.

Krzyzewski büyük yükün altına girdi

2006 Dünya Şampiyonası, Amerikan takımı için pek çok açıdan hüsran ile sonuçlandı. 2002 ve 2004'te gelen başarısız sonuçlar, özellikle 2002 turnuvasında Dream Team konseptinin yerle bir olması, 2006 turnuvasına verilen önemi artırmıştı.

Turnuvada takımın başında bulunan Mike Krzyzewski, NCAA turnuvalarında Duke Üniversitesi Koçu olarak müthiş bir saygı edinmiş ve ulaştığı başarılarla -koçlar için- genç sayılabilecek bir yaşta Hall of Fame'e girmiş bir isim. ABD sınırlarında istediği oyuncuyu Duke bünyesine katabileceği söylenir. 2001 yılında Time dergisi tarafından, belli bir spor gözetmeksizin, ABD'nin En Önemli Koçu seçilmişliği var.

Tüm bu göz kamaştıran başarıları bu tip uluslararası turnuvalarda geçersiz kılan önemli bir nokta var. Bobby Knight'ın öğrencisi olan Krzyzewski, sahanın içinde ve dışında sağladığı kayıtsız şartsız disiplin ile başarısını özdeşleştiren bir isim. Onun gördüğü saygıyı artıran en büyük unsurlardan biri de, Duke'un bünyesinde basketbol bursu ile yetişen sporcularının %90'ına yakınının bölümlerinden mezun olması, diploma alması.



Fakat Krzyzewski'nin elindeki Amerikan takımı, tam sekiz oyuncusu 25 yaşının altında olan ve neredeyse hepsi kendi takımında yıldız konumunda bulunan oyunculardı. Yaşıtlarının hayalinde göremeyeceği paraya ve üne ulaşmış bu oyuncuları kısa hazırlık döneminde istenilen disipline sokarak başarıya ulaşmanın imkansız olduğunu Amerikan takımı kurmayları da farketmiş olacak ki, Krzyzewski'nin yanına D'Antoni ve McMillan gibi iki ustayı vererek işini kolaylaştırmaya çalıştılar. Ancak, 2006 Duke lacrosse skandalı'nın* üstüne hiç bir yorum yapmaması, imajını ve otoritesini hayli sarstı, bu turnuvayı da onun açısından biraz daha zorlaştırdı.

Kolej mentalitesi tutmadı

Netice olarak Krzyzewski, Avrupa basketbolunun basit düzeneğinde boğuldu. Şampiyonanın açık ara favori olarak gösterilen dört takımının firesiz yarı final görmesinin ardından, mücadelenin daha yeni başladığı medyada konuşuluyor ve Amerikan takımı için asıl testin bu noktada başlayacağı söyleniyordu. Krzyzewski, Yunan oyuncuların kusursuza yakın bir mekanik ile gerçekleştirdikleri ikili oyunlara ve yüksek yüzdeli dış şutlara karşı hiç bir çözüm üretemediği gibi, neredeyse maçın tamamını takımın gardlarından oluşan bir beş ile oynayıp, ligin çok değerli uzun oyuncuları Brad Miller, Chris Bosh ve Dwight Howard gibi isimlerin yanında Antawn Jamison'u da hiç kullanmayarak, iflas bayrağını çok erken çekti.

Bu maç sonrasında Amerikan sporunun yıkılmaz kalesi olarak gözüken bazı kavramların tartışılmaya başlanması çok normal. Kolej basketbolunun ve bu tarz basketbolda kullanılan yöntemlerin, günümüzde oynanan basketbolun çok gerisinde kaldığı ortada. Kolej kültürü ve bunun getirileri NBA'in yapısında çok önemli bir yer tutuyor, bu kesin. Ancak üst seviyeyle pek çok açıdan farklılık taşıyor ve ikisinin harmanının başarılı olması profesyonel platformda çok zor. Daha önce Rick Pitino davasında, bu birleşmenin meyvelerinin yenmediği görülmüştü. Disiplin ve sabit setlerle takımınızı belli yerlere getirebilirsiniz; ancak oyuncuların serbestliği ve setlerin esnekliği artık modern basketbolun olmazsa olmazları. Tüm bunların üstüne Krzyzewski bir de Yunan basketbolcuları maçtan sonra tanımamazlıktan gelince -ya da gerçekten tanımayınca!-, kafamdaki kolej / NBA sorgulaması da sonuçlandı. Kolej basketboluna ve özellikle koçlarına verilen değerin abartılı olduğu konusundaki fikrim sabitlendi.

Rüyâ Takım, bir hatıra...

Bir diğer gerçek, 'Rüyâ Takım' kavramının rafa kalkması. Avrupa takımlarının neredeyse tamamı (ve hatta kalanların da bir kısmı) sahaya ABD'yi yenmek için çıkıyor. Yunanistan ikinci yarının başlarında çift haneli farkla gerideyken bile, maçın kafa kafaya geleceğini, hatta Yunanistan'ın galibiyetini aklından geçirenlerin sayısı hiç de az değildi. 2006 takımı, ABD'nin, uluslararası turnuvalarda bu konseptle sahaya çıkıp hüsranla ayrılan üçüncü ekibiydi. En önemli sebep, takımın, ülkeyi temsil etmekten ve aktif oyuncular arasından en uygun harmanı çıkarmaktan ziyade, 'NBA'in reklamını yapmak amacıyla kurulan bir karma' haline gelmesi. Wade, Carmelo ve LeBron, NBA'in en popüler oyuncuları. Reklam ve sponsorluk anlaşmalarından inanılmaz paralar kazanıyorlar. NBA de, kendini dünyaya pazarlamak isterken, bu oyuncuları ön plana sürüyor. Ancak basketbol gibi takım sporunda bu kadroyla başarılı olabilmek için, Brad Milller'a, Bosh'a, takımdan kesilen Arenas'a, hatta Bruce Bowen ve Battier'e sahada ihtiyaç var.

Yunanistan maçını izlerken Anthony ve Wade'in kaybetmeyi pek umursamadıklarını düşündüm (LeBron'u bir kenara koyuyorum). Kendileri için değil, ülkeleri için oynadıklarının farkına varamamış gibilerdi. Ya da farkındalardı ve bunu umursamıyorlardı, bilemiyorum. Ama ortada bir gerçek var ki, Amerika'nın turnuvada oynadığı basketbol, zaman zaman, bizim salıları toplanıp rastgele kurduğumuz takımlarla oynadığımız basketbolun bile daha baside indirgenmiş haliydi.

Tarih yalan söylemez

Aslında tüm bu olacakları, 29 Eylül'de Sydney'de oynanan yarı final müsabakasında, Litvanya formasıyla son şutu sokamayarak Rüya Takım'ı ilk kez mağlup etme şansını kaçıran Sarunas Jasikevicius öngörmüştü.

O dönem Litvanya takımının ve aynı zamanda Dallas Mavericks'in asistan koçu olan Donn Nelson maçın ardından “Yaşadığım sürece Amerika'nın yenileceğini zannetmiyorum” derken, Jasikevicius en köşeden “Bence bir gün yenilecekler, bu turnuvayı bir tatil gibi görüyorlar” diye cevap vermişti. ABD'nin ilk kez yenilmeye bu kadar yaklaştığı maçın sonlarında salondaki seyircilerin Amerika hücumlarını yuhalaması, insanların bu takımın yenildiğini ne kadar çok görmek istediğini anlatır gibiydi.

O turnuvada Amerika kadrosunda yer alan hiç bir oyuncu, Carter'ın 2003'te oynadığı PanAmerika turnuvasını saymazsak, bir daha milli takımda oynamadı. McDyess ve Garnett'in de içinde bulunduğu bir grup, maçın sonlarında ellerinin titrediğini, hiç böyle bir ortamda bulunmadıklarını söylemişlerdi. 2000 Olimpiyatları'ndan sonra herkesin kafasının bir köşesine, Rüya Takım'ın da yenilebileceği kazındı. Ve bu konuda sorumluluk almak istemeyenler vardı.

Canlı canlı Avrupa

Japonya'daki dünya şampiyonasının tüm travmatik etkilerini ve Avrupalı veteranların NBA'e enjekte edilmesini takiben, NBA takımlarının Avrupa'nın çeşitli kentlerinde hazırlık kampı ve maçı yapmasıyla cereyan eden Europe Live Tour geldi çattı.

İlk maçta, Avrupa'nın bu seneki en kuvvetli ekiplerinden Barselona ile bu sene playoff yapması beklenmeyen Philadelphia Sixers karşılaştı. Eğer NBA kendi imajını düşünüyor ve bu turnuvayı dünya şampiyonasının rövanşı olarak görüyor olsaydı, turun başlangıcı için kötü bir maç seçimi olacaktı. Zira Barselona hazır bir takımdı ve Sixers'ı yenmek için de fazlasıyla arzuluydular.

Nitekim, dış şutlardaki başarılarının da sayesinde, rahat sayılabilecek bir skorla maçtan galip ayrıldılar. Sixers'ın kaçırdığı bir araba dolusu serbest atış, normalde rotasyonda olmayacak bazı oyuncuların oynaması ve daha da önemlisi Sixers'ın bu maça Barcelona kadar önem vermemiş olması ihtimali görmezden gelindi, maçın skoru normalmiş gibi yansıtıldı.

Hemen ardından, ligin iyi takımlarından Clippers Avrupa Şampiyonu CSKA'dan fark yiyince işler iyice karıştı. Her ne kadar Clippers bitkin bir şekilde maça çıkmış olsa da, bir Avrupa takımından fark yemesi büyük bir olaydı. Sixers'ın mağlubiyetinin hemen arkasından gelmesi de belki NBA için kötü bir tesadüftü; ancak David Stern bu işten pek de rahatsız görünmüyordu, kameraların bize yansıttığı kadarıyla.

NBA ile Avrupa arasındaki fark gerçekten kapandı mı?

Tüm bu hengâmenin arasında, önce Spurs'le, sonra Suns'la maç yapan, eski Avrupa hanedanı, şimdilerde tamamen kabuk değiştirmiş olan Maccabi Tel-Aviv takımının yeni koçu Neven Spahija, çok çarpıcı birkaç tespitte bulundu. Turun son ayağında kendileri Suns, CSKA da Sixers ile oynadıktan hemen sonra, Avrupa takımları ile NBA arasında hâlâ kaydadeğer fark bulunduğunu belirtiyordu Spahija: “Yaz ayları onlar için turnuva oynamak açısından çok zor bir dönem. Bütün bir sezonun yorgunluğunu üzerlerinden atamadan yeni bir turnuva temposuna giriyorlar ve bizim yarımız kadar bile hazırlanamıyorlar. Şu anda da onlar hazırlık kampına yeni başladı ve Avrupa takımları olarak biz, onlardan çok daha iyi durumdayız. Bence, normal sezon sırasında NBA takımlarını yenme şansımız hemen hemen sıfır.”

Bu açıklamaların evvelinde Sixers rahat bir oyunla CSKA'yı yendi, kemerleri biraz sıktıklarında Avrupa takımlarına karşı istedikleri oyunu oynayabileceklerini gösterdi. Spahija'nın açıklamaları da, bir nevi, gerçeği birinin masaya koyması gibi oldu. Şahsen ben de, iki sezon önceki Maccabi Tel-Aviv gibi, Avrupa seviyesinin üstünde bir takım çıkmadıkça, Avrupa takımlarının NBA takımları karşısında maç kazanma şansının çok düşük olduğuna inanıyorum. Ki onların da yenebilecekleri rakipler, lotarya takımlarından öteye gitmeyecektir.

Buradan, Avrupa Turu'nun hemen arkasından, NBA Stüdyo'da Kosova, Kural ve Murathanoğlu'nun tartıştığı “CSKA NBA'de olsa sezonu nerede bitirirdi?” tartışması hakkında da fikrimi aktarmak istiyorum. Öncelikle, 20 galibiyet barajını geçmekte çok zorlanacaklarını anlatan Murathanoğlu'na katıldığımı belirtmeliyim. NBA fikstürü, Avrupa fikstüründen çok daha farklı olarak, iyi takım olmaktan ziyâde, yüksek derecede fiziki güç ve dayanıklılığı da gerektiren bir yapıya sahip. Aşağı yukarı 170 günlük bir sürede takımlar 82 adet maç yapıyorlar. Bunların bir kısmı, fikstürün getirdiği sakatlıklar ve maç kaçırmalar sebebiyle fire oluyor tabii. Tüm bunların üstüne, neredeyse günaşırı uçak yolculuğunu, ülkenin bir ucundan diğer ucuna seyahat ettikten hemen sonra dinlenmeden sahaya çıktığınız back-to-back maçları da eklemek gerek. Tüm maçları ayrı ayrı, fiziki koşulları hesaba katmadan oynattığınızda da, kazandıkları maç sayısının 20'yi geçmekte zorlanacağını bir kenara bırakın, bir de fikstür dezavantajlarının devreye girmesiyle işlerin daha da zorlaşma ihtimali var. Bir de, CSKA'nın Batı'da olduğunu düşünerek yaptılar bu tartışmayı, demek oluyor ki, galibiyet çıkarma ihtimallerinin daha yüksek olduğu Doğu Konferansı takımlarıyla 15 günde tamamlanacak dokuz maçlık deplasman turları… Bence CSKA'lı oyuncular bu fikirden hoşlanmayacaktır.

Karşılaştırmada Rüyâ Takım ölçü mü?

Tüm kıyaslamalarda sonuca ulaşmak için, NBA'in Avrupa'ya gövde gösterisi yaptığı ilk turnuva olan 1992 Barselona Olimpiyatları'na kadar gidelim. ABD bundan önceki olimpik oyunlara hep kolej oyuncularıyla katılmış, bu turnuvalarda sadece iki maç kaybetmiş. Sovyetler'e kaybedilen olaylı 1972 finali rutini bozmamış; ancak 1988 yılında yarı finallerde bir kez daha Sovyetler'e kaybedilince, ABD de, NBA'in geçmiş 10 yılına damgasını vuran, aynı zamanda lig tarihine de adını altın harflerle kazımış-kazıyacak büyük yıldızları toplayarak, hem şov yapmaya, hem de öç almaya gelmiş. Oyuncuların Rüyâ Takım'a karşı oynadıkları maçlarda fotoğraf çektirmek için yarışa girme hikayaleri hâlâ anlatılır (bu yarışa giren oyuncular arasında 90'ların büyük oyuncularından A. Karnisovas bile var). Öyle bir şov olmuş ki bu, The Original Dream Team koskoca turnuvada bir mola bile almamış.



Buraya kadar herşey güzel ve normal. Zira internetin, uydu yayınlarının olmadığı o dönemde, NBA oyuncularını ve ligini ancak tekrar yayınlardan ve gazete kupürlerinden tanıyan Avrupalıların maçlaraa çıkınca apışıp kalması ve ne yapacağını bilememesi kabul edilebilir. Bir tek finalde Hırvatistan direniyor efsane D. Petrovic ile, o da NBA'de oynamanın verdiği özgüven ile Jordan'a kafa tutuyor ve ağzının payını alıyor. Hırvatistan'ın ilk yarıda öne geçince nasıl sevindiğini unutmak mümkün değil.

1992 takımının gördüğü inanılmaz ilgi, NBA'in bu olay üzerine para basması ve dünyaya açılmanın câzibesi David Stern'ün ağzını sulandırıyor ve ABD bundan sonra olimpiyat - dünya şampiyonası demeden her turnuvaya bi 'rüya takım' yolluyor. 1994 ve 1996 takımları adının hakkını vererek, orijinaline sâdık kalarak oluşturuluyor ve oynuyor; kadrolar süper, 'yıldız'lıkları şimdikilerle kıyaslanmayacak oyuncular da birarada oynamaya ve bu şölenin bir parçası olmaya hevesli…

1998'de lokavt sebebiyle NBA oyuncuları katılmayınca, NCAA'de ve Avrupa'da oynayan oyunculardan bir kadro kuruyor ABD, yarı finalde Rusya'ya kılpayı kaybedip üçüncü oluyor. İşte bu takım, Avrupa ve NBA arasındaki kıyaslama için baz alınması gereken takım. Zira, beşinci sınıf oyuncularıyla bile ABD'nin Avrupa takımlarıyla rahatlıkla oynayabildiğinin kanıtı oluyorlar. Kadroda adını bilmediğim yedi oyuncu var, belki bu rakam bazılarımız için daha az veya fazla olabilir. Ancak ABD'nin Avrupa'yı bilen sıradan oyuncularla bile uluslararası turnuvalarda kafaya oynayabileceğini göstermesi açısından çok ama çok önemli bir ölçü oluyor bu turnuva.

1996 ve 2000 arasında değişen çok şey oldu. Avrupalı oyuncular leblebi-çekirdek gibi NBA'e gitmeye başladılar, NBA çarkına para fazlasıyla girdi, sekiz haneli kontratlar herkese dağıtılmaya başlandı, Avrupa'nın hemen hemen her ülkesinde NBA yayını başladığı gibi, aynı zamanda internet ve nba.com vasıtasıyla isteyen herkes istediği bilgiye erişebilmeye başladı. 1998 takımının araya girmesiyle de, 'Rüya Takım olayı'nın bir esprisi kalmadı. Oyuncular takımdan aflarını istemeye başladılar. Hâlbuki 1992 yılında, NBA'in en ünlü, en çok kazanan, en fazla başarıya doymuş, en burnu havada oyuncuları bile, davet alınca koşa koşa takıma gitmişlerdi. Sakat beli sebebiyle 24 saat korse takan Bird bile gidip bankın önünde uzanıp havlu salladı.

Özetle, 2000 yılından sonra, Rüyâ Takım'ı değil de, onun bir nevi gölgesini izler olduk.

İlk mağlubiyet

2002 turnuvası için genel görüş, alınan ilk ve takibindeki diğer iki mağlubiyetin kaza oldukları yönündeydi (ki buna da 'zincirleme kazâ' denir ya, neyse). Zira o sonuçların asıl sorumlusu olarak, takımdaki oyuncular değil, takımı oluşturan oyuncuları seçen kurul gösteriliyordu. Antonio Davis,

Reggie Miller ve Raef LaFrentz bitik durumdaydı. Baron Davis sakattı. Nick Collison gibi NBA'de yeni yeni rolüne adapte olan, Ben Wallace gibi verimliliği bulunduğu takımın durumuna fazlasıyla bağlı oyuncuları biraraya getirmek çok da mantıklı değildi. O turnuvada, aktif jenerasyonun form durumu olarak en iyi dönemlerini yaşayan Arjantin ve Yugoslavya bu takımı yendiler ve kimse buna şaşırmadı. Hatta Arjantinli oyuncular bunu normal karşıladılar.

Bu olay üzerine Amerikan basketbolunun kurmayları, 2004 turnuvası için, ligin en önemli oyuncularını toplayarak hesabı kapatma telaşına girdiler. Ancak, dedik ya, farklı bişeyler vardı. Rakipler artık Amerika'nın sahaya kimle çıktığını önemsemiyordu. Hatta yıldızlarla oynamak onlar için bir dezavantaj bile olmuştu. Litvanyalı oyuncular Duncan ve Iverson'ın her hareketini ezbere bilirken, Amerikalılarsa Avrupa'nın en önemli oyuncularından Jasikevicius'u tanımıyorlardı bile! Avrupa'nın hareketli alan savunması ve ikili oyunları karşısında ABD çok kez zorlandı ve sonunda Litvanya'ya teslim bayrağını çekti. Hem de Jasikevicius'un NBA yıldızlarına özgü bireysel şovuna karşı koyamayarak.

ABD dezavantajlı

Amerika'nın bu handikabı hâlâ devam ediyor. Onlar Kakiouzis'i tanımazken, Yunanlı oyuncular Amerikan takımına karşı nasıl oynanacağını ezberlemişlerdi bile. Krzyzewski ne olduğunu anlayana kadar, Yunanistan işini bitirmişti bile.

Tüm bu hazırlıksızlığa, 'Rüya Takım' muamelesinden team to beat durumuna gelmelerine rağmen, Spahija'nın dediklerini kulağa küpe etmekte fayda var. NBA dünyanın en büyük ve önemli basketbol organizasyonu, dünya şampiyonasından da büyük, hatta ve hatta olimpiyatlardan da. Bu, sadece parayla, ünle, reklamla alâkalı birşey değil. Avrupa'nın, NBA'in her kademesinden öğrenmesi gereken onlarca şey var. Bu kadar çetrefilli bir organizasyonda, iki yüz günde yüz maç yapan oyuncuların, manavdan karpuz seçer gibi toplanıp, genç takımlardan başlayarak yıllarca beraber oynayan Arjantin, Litvanya, Yugoslavya gibi takımların önüne atılması, biraz da haksızlık. NBA patentli Avrupa yıldızlarının milli takımlarından af istedikleri bir dönemde, bu haksızlık, biraz da gözle görülebilir durumda.

Tüm bu verilerin ışığında, yoğun takvim arasında ABD'ye gidip Warriors'dan elli sayı fark yiyen Efes'i eleştirmek yerine, ileride kaçınılmaz olan birleşmenin ülkemiz adına bir parçası olduğu için teşekkür etmek gerekir. Sayelerinde seneye turun bir ayağını İstanbul'da görürsek, şaşırmamak gerekir.

Arnold ‘Red' Auerbach (1917-2006)

ABD zamanıyla önceki cumartesi gecesine tekabül eden saatlerde Arnold Auerbach hayata gözlerini yumdu. Celtics taraftarlığımla gurur duymamı sağlayan en önemli ikondu. NBA tarihinin de en önemli şahsiyetiydi. Takımın güzide yazarı Ümit Can İlhan, 'Red' hakkında güzel bir yazı derlemiş ("Efsaneler ölmez"), üstüne çok fazla ekleme yapmak gereksiz. Ancak yazımda bir bölüm ayırarak ben de anmak istedim kendisini.

Ümit Can, yazısında Auerbach hakkında pek çok hikâye aktarmış. Ben de kendi favorimi yazayım:

1983 ölü sezonu, ezeli rakipler Sixers ile Celtics, Garden'da hazırlık maçı yapıyorlar. Bird'ün dahil olduğu bir arbede çıkıyor maçta, Sixers oyuncuları hep beraber saldırıyor. Red meşhur yerinden kalkıp parkeye iniyor ve ve Sixers koçu Cunnigham'ı itiyor, ardından ceketini yırtıyor itiş kakış sırasında. Bu sırada Moses Malone gelip (Red'in aşağı yukarı iki katı) birşey söylüyor. Red ona dönüyor ve çıldırmış gibi bağırmaya, yere çalmakla tehdit etmeye başlıyor. Moses donup kalmış, gözlerini Red'e dikmiş, şaşkın ve gergin… Celtics oyuncuları Red'i geri çekene kadar bu sahne devam ediyor.

Red'in karakterini ve takıma sahip çıkmaktaki uzmanlığını idrak edebilme açısından çok vurucu, tarihte fazlaca örneği olmayan bir hadise…

Bu sporu seven herkesin başı sağolsun. Rest in peace, Red.

1 KASIM 2006

*: Duke Üniversitesi'nin lacrosse** takımına mensup David Evans, Reade Seligmann ve Collin Finnerty'nin; bir striptizciye birinci dereceden tecavüz ve adam kaçırma suçlarıyla tutuklandığı skandal. Krzyzewski, nisan ayında gerçekleşen bu olaya sessiz kalmasını, haziran ayında “Konumumun bilincinde olmam gerektiğini düşünüyorum… Ben bu okulun basketbol koçuyum, başkanı değil” diye açıkladı. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler tıklasın.

**: Oldukça ağır bir lastik topu, ucunda ağ bulunan bir sopa vasıtasıyla rakip kaleye atma amacını güden bir spor. 10'ar kişilik takımlarla oynanıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, ABD'de çok popüler.