NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ


NBA WALLPAPERS

COURTSIDE

Arda ARŞIK
9 OCAK 2006, PAZARTESİ

Yılın Çaylağı Nazara Geldi Kazâra

Aralık ayı geçti, mevzubahis ayın fikstür zorluğu için "Kasım gibi kolay olmaz," dendi, "hem maçlar zor, hem de artık bizi sallamamazlık etmezler" dendi. Bu lafları koç etti, "aklınızı başınıza devşirin kardeşlerim" uyarısı şeklinde. Aralık ayı içinde bazı beklentiler karşılandı, seri halinde maçlar kaybedildi, bazı önemli takımlarla yapılan karşılaşmalarda üstünlük sağlandı. Ancak o maçlarda fikstür bu sefer yanımızda oldu. Siyah-beyaz değil durum yani her zaman olduğu gibi. Misâl Spurs'le oynadık, NBA TV de verdi maçı, maçı da aldık mutlu olduk, güzel savunma izledik takımdan, güzel bir David West izledik, ancak o maçtan evvelki gece Spurs, Sacramento deplasmanında son saniyesine kadar sonucu belli olmayan bir maç oynadı. Aynı ay içerisinde daha sonra Spurs boyumuzun ölçüsünü aldı kendi evinde, lazım ama böyle şeyler zaman zaman umudu yitirmedikçe.Yine bu aralık ayı içerisinde biraz evvelki durumun aksine iki gece arka arkaya deplasmanda maça çıkan bizim çocuklar, ilk gece Kings'e kaybedip ikinci gece Suns'ı yendiler. Karşılanan beklentilerden biri de Chris Paul'un tekrar Ayın Çaylağı seçilmesiydi. Hayırlı olsun.

Hornets kendi evinde üç büyüklere kafa tutan bir Anadolu takımı durumunda. Öyle maçlarda “kovaladıkça kaçan ateş böceği misin?” ya da “boş buldukça sokan eşek arısı mısın?” diye soramadan edemiyorum.

Her neyse, raydan çıkmayalım. Bazı sorular beliriyor aklımda, onları cevaplayacağım.

Sahi bir Chris Paul vardı, ona n'oldu?

Şimdi öncelikle Chris Paul sakatlandı, sağ el baş parmağında bağlar koptu, Portland maçında Steve Blake'le olan münasebeti dolayısıyla; ve "2 hafta yok" deniyor, 7 maç kaçıyor bu 2 hafta içinde, yani aralık sonu ocakbaşı zor olacak. O sakatlık anına kadar takım gayet rahat götürüyordu maçı, Portland'ın eksikleri mâlum, Zachary Randolph, Darius Miles ve kuzen Marbury. Zekeriya "çok fena başım ağrıyor" diyordu maçtan evvel, ateşlenmiş aman dikkat, reçete belli; 1 hafta ya da 7 gün yatacaksın ilaç kullanarak veya kullanmayarak, ona sen karar vereceksin. Paul sakatlandıktan sonra rahat giden maç zora giriyor, rezalet hücum ediyor takım ama maçı tekrar çeviriyor çocuklar. Chris hakkında uğursuzluk olmasın diye konuşmuyordum, "adam harika oynuyordu," dedim, "tamam, çaylak olarak oldu artık, konuşmak lazım", adam gitti sakatlandı. Chris de bahtsız bir adammış kardeşim, Atlanta maçına sürüyle yakını gelecekti, hem aileden hem Wake Forest'tan ama izleyemediler Chris'i dünya gözüyle NBA'de, bu sakatlık yüzünden. Geçmiş olsun, injury prone bir adam olmasın, Grant Hill olmasın. Onun haricinde Chris'in iyi bir oyuncu olacağını görüyorum herkes gibi, Jason Kidd istatistikleri tutturabilir, oyuna o kadar hükmetmesi elbette çok zor ama şu anki istatistikleri Kidd'imsi olabileceğini gösteriyor.

Sahi bir J.R. Smith vardı, ona n'oldu?

Chris'in kankası ve takımın 2 numarası pozisyonundaki J.R. Smith ise bir dirhem aklı olmayan adam görünümündeydi. Aldığını sallıyordu, içeri iyi drive etmiyordu, arada bir En İyi 10 Hareket'e giren smaçlar yapıyordu, içeri girdiğinde doğru düzgün bitiremiyordu pozisyonları. Byron Scott ince ince laflar soktu önce, "bazıları iyi çalışmıyor" dedi, sonra küt diye bençe çekti Smith'i, hiç oynatmadı Bobcats maçında, bir sonraki Miami maçında 32 saniye kala oyuna soktu. "Bakın," dedi, "Kirk Snyder nasıl çalışıyor, Macijauskas nasıl çalışıyor, gördünüz mü siz Smith'i hiç böyle erken gelip geç çıkarken salondan?" J.R. da tabii genç olduğu için dik konuştu önce, antrenman bitti gitti, sonra "dişim ağrıyo, benim dişçiye gitmem lazım" diyerek diğer bir antrenman bitiminde koptu gitti. Sonra bize söylenmeyen bir olay oldu belli ki, çünkü önümüzde başka durumlar vardı. Söylenmeyen olaya da kulak çekilmesi diyebiliriz. J.R. az süre aldığı maçlarda kenardan havlu salladı, bir antrenmandan sonra yarım saat kaldı çalıştı, düzgün konuşmaya başladı bir yandan düzgün hareket ederken. Haa bu arada bu adam kenara alındıktan sonra kendisiyle aynı yıl draft edilen Kirk öne çıktı, yükselen bir performans sergiledi, ilk 5'i o götürecek gibi. Ama Chris Paul'un sakatlığı Smith'e yaradı, Snyder Paul'un yokluğundaki ilk maçta Byron Scott'ın daha önce "Speedy Klakson'u oynatacağım ben" demesine rağmen PG oynadı. Smith de bu durumda 2 numara oynadı. Ama tabii Atlanta bu arkadaşlara baskı uygulayınca takım saçmaladı, bunun üzerine Speedy sahne aldı, maçtan sonra da Byron “Tövbe valla bi daha!” dedi bu back court ikilisi için. Şimdi şöyle de bir durum var önümüzde; iki hafta içinde Macas da süre alacak. Önceki gece 27 dakika oynamış. Byron burda kendisini inkâr etmedi en azından, "iyi çalışıyor" dediği adamlardan Snyder'i ilk 5'e koydu, Macas'a da geç de olsa süre verdi, umarım devamı gelir.

Sahi bir kuş vardı, ona n'oldu?

Chris Andersen da sakatlık ve kaptığı bir virüsten dolayı oynayamıyordu. Toparladı kendini yer buluyor takımda yavaş yavaş ama pek faydalı olduğu söylenemez. Birdman ince bir adamdı fakat artık Demirel'imsi bir gıdıya sahip, kuvvetlenmek adına kilo almaya kalkmış ama tam kelime anlamıyla kantarın topuzunu kaçırmış! Bir de babayı başka fazda bilirdik biraz, şu açıklamasıyla bunu tasdikledi: "I feel I'm starting to come back into it, mentally and physically. Once these aches and pains go away, it should be a lot easier. But I'm mentally tough enough to fight through it. I've got to do what I've got to do. Be Bird."
YANİ: “Fiziksel ve zihinsel olarak geri geldiğimi hissediyorum. Bu acılar ve ağrılar bir geçsin her şey daha kolay olacak. Ben bununla mücadele etmeye kafa olarak hazırım. Yapmam gerekeni yapmalıyım. Kuş olmalıyım.”

Sahi bir Speedy Gonzales vardı, ona n'oldu?

Önümüzdeki günlerin ilk 5 oyuncusu Speedy Claxton, Spurs maçları zamanında orayı özlediğini söyledi, daha sonra da "Hornets'i seviyorum" dedi, sonra da "elbette free agent olacağım için piyasayı kollayacağım" dedi. Hiç konuşmasa daha iyi olurdu.

Sahi bir Desmond Mason vardı, ona n'oldu?

Desmond Mason yeni ayakkabılarıyla maçlara çıkıyor artık, üzerinde adının baş harfleri ve bir sayı yazıyormuş, 24'tür muhtemelen, açıp bakmaya tenezzül etmiyorum. Asıl meseleden bahsetmedim. Desmond Mason'ı şut çekerken izlemek! "Atarken" diyemiyorum, dikkatinizi çekerim, gerçekten zor bir olay izlemek, estetik kaygılarınız varsa hele. Şut mekaniği, stili her bir şeyi bozuk abinin ne yazık ki ve sezon ortasında bununla alâkalı yapılabilecek pek bir şey yok. Kendisi de bu acı gerçeği kabullenmiş durumda en azından. Tiger Woods'un vuruşunu değiştirdiğini, kendisinin de çalışarak birşeyler yapabileceğini düşünüyor. Bu lafı etmek istemezdim ama benim şut stilim daha iyi sevgili Desmond. Desmond'ın şut meselesiyle ilgili olarak şu habere bir göz atın, babanın şut mekaniğinin güzel bir betimlemesi var. Ama Desmond'ı da doğru kullandın mı, kendi kendisine pozisyon hazırlamak zorunda bırakmadın mı, adımını almışken topu tutuşturdun mu eline... Çakıyor topu potaya! Seviyorum yani kendisini. Sadece ben sevmiyorum, Bucks camiası da seviyor ki, kendisine bir kıyak yaptılar Wisconsin'de. Takım kadroları anons edildiğinde Hornets'ta en son Desmond'ın ismi söylendi, alkışlandı ve ilk çeyreğin bitmesine 7:55 kala Des ilk sayılarını kaydettiğinde de alkış aldı. Çok yakışıklı bir hareket.

Sahi bir David West vardı, ona n'oldu?

David West ise en çok gelişme gösteren adam, sadece takımda değil tüm NBA'de. Orta mesafe şutu iyi işliyor, sağlam sayılar döküyor ortaya, J.R. Smith ve Chris Paul ikilisi taşıyacak bu takımı diye bakıyorlardı ama David West ve Chris Paul ikilisi olarak bakılıyor artık ileriye. Houston maçının sonunda Chris Paul ile bir pick 'n' roll oynadılar, üzerine gelen savunmacıya rağmen orta mesafe şutunu çakıp maçı aldı baba. Houston maçı demişken...

Sahi bir Rasual Butler vardı, ona n'oldu?

Resül, Houston maçına kadar pek bir işe yaramıyordu, o maçta da pek bir işe yaramıyordu çünkü T-Mac'i tutuyordu. Taze-baba T-Mac parçaladı kendini kim tuttuysa ancak maçın son çeyreği Resül üçlükler yağdırarak maçı takımına getiren adamlardan biri oldu.

Sahi bir Jackson Vroman vardı, ona n'oldu?

Jackson, attığı sayıdan fazla faul yapmaya devam ediyor.

Sahi bir Bon Jovi vardı, ona n'oldu?

14 Ocak'ta Oklahoma'da Ford Center'da bir konser verecek olan ünlü sanatçının “Have a Nice Day” isimli parçasının, yine kendisine ait olan “It's My Life” isimli parçadan arak olduğu uzmanlar tarafından açıklandı. Ozan Aydın geçenlerde yaptığı açıklamada Jon'un bu ayıbını parmakla gösterdi. 13 Ocak'ta Sn. Bon Jovi bir gün sonra vereceği konserin provasını yapacağı için, 13 ve 18 Ocak tarihlerinde Baton Rouge'dan Oklahoma'ya alınan maçlardan ilki Ford Center'da değil de başka bir yerde oynanacak, neresi, orası belli değil henüz ama Oklahoma sınırları dahilinde olacak. Bu yer değiştirmenin sebebi de, kontrat gereği felaketten sonraki 24 ay içerisinde New Orleans Arena kullanılacak durumda olursa orada maç yapılmasının gerekliliği, bu yüzden mart ayında hazır olacağı açıklanan New Orleans Arena'da üç maç yapmayı planlıyorlar. 8 Mart'ta Lakers ile, 18 Mart'ta Denver ile, 21 Mart'ta Clippers ile olacak bu maçlar bir terslik olmazsa.

Sahi ne diyordum. İyi seneler, iyi bayramlar...
 


Arda ARŞIK
5 ARALIK 2005, PAZARTESİ

Gurbetten Notlar

Hornets artık eskisinden daha iyi bir takım. Çok eskisinden değil ama bir sene öncesinden çok daha iyi bir takım. Oyuncuların yeteneklerini birer birer topladığınız zamanki kadar değil (o nasıl olacaksa) ama onların biraraya gelmiş birbirleriyle etkileşmiş hallerine ve sahaya yansıttıkları oyuna bakarsak, ki bu takım olma durumudur, ‘Hornets artık daha iyi bir takım'. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Bunu neden gönül rahatlığıyla söylediğimi de belirteyim. Takım daha çok mücadele ediyor, bu mücadeleyi de bilinçsizce yapmıyor. Bilinç aslında doğru kelime mi, emin olamadım şimdi, şöyle diyelim; bu mücadeleyi yaparken takım için oynamaktan başka hesabı olan adam yok henüz. Belli bir plan çerçevesinde oynuyorlar, mümkün olduğunca kendilerine söyleneni uygulamaya çalışıyorlar. Bu planın bizi ne kadar ileri götürebileceğinden emin değilim ama neyse...Genç bir takımın olması gerektiği gibiler şu anda. Birinci turda seçtiği ilk adam beklentileri karşılıyor, istatistikleri gayet tatmin edici ve o adam Ayın Çaylağı seçildi.

Sezon başından geldiğimiz güne bakacak olursak takımdan beklenenler karşılanmış durumda, ama oyunculardan beklenenler ve onların verdikleri ise tamamen örtüşmüyor. Desmond Mason ve özellikle David West çok parladılar. Bu ikisi arasında daha uzun süre parlayan David West. Stiliyle ve NBA'e muhafazakar girişiyle PJ Brown'a benzeyen West gayet iyi performanslar ve istatistikler ortaya koyuyor ve takımın bir-iki maç kazanmasında en önemli etken oldu, ilerisi için takımın önemli bir parçası veya kıymetli bir takas malzemesi olabilir. West'in bu kadar etkili olmasının sebebi artık hücumda önemli bir opsiyon olması ve kendisine yapılan ‘şut at, korkma' telkinleri. Desmond Mason da aynen West gibi, iyi takım olma yolunda devam edersek takım için gerekli bir parça veya kıymetli bir takas malzemesi olabilir, bununla birlikte Desmond takımın bu yeniden yapılanma sürecine cuk oturan bir adam. Kapasitesini biliyoruz çok fazla değil, ama bazı işleri çok iyi yapıyor ve o işleri sürekli yapabiliyor. Şu güne kadar saha dışında bir yamuğunu da duymadım. West'in sezona iyi hazırlandığını biliyorduk fakat Mason son anda takas olduğu için takımla beraber çalışamadı, bu yüzden ısınma evresi geçiriyor hâlâ, bu çok sayı attığı maçları oynamadan evvel ‘kabız oldum sanki, hiç bir şey çıkmıyor benden, sıkıntılıyım' diyordu, coach ise ona güvendiğini Desmond'ın kendi kendine çok yüklendiğini söylemişti, iyi bir ileri görüşlülük, oyuncuya güven duyma.

Şimdi Byron Scott için bu güzel şeyleri söyledik ama bir de Macijauskas meselesi var. Yukarıda "neyse..." diye bıraktığım şeyin devamı buralarda. Macas oynamıyor. Sebebin ise kibar tabirle osuruktan olduğunu birkaç vuruş sonra göreceksiniz; playbook'u bilmiyormuş! Bizim playbook'un ne kadar kalın, ne kadar karmaşık olduğunu bilmiyorum ama şu güne kadar Macijauskas'ı ve Scott'ın oynattığı oyunları izlemiş bir kimse olarak, Macijauskas'ın bunu bilmemesinin pek de sorun olmayacağını, çok kolay öğrenebileceğini, asıl meselenin Desmond Mason'dan faydalanmayı bilen Byron Scott'ın basketbol meselesine dar bir açıdan bakması sebebiyle Macas'ı nasıl kullanacağının farkında olmadığı olduğunu söyleyebilirim. Scott mevzuya Avrupa basketbolunu bilen koçlar gibi bakamıyor, bugüne kadar baktığını görmedik, klasik Amerikan stili basketbolu biliyor, seviyor. Avrupa basketbolunu takip etmeyen koç gibi bir ayrım yapmak istemezdim ama bunun doğru olduğunu görüyorum. O basketbolu takip eden adamlar olaya zaten geniş açıdan bakan adamlar, Phil Jackson gibi Avrupa basketboluna hakim olmayıp da mevzuya hakim abilerimiz var tabii ki. Macijauskas'ın bir de Litvanya milli takımının en önemli adamlarından biri olması durumu da şu playbook olayını gözümde daha gülünç hale getiriyor.

Scott'ın konuya yaklaşımından bahsetmişken, aynı yaklaşımı sergileyen bir yazı okudum, dünyadan bîhaber Amerikan yaklaşımına güzel bir örnek: “Even Williams and Jasikevicius, both point guards, could not talk about penetrating like Steve Nash, passing like Jason Kidd and having a handle like Allen Iverson, as Paul has aimed to do.”
Yani; “Her ikisi de point gard olmalarına rağmen Williams ve Jasikevicius, Paul'un yapmayı hedeflediği, Steve Nash gibi penetre etmek, Jason Kidd gibi pas vermek ve Allen Iverson gibi top kontrol etmek konularında söz sahibi olamazlar.“

Yazının tamamı için: http://www.azcentral.com/sports/columns/articles/1204nbainsider1204.html

Deron Williams'ın şu güne kadar neler yaptığını bilmediğimden, neler yapacağı konusunda ahkam kesemem ama en azından Jasikevicius'un pas vermek konusunda kimseden aşağı kalmayacağını bilmek gerekir. Euroleague'de yaptıkları bir yana, 2000'de Sydney'de, özellikle Amerika-Litvanya karşılaşmasında yaptıklarını hatırlamak gerekir bu adamın. Bu arkadaşın dallamalığının sebebi dünyadan bîhaber olmasıdır kanımca.

Byron konusunu noktalarken Sir Alp Akbulut onun Macas'ı kullanmamasının sebebinin aslında bir pozisyonunu koruma refleksi olabileceğini söyledi. Şöyle ki, takım zaten beklenenden iyi gidiyor, takım sahibi ve GM'in durumdan memnun olması üzerine, Macas gibi bir adamdan fayda sağlamaya çalışırken elde olanı da bozma ihtimali sebebiyle bu adamı hiç oynatmıyor olabilir. Bence bu da çok geçerli bir olasılık ancak Scott'dan gördüklerim ve duyduklarım çerçevesinde böyle olmadığını düşünüyorum.

Macijauskas'tan bu kadar bahsettik de, kendisi bu konuda ne düşünüyor onu söylemedik. Adam oynamak için geldiğini, oynayamadığı için ayrılmak ve oynayabileceği bir takıma gitmek istediğini söyledi. Macijauskas'ın da NBA'e gelirken buralardan bîhaber olduğunu görüyoruz aslında, az galibiyet alan bir takımda çok süre alarak NBA'e giriş yapmak yerine bence kendine en uygun takımı arasaymış keşke. Phoenix, Seattle ve tabii ki San Antonio bu adamı gayet efektif kullanabilecek takımlar olarak aklıma geliyor hemen ama tabii buralara gitmesi ne kadar söz konusuydu, bilemiyorum.

Oynamayan adam üzerinden çok konuştuk, oynayıp da katkı sağlayanlardan bahsetmeye devam edelim de ayıp olmasın. Speedy Claxton mesela ve P.J. Brown, çok az da Kirk Snyder... Rasual Butler ise David West'in aksine iyi hazırlanıp iyi sezon geçiremiyor.

Speedy Claxton bençten katılıyor yarışmalara ve Chris Paul önüne geçmeden evvel, o haliyle takımın en skorer oyuncusuydu, bu enteresan durum normale döndü de rahatladık. İyi bir katkı sağlıyor ama; benç boşmuş gibi hissetmiyorsun en azından. P.J. Brown ise ‘adam gibi adam' ödüllerinin haricinde 10.6 sayı, 8.6 ribaunt, % 50.4 şut ve %92.3 faul isabetiyle oynayarak tekrar saygımızı kazanıyor.

Bitirirken ‘Yeni Şehir Notları' diye başlık atayım, Can Kozanoğlu'na da gönderme yapayım diyordum ama baktım olmuyor. New Orleans - Oklahoma ilişkileri açısından bugün önemli bir gün. The Oklahoman'da çıkan bir haberde (http://newsok.com/article/1696282/) takımın formasının önüne şehrin ismi yazılsın, deniliyor. Bunun üzerine artık karşılıklı yazışır bu iki şehir. Şimdi bakıyorum da, olmuş.

Ocak ayında Hornets NBA'e gelecek sene nerede oynayacağını bildirmek zorunda ve bu çok büyük ihtimalle yine Oklahoma City olacak çünkü New Orleans'ın durumu pek değişmemiş. New Orleans'lılar bundan memnun değiller tabii ki ama takımı suçlamıyorlar. Ocak ayı bizim durumumuzun ne olduğunun anlaşılması için çok erken, diyorlar. Bu arada halinden en memnun adam Hornets'in sahibi George Shinn kanımca, uzun zamandır ilk kez kimse ondan nefret etmiyor. Ben New Orleans takımıyım, diyor; New Orleans'ta evler inşâ ediyor hayır işi kapsamında. Oklahoma'ya ise NBA'yı getirdi. Eğer NFL takımı Saints New Orleans'tan ayrılırsa New Orleans'a dönüp oranın tek profesyonel spor takımı olmak isteyebilir, böylece şehri satmamış olur, eğer Saints kalırsa Oklahoma'daki seyirci durumunu kaçırmamak için bir şekilde orada kalabilir çünkü New Orleans şehriyle bağları Saints'inkiler kadar derin değil, ayrılırsa diğeri kadar etkilemez, diğeri ayrılırsa da diğerinin yerini doldurmuş olur. Sonuçta kendisi için en iyisini bulacaktır ve diğeri de Saints'tir.

Geçen yazıdan sonra "ulan," dedim, "unuttuk yine şunu şunu söylemeyi", ‘şunu şunu'nun nolduğunu bir daha unuttuğumdan hatırlayamıyorum artık üzerine neler bindiyse, şimdi aklımda olanları yapıştırıyorum aşağı, aynı şeyi yaşamamak için.

  • Bu sene televizyondan takımın maçını izleyemedik, ancak bu ay NBA TV'de (http://www.batug.com/nbatvara.htm) üç adet Hornets maçı var. Chris Paul'u da göreceğiz, nasılmış bakalım.

  • Dün gece Boston - New York maçında Delonte West'in smacından sonra Marbury ve Crawford kafa kafaya tosladı, kaçırmayın özetlerde.

Andrew Bynum, Lakers-Spurs maçından sonra basınla konuşurken ağzındaki dişliği çıkarmayı unutmuş. Görmek isterdim o sahneyi.

arda@clix.net.tr


2 KASIM 2005, ÇARŞAMBA

New Orleans Anofels*

Birkaç sezondur serbest düşüş yapan takımımız geçen sezon hayırlısıyla kafa üstü çakıldı. Tam kafa üstü değil aslında, klişe yorumların bir numaralı adamı Mad Dog Fred Carter'lı 76ers'ın o az galibiyetli rekorunu kırsaydı bu lafı asıl o zaman kullanmak gerekirdi.

Katrina da zaten iyi gitmeyen işlerin üzerine acayip bir sos oldu. Serbest düşüşün sonuna geldik herhalde, zemini buldu artık Hornets, bundan daha aşağısı olamaz, varsa biz olmayalım zorlamaya gerek yok.

Draft lotaryasında 'Bundy Laneti'nden örnekler sergileyerek dördüncü seçme hakkını kazandı fakat sonuçta istediğine ulaştı diyebiliriz, Chris Paul takıma katıldı. Deron Williams'ı istiyorlardı ama Chris Paul olunca sevindiler.

Hornets'ın bulunduğu şehirle - ki New Orleans'tan bahsediyorum zaman boyunca ilerliyoruz beyler arkada yer var her zaman olduğu gibi - yine bir problemi çıktı. Yeni antrenman sahasını şehrin doğu yakasında bir yerlere yapmaları konusunda anlaşmışlar, oraya bir de alışveriş merkezi yapılacakmış şehrin o bölgesi canlansın diye, ona göre fon alacaklarmış şehirden, ama New Orleans Arena'nın hemen yanına yapma imkanı doğunca oraya yapmak istemiş takım, böyle olunca da, size o parayı vermeyiz, demiş şehir (şehir bu tip şeyleri, bir meydana insanların toplanıp hep bir ağızdan bağırmasıyla söylüyor; demokrasi).

Tabii bu tartışmalar Katrina öncesinde kaldı, şimdi bu tartışmalar yapılmıyor doğal olarak, takım şehre geri dönsün isteniyor, NFL takımı Saints şehri satmış gibi durduğundan, şehirle arasındaki bağları düzeltmek isteyen bizim takımın sahibi George Shinn herkese şirin gözüküp "biz bu şehrin takımıyız" dedi. Hatta Ercan Saatçi'nin 05 edasına sahipti "biz burdayız gitmeyiz ülkemizi bekleriz...karşı çıkan olursa anasını..." bile diyebilirdi. Bu tür söylemlerin adamlarının ortak noktası olan kaypaklığı bizim kaypak da yaptı pek tabii. Oklahoma City'ye ilk gittiğinde profesyonel bir spor takımına sahip olmak isteyen şehre 'burda kalabiliriz tabii ki de, neden olmasın' boncukları dağıttı ama sanırım büyük abiler enseye bir şaplak patlattılar da, baba o sularda yüzmemeye başladı artık. "Biz New Orleans takımıyız, varlığım New Orleans'ın varlığına armağan olsun, Oklahoma da güzel bir beldemizdir ve kesinlikle profesyonel bir takıma sahip olmayı hak etmektedir fakat bildiğiniz gibi ben zenginim, sizden aldım, şu zamana kadar artık geri veririm New Orleans'ın yeniden inşasında" falan filan dedi.

Bu kadar laf salatasından takımın Oklahoma'ya gittiğini anlamışsınızdır Katrina ertesinde. Bu sezonki 41 iç saha maçının 35'i Oklahoma'daki 19 bin küsurluk (şimdi arayıp bulamam kesin sayıyı, yazının sonuna not düşerim rakam delisi arkadaşlar için) Ford Center'da yapacaklar diğer altı maçı da Louisiana eyaletinde LSU'nun Pete Maravich Assembly Center'ında oynayacaklar. Eğer New Orleans Arena işler hale gelirse bu maçların bir kısmı orada oynanacak.

Oklahoma, demişken, oraya gitmeden evvel başka yerlerin de (Kansas City, San Diego, Nashville, Las Vegas) adı geçti tabii ki ortada para dönüyor. Fakat New Orleans'a en yakın olan ve salonu New Orleans Arena'yı da işleten SMG tarafından işletilen, ilerisi için de bir takımı olursa ne güzel olur, denilen Oklahoma'ya karar verildi. Oklahoma'nın teklifi de çok iyi, takım zarar etmeyecek hiçbir şekilde, eğer ederse zararı şehir karşılayacak, eğer kâr edilirse yarı yarıya paylaşılacak.

"Bak şu ana kadar basketbol konuşmadık Sevgili Erman, hep tahkim, hep hakem."

Saha içine bakarsak takım artık çok genç, en yaşlı adam P.J. 36 yaşında, sonra Desmond Mason geliyor 28 yaşında. Sonraki oyuncuların yaşları birer ikişer aşağı iniyor, 5 adet 1985 doğumlu oyuncu var kadroda. Maç içinde dağılmaya çok müsait bir kadro yani ama arada bir kendinden beklenmeyen işler de yapacaklar bu sene. Örneğin dün geceki Sacramento Kings vakası. Hazırlık maçlarında bile "savunma, savunma" diye ağlıyordu Byron Scott ama Kings sağolsun, Hornets'ı bir Detroit, bir San Antonio gibi göstermiş.

Marc Stein'dan öğrendiğimize göre Chris Paul ve J.R. Smith ikilisi lig tarihinin en genç arka alanını oluşturuyorlarmış. Artık takımı bu ikisinin üzerine kurmak istiyorlar malum olduğu üzre. Ancak arada bir Magloire takası oldu, kendisi de durmak istemiyordu takımda. Hatta kendisinde bir Toronto'ya gitme, takımda ise gönderme isteği vardı ama olmadı, sonuçta Desmond Mason, draft hakkı ve bir miktar nakit karşılığında Bucks'a gitti. Ucuza gitti. Desmond Mason'ın Oklahomalı olmasının bu takasta bizim takımın aklını çelen en önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Magloire'u isteyecek birçok takım bulunurdu, 2.10'un üzerindeki kütüklerin birçok milyon dolar aldığı şu günlerde bir uzun için hızlı olan Magloire'un talibi de olurdu, seçenekler iyi araştırılmadı kanımca. Bu takas ne hedeflendi, derseniz de, "Avrupa'da Başarı" diyebiliyorum ancak.

Takımın en mühim hamlesi olan Chris Paul'u izlemediğim için ancak hakkında söylenilenleri iletebilirim. Aklımda kalanlar çok iyi bir point guard olduğu, oyun görüşünün ve olgunluğunun yaşının çok üzerinde olduğu, sayı üretebilen bir adam olduğu, gerektiğinde sorumluluk almaktan kaçmadığı. Çok hızlı veya çok yavaş denmediğine göre normal bir insan evladı olduğu sonucuna varıyorum. İzleyip göreceğiz.

Öte yandan Magloire da gittiğine göre bu sene de pivotluk görevi yine P.J. Brown'a kalıyor, kendisine verilen paranın karşılığı da istenmiş oluyor böylece, kendisi de her zaman ağzını açmayıp işini en iyi şekilde yaptığı için saygıyı hak ediyor bir kez daha. Burda bir parantez açalım; David West'in sözlemesindeki opsiyon kullanılarak bir sene uzatıldı kontratı ve iyi bir hazırlık dönemi geçirdiği için oynaması bekleniyordu ilk beşte. Kontrat uzaması hazırlık dönemi ertesinde oldu tabii ki de. Oynadı da dün gece ilk maçta ancak burnu çatladı. Bu sebeple Chris Andersen ilk beşte görev alabilir bir süre.

Yazın gerçekleşen NBA tarihinin ortada en çok oyuncu dönen takasında (13 oyuncu) Hornets da yerini aldı, haklarını elinde tuttuğu Roberto Duenas'ı Miami'ye yolladı, bu sırada takıma Rasual Butler ve Kirk Snyder katıldı. Bu iki arkadaşla kadro derinliği oluşturuluyor. Şu ana kadar Rasual Butler'dan iyi performans alınmış. Kirk Synder da kariyeri boyunca kendinden bekleneni verememiş bir oyuncu ama olursa ne güzel olur diyorlar, takımda üç adet birinci tur adamı olmuş olacak deniyor. Ancak şutuna hayran olduğumuz, gözü kapalı faul sokanlar diyarından Arvydas Macijauskas'ın takıma monte edilmeye çalışılmasının daha faydalı olacağını düşünüyorum. NBA standartlarına göre zayıf olduğu için zorlanacağı aşikar ama takımda güvenilir bir şutör olmadığından üzerinde durulmalı.

Brandon Bass'ı tanımıyorum, tanışınca izlenimlerimi yazarım.

Düşünüyorum düşünüyorum elde bunlar var, takım genç, atletik, tecrübesiz. Golden State Warriors'ın yakın geçmişteki hali gibi ama Chris Paul gibi bir umut sebebi var. Son iki sezondur takımın yaşlı adamlarla yüksek tempolu basketbol oynaması düşünülüyordu ve olmuyordu kalite eksikliğinden de istenilen. Şimdi en azından hızlı hızlı oynayacaklar.

Başarılı sistemlerin kopyası yapılır hemen sonra. Princeton Hücumu böyle yine popüler olmuştu Sacramento Kings ve Byron Scott'ın Nets'i sonrasında, şimdi de geçen seneki Phoenix Suns var elde. Onlar gibi olmak çok zor ama. Steve Nash gibi oyun görüşü olan bir adama ve belki daha çok Amare gibi bir azmana ihtiyaç var, yanındaki Marion da unutulmamalı tabii ki. Bizimkiler neyi imite edecekler dersek, sanırım yine Byron kendini imite etmeye çalışacak zamanla.

Gidenlerin arkasından konuşmak istiyorum son olarak. Sürekli ayrılıp barıştığımız sevgilimiz Lee Nailon'a "Somewhere, sometime Lee" diyorum. Casey Jacobsen'a Ümit Can Erdoğan'la Tau'da başarılar diyorum. Dan Dickau; sen iyi bir çocuksun. George Lynch; sen de gitmek istiyordun, yolun açık olsun, çok güvensem de sana, pek bir işimize yaramadın şu güne kadar, birkaç kez Paul Pierce'ı durdurdun gerçi. Big Cat'e de "No hard feelings" diyorum önce, bundan sonrasını da Türkçe bilen bir arkadaşına sormasını tavsiye ederek "Abdurrahman Çelebi'sin" diyorum.

* Sn. Kural'ın espriyi yapan arkadaşına saygılar
Sayı delisi arkadaşlar için yıldız koymadım: 19,675 kişilikmiş salon.