Başarılı geçen bir sezonun ardından, Hornets’tan beklentiler doğal olarak artmıştı. Sezon başında yapılan yorumlarda, Lakers’ın arkasından Batı’da ikinci takım olacağımıza kesin gözüyle bakılıyor, hatta playoff’ta dik durmayı başarabilirsek (ne demekse o), final şansımızın bile olacağı söyleniyordu. Geride kalan 15 maça baktığımda, çok büyük hayal kırıklığına uğramasam da, ağzımda acı bir tat olduğunu kabul etmeliyim. Henüz olgunlaşmamış bir şeftaliyi ısırmış gibi hissediyorum.

Bizim Takım Elele

15 maçı göz önüne alırsak, sahada duruş konusunda tatmin olduğumu söyleyebilirim. Şunu gönül rahatlığıyla belirtebilirim ki, rakipler Hornets’i daha fazla ciddiye alıyorlar, kezâ almalılar da. İşin ilginç tarafı, rakipler bizi çok ciddi karşılarken, biz henüz aynı ciddiyetle masaya yumruğu vurmuş değiliz. Paul, Posey ve Butler dışında, neredeyse herkes geçen seneki formlarının uzağında seyrediyor. Tabii bu düşüş oyuncudan oyuncuya değişse de, genel olarak olumsuzluk hissediliyor.

Geçen sezondan kalan en büyük alışkanlık ise, kesinlikle savunma. Maç başına en az sayı yiyen takımlar sıralamasında, 93 sayı ortalamayla, San Antonio ve Portland ile beraber beşinci sıradayız. Geçtiğimiz sezon boyunca da yaklaşık bu sıralardaydık. Yine geçen seneki gibi, top çalma ortalamalarında da 8.3 ile sekizinci sıradayız. Ama bu güzel istatistiklerin yanında çok can sıkıcı bir nokta var. Takım ribaundlarında 37.7 ile sonuncuyuz. Bunun da en büyük sebebi, pota altında en güvendiğimiz iki oyuncu olan West ve Chandler’ın ribaundlarda çok pasif kalması, öyle ki West ‘in ribaund ortalaması 8.9’dan 6.6’ya, Chandler’ın ribaund ortalaması 11.7’den 7.9’a düşmüş durumda. Bu da toplamda 6.1’lik bir farka denk geliyor. Ayrıca, Chandler oynadığı 12 maçın dördünde çift hanelerde ribaund çekebilirken, West ise 15 maçın sadece birinde çift hanelere çıkmayı becerebilmiş. İşin daha da ilginç yanı, bu istatistiklere rağmen, 38 ortalamayla rakibe en az ribaund veren dördüncü takım olmamız. Çok açık, bizim maçlarda top havadan değil, yerden oynanıyor.

İşin hücum yönüne baktığımızda ise, yine geçen seneye oranla 4.7 sayılık bir düşüş görüyoruz. Hücum organizasyonu konusunda da bir değişiklik yok; geçen iki, hatta üç senede olduğu gibi yaratıcılık konusunda Chris Paul’ün eline bakılıyor takımca. Tabii Chris Paul, sahada olduğu sürede tüm bu beklentileri eksiksiz yerine getirdiğinden dolayı şimdilik bir problem gözükmüyor ama NBA ile ilgilenen her vatandaşın belirttiği gibi, alternatif hücum setleri geliştirilmek zorunda. Özellikle, kaybedilen Houston ve Sacramento maçlarında Chris Paul kenardayken, sahadaki oyuncuların can çekişmesini izlemek benim için çok acı vericiydi.

Bu genel bakışın ardından, sırayla oyuncuları da inceleyelim.

Chris Paul Küçük Mücahit

Chris Paul, bu takımın anası, babası, halası, amcası, tüpçüsü, sütçüsü, Yaşar Kemal’i, Orhan Pamuk’u, vs… yani her şeyi. Beklentilerin zerre altına inmeden, sağlam bir oyunla takımı bu seviyelerde tutuyor. 15 maçın 11’inde double-double (dokuz tanesi 20-10), ikisinde de triple-double yapmayı başardı. Portland maçındaki top çalmayla beraber “en az bir top çalma” serisini 99’a çıkardı. Chris Paul’ün, pas kanallarını bir kartal gibi gözlediğini her zaman bilirdim, ama bu özelliğinin böyle insanüstü bir istatistiğe ulaşabileceğini hiç tahmin edemezdim. 21.1 sayı, 11.6 asist, 5.8 ribaund, 2.8 top çalma ve kariyerinin en iyisi olan %52 şut isabetine sahip ki, sezon içerisinde toparlayacağımızı da düşünürsek, MVP ödülünün yine en büyük adaylarından biri olacaktır. Keza “Ayın Oyuncusu” ödülünü de, bu sağlam istatistikleriyle almayı bildi.

Takımın Chris Paul’e bu kadar çok bağımlı olması, bundan sonra da sürekli eleştirilecek ama Chris Paul öyle istisnai bir oyuncu ki, sadece bu sene değil önümüzdeki 15-20 sene takımı sırtına alıp götürebilir. Yeter ki, sakatlıklardan, belalardan uzak olsun, başka bir şey istemiyorum.

David “Wild Wild” West

19 sayı ortalama elbette güzel ama, o 6.6’lık ribaund ortalaması beni kahrediyor. İzleyebildiğim beş-altı maçta şunu gözlemledim ki, nedenini bilmediğim bir şekilde kaçak oynuyor David. Yani pota altını sonuna kadar zorlamak yerine, daha gerilerden kullanıyor şutlarını. Bunları da yüksek isabetle soktuğu için hücum konusunda bir sıkıntı oluşmuyor ama hem ofansif hem de defansif ribaund ortalamaları bir sayı aşağı düşmüş durumda. Geçen seneki Spurs serisinde nasıl canla başla boğuştuğu aklıma geldiğinde, bu seneki durumundan hafif kıllanıyorum. Belki de çekinmesine neden olan bir sakatlığı vardır diyeceğim ama hiçbir haber kaynağında da böyle bir bilgiye rastlamadım. Chandler’ın da problemli bir başlangıç yapmasını göz önüne alırsak, West’in pota altına daha fazla girmesi önem arzediyor.

Peja “Şut Seçerim” Stojakovic

Şu kadro içinde en tecrübeli isim Peja iken, biz onun eski günlerini özlemle anıyorsak bir problem vardır demektir. Eskisi gibi değil Peja, bunu ilerleyen yaşına da verebiliriz, iki sene evvel geçirdiği ağır sakatlığa da verebiliriz, ama ne olursa olsun 12.5 milyon dolarlık bir oyun ortaya koymuyor. Boş şutları kaçırıyor, savunmada adamını kaçırıyor, hatta bazen topu elinden bile kaçırıyor. Ama tüm bu negatif tablonun altında beni sevindiren tek bir şey var: Atması gereken şutları atıyor. Özellikle Miami ve Denver maçlarında, hançer dadında soktuğu üçlükler, rakip takımlar için umut kırıcıydı. Ayrıca “Maşallah” dedirten bir durum, bu sezon sadece bir maç kaçırdı.

Tyson “Not Yet” Chandler

Henüz ritim bulamamış bir oyuncu da Tyson Chandler. Ritim derken, kastettiğim elbette hücum değil; zaten Chandler hiçbir zaman hücum oyuncusu değildi. İşin ilginci savunmada da tam istediğim gibi değil bu sezon. Oynadığı 12 maçta ribaund ortalaması, sayı ortalamasının altına düşmüş ki, son beş senedir Chandler’ın hayatında böyle bir olgu yok. Chandler için savunma konusunda biraz mentalite değişikliği yaşıyor diyebiliriz. Eskisi gibi sadece kalecilikle uğraşmıyor, rakip takımın pota altında hangi oyuncusu varsa onlarla da birebir boğuşmak zorunda kalıyor. Bu yüzden zaman zaman pota altından da uzaklaşmak zorunda kalıyor. Örnek olarak, Yao’ya maruz kaldığı Houston maçını verebiliriz. Yao’yu sürekli takip etmek zorunda kaldığı için sadece dört ribaund’da kalmış, ayrıca Yao’yu durdurmakta da epey zorluk çekmişti. Bu dengeyi iyi kurabildiği zaman, Chandler’ın geçen sezonki performansına ulaşacağını düşünüyorum.

Morris Peterson’la Var Mısın Yok Musun?

Aslında geçen seneden beri şu soruyu soruyorum kendime: “Bu adam mı bizim iki numaradaki sorunumuzu giderecek?” İşin doğrusu, Peterson kendisine biçilen rolü tam anlamda dolduramadı. Çok iyi bir şutör olmasına rağmen, hiçbir zaman istikrarlı şut atamadı. Savunmada az çok gayret gösteriyordu ama diğer oyunculara baktığımızda bu gayret çok sığ kalıyordu. Maç içinde, kimi zamanlarda takımı sırtına alıp götürebileceğini düşünüyorduk, bu da olmadı. İşin kötüsü, bu hastalık bu sezona da sıçramış durumda. Maç içinde kendini sakındığı için, gerektiği zaman aktif durumda olamıyor. Maç başına 7.4 şut kullanıyor ama isabet oranı 3.2. Ayrıca dizinden su alındığı için son altı maçtır oynamıyor. Sanırsam en doğrusu, onu bu haliyle kabul etmek olacak.

Bench, takımın yongasıdır

James Posey, gerçekten bizim ihtiyacımız olan transfer. Özellikle son çeyreklerde, takımın sayıya ihtiyacı olduğu anlarda, eli hiç titremeden şutları gönderiyor. Şiir gibi oynadığı Phoenix ve Cleveland maçlarının son çeyrekleri, çok etkileyiciydi. Denver maçında da çok kritik şutlar soktu. Peja’nın ve Peterson’un işlerinden de çalıyor ki, ikisinin de formsuz olduğu bu günlerde çok önemli bir nokta. Ayrıca savunma konusunda da formunu aynen devam ettiriyor, özellikle yardım savunmasında çok etkili.

Rasual Butler, geçen seneki dalgın görüntüsünden kurtulup daha istikrarlı bir görünüme kavuştu bu sezon. %50 ile üçlük atıyor. Özellikle Peterson’un yerine ilk beş çıktığı dönemde oyunu daha da göze battı. Savunma konusunda yine biraz sıkıntılı. Devin Brown, sürpriz yumurta. Özellikle Mike James’in koçtan ayar almasından sonra, takımın ikinci oyun kurucusu oldu ve şaşırtıcı bir şekilde sırıtmıyor. Son iki maç şut konusunda bocaladı ama Mike James’in durumunun uzun süre devam edeceğini ve yakın gelecekte direk katkı yapabilecek bir yedek oyun kurucu bulunamayacağını öngörürsek, Devin’in çıkışının süreceğini söyleyebiliriz.

Mike James, sahada duruşunda problem olan bir oyuncu. Maçı oynayacakmış gibi değil de, kahveden izleyecekmiş gibi gözüküyor. Sene başında umudum vardı ama ne benim umudum kaldı ondan, ne de Byron Scott’ın. Zaten Charlotte maçından sonra aldığı ayara rağmen oyununda bir ilerleme olmayınca, kesik yedi. Ben hocayı tanıyorsam All-Star arasına kadar böyle gider bu durum.

Hilton Armstrong, yavrum, kolejde üç sene dört numara oynadıktan sonra, Byron Scott tarafından pivota konulunca afallamıştı. İşin garibi, hâlâ afal durumda. Çok istekli, çok gayretli ama sürekli bir yerden bir patlak veriyor, tam olması gerekeni yapamıyor. Hilton’un yedek beşte, Wright yerine Ely ile oynaması gerektiğini düşünüyorum. Daha efektif olabilir böylece. Julian Wright da yine bir pozisyon yukarıda oynayanlardan, ama atletikliği ve orta mesafe şutu onu, dört numaralar için maç içinde tehdit haline getirebiliyor. Ama onun da zamana ihtiyacı olduğu çok açık. Patlayıcı gücünü tam olarak kullanamıyor. Özellikle Chris Paul ile beraber oynarsa, oyuna daha çabuk ısınacaktır. Son olarak Melvin Ely ve Sean Marks hakkında fazla diyecek bir şey yok. Ely oynasa, belki birşeyler yapabilir ama dakika alamıyor. Marks ise son iki maçtır sahada, çok da bir şey beklemiyoruz haliyle.

Son cümle olarak şunu diyebilirim, ilk 15 maç beklediğim gibi geçmedi ama bizim takımda ışık var. Özellikle ilk beş oyuncuları durgunluklarını attıklarında, istediğimiz yere yavaş yavaş geleceğimizi düşünüyorum.