ARŞİV

03 Aralık 2008

VIVA LA VIDA OR DEATH AND ALL HIS FRIENDS


 

Supermash10@yahoo.com
02 Ocak 2009, Cuma

Aslında bu yazıyı dört gün önce yazsaydım, kesinlikle daha eğlenceli şeyler okuyabilirdiniz. Çünkü takım güzel bir seri tutturmuştu, iyi oynuyordu; ayrıca magazinsel malzeme de hiç olmadığı kadar boldu. Fakat Lakers ve Orlando maçları, takım için o kadar kötü neticelendi ki, biz taraftarlar da gerçek dünyaya dönmek zorunda kaldık. Zaten yazının gidişatından da bunu anlayacaksınız.

 

New Orleans, I love you

 

Aralık ayının başlangıcındaki fikstür, beklenildiği gibi başlamayan bir sezonu toparlamak açısından idealdi. Lakers maçına kadar oynadığımız takımlardan, Boston hariç, hepsi bizim derecemizin altında takımlardı (Not: Spurs’ü şu an Batı’nın iki numarasında görenler şaşırmasın, Spurs’le karşılaştığımız zaman dereceleri bizden düşüktü). Deplasmandaki Memphis maçı hariç, %50’nin altındaki takımlara karşı da çok rahat galibiyetler aldık. Bu galibiyetlerde ortaya konan etkili oyun, açıkçası beni çok umutlandırdı. David West, Paul’ün üstündeki yükü yavaş yavaş almaya başlamıştı. Chandler, kafa olarak daha rahat gözüküyordu, oyuna karşı olan konsantrasyonu daha fazla idi. Rasual Butler, Morris Peterson’dan üç kat daha iyi oynuyordu. James Posey, sokması gereken şutları yine sokuyordu. Chris Paul top çalmaya devam ediyordu. Kısacası, takım çok iyi bir ivme yakalayarak Lakers maçına gelmişti.

 

1Lakers maçından bahsetmeden önce, oluşan havadan bahsetmek gerekiyor biraz. Lakers’ın 12 Kasım’da, New Orleans Arena’da, üç çeyrek “blowout şenlikleri” tadında götürerek bizi yendiği maçtan sonra, taraftarlar arasında bu maç sağlam bir intikam olarak görülüyordu. Çünkü takım çok formdaydı. Gerçi arada bir Boston mağlubiyeti alınmıştı ama, Chandler’ın olmadığı, West’in de fazlaca şut kaçırdığı bir maçtan sonra bu mağlubiyet pek de anormal değildi. Lakers ise New Orleans’a gelene kadar türlü badireler atlatmıştı. İçeride New York’a karşı zor bir galibiyet aldıktan sonra, Miami ve Orlando deplasmanlarında ardı ardına yenilmişler, Memphis deplasmanında da durumu son çeyrekte toparlayabilmişlerdi. Yani Lakers’ı yenmek için en ideal zamanlardan biriydi.

Sonuç ne mi oldu?...Yine blowout.

Gerçi bu sefer daha mantıklı bir ilk çeyrek oynamamıza rağmen, ikinci çeyreğin başında yediğimiz 9-0’lık seriden sonra (10-0 da olabilir) bir daha kendimize gelemedik. Bazı taraftarlarımız, tüm seyircinin “Defense, defense” çığlıkları arasında Kobe’nin Posey’in üstünden attığı şut girmeseydi, takımın geri dönebileceğini ima ettiler ama ben buna hiç inanmadım. İnanmadım, çünkü fark açılmış ve Lakers vitesi üçe, hatta ikiye takmışken; ne gariptir ki biz de aynı viteste gittik o süreler boyunca. Oyun hareketlendiği anlarda ise, Lakers hemen müdahale edip oyunu soğuttu. Biz de kös kös geri oturduk. 6 Ocak’ı bekliyoruz artık, bakalım Staples Center’da ne halt yiyeceğiz?

 

Second Life

 

Aslında bu paragrafın başlığında “blowout” la uyumlu bir cinsel terim kullanmak istedim ama terbiyem elvermedi. Orlando maçı, benim kanaatime göre, Batı yakasına geldiğimizden beri oynadığımız en çirkin maçtı. İyiyi kötüyü geçtim, hakikaten çok çirkin bir maçtı. 18 galibiyetle geçen sezonumuzda da büyük ihtimal böyle maçlar yaşamışızdır, ama şöyle de bir gerçek var ki, bu sezon eğer bir galibiyet daha alırsak 18 galibiyete ulaşmış olacağız. Peki o maçın ilk yarısında oynadığımız oyun, neden bana dört sene öncesini hatırlattı? Evet, bu yaşanan olayın, yıllar içinde sadece bir-iki maça denk gelebileceğinin farkındayım. Takım iyi kötü hala Batı’nın üçüncüsü iken, bu kadar kötü konuşmanın saçma gelebileceğinin de farkındayım. Ama bir gerçeği de gözler önüne getirmemiz gerekiyor.

 

Hornets’in şu anki derecesi 17-9. Batı’da üç takımla birlikte üçüncü, lig genelinde de dört takımla birlikte altıncı sıradayız. Görünürde iyi sayılabilecek bir tablo var. Ancak detaylara inersek, çok ilginç bir durum söz konusu. Kendi derecemizin altındaki takımlara karşı derecemiz 13-3 iken, bizimle aynı derecede veya daha yüksek olan takımlara karşı derecemiz 4-6. İşin daha kötü tarafı, bu altı mağlubiyetin neredeyse tamamında çok silik bir oyun ortaya koymamız. Yani maçı kazanmayı geçtim, maça ortak olmaya bile çabalamayan bir takım gördük sahada (Belki Atlanta maçını bu cümlenin biraz dışında tutabiliriz, ama o maçta da, maçın genelinde başa baş gitmemize rağmen, son çeyrekte çakılmıştık.) Bu play-off için çok iyi bir görüntü değil. Gerçi Aralık ayındayız ve daha oynayacağımız 56 tane maç var. Ama Batı’da bize rakip olan takım sayısı o kadar fazla ki, bir noktadan sonra kötü oynamak için hakkınız kalmıyor.

Aslına bakarsak, geçen sene de, çok kez bizden üstte olan takımlardan mağlubiyetler aldık. Ama sahadaki oyuna baktığımız zaman, takım her an bir atak yapıp maçı başa baş duruma getirebilecek gibi duruyordu. Bu seneki kaybettiğimiz maçlarda, hiçbir zaman bu tadı alamadım. Bunun nedenleri muhakkak birden fazladır ama ben özellikle Byron Scott’ı ve bench’in etkisizliğini en önemli noktalar olarak görüyorum. Bir sonraki yazımda da, eğer bu durum sürerse, bu iki konudan dalmayı düşünüyorum.

 

Akın Akın Kompela

 

Yazımın son bölümünde de, bu yaklaşık bir aylık dönemde göze çarpan noktalara madde madde değinmek istiyorum.

 

* Eh, bildiğiniz gibi Chris Paul, Alvin Robertson’un rekorunu kırdı ve 108 maç ardı ardına en az bir top çalarak bu alandaki yeni rekorun sahibi oldu. Gerçi o çirkin Orlando maçında bu seri sona erdi ama gönülden kutluyorum kendisini.

* Mike “I like to move it move it” James, sonunda kendisini isteyen bir yer buldu. Karşılığında da Antonio Daniels gibi, bize vereceği katkı her halükarda Mike James’ten fazla olacak bir oyuncuyu aldık. Aslında Daniels takıma katılırken, kafamda “İkinci bir Pargo olabilir mi?” şeklinde bir soru vardı ama göründüğü kadarıyla o kadar etkili bir oyun ortaya koyacakmış gibi durmuyor. Ah Pargo geri dönse ne güzel olur be!

1* Bir önceki yazımda ve bu yazının girişinde kafasının basketbolda olmadığını söylediğimiz Tyson Chandler’ın, neden bu halde olduğunu yazmamışız. Yaklaşık iki hafta önce Chandler’ın bir oğlu oldu. Adını da “Reklamcılığa Giriş” derslerinde okutulacak kadar yaratıcı bir şekilde Tyson Chandler II koydu. Ama daha ilginç olan ise, oğlan babası olmanın verdiği aptallıktan olsa gerek, (zaten benim de 4 oğlum var, ordan biliyorum), “Keşke daha uzun olsaydı” diye bir yorumda bulunmasıydı.

* Morris Peterson’ı unutmadım elbette. Sakatlandıktan sonra ilk beşteki yerini Rasual Butler’a kaybetti Mo-Pete. Rasual Butler da, Byron Scott’un güvenini boşa çıkarmayınca, Mo-Pete de son 11 maçtır benchten gelmeye başladı. Ha oyununda bir değişiklik var mı, henüz yok.

* Stojakovic’e “Nazar değmesin” dedik, adam gene sırtından sakatlandı. Dönüşü ne zaman olacak belli değil. Bu arada ilginç bir şey daha fark ettim, nba.com’un  fantasy sayfasındaki “Injuries” bölümünde New Orleans Hornets yok. Gerçi aynı sayfada Golden State’de Chris Webber day-to-day gözüküyor.

 

Bir NBA Stüdyo’nun daha sonuna gelirken, sizlere Morris Peterson, Tyson Chandler ve Ryan Bowen’la veda ediyoruz.


Herkese mutlu Noel’ler, mutlu Hanuka’lar, mutlu yeni yıllar…

 

fotolar: nola