kayıp ruh

27 Ocak 2009, Salı

geçmiş gitmemiş zaman
not almışız unutmamışız


ekim ’08... imroz’a son tüyüşte günlük tutmuşum bir gün. -hangi gün? -var içinde.

...

Fırtınalı sert hava üç gün sürdü. Bol bol haybeye zaman geçirdim. Şiddetli rüzgar ve yağmurun günlük hayatımıza etkileriyle uğraşıyormuş görünerek esasen yiyip içip çekip aylaklık ettim. Başka bir üslûpla:

dış kapı çarptı hemmen bakayım, bahçede bir de kaygusuz çakayım
acaba pencerenin köşesi akar mı, öğle vakti şarap içsem kokar mı

aman elektrik gitti, yaşasın su geldi, merhaba fırtınam iki gözüm
kendine iyi bak hüzün, mükü sana zahmet bana ordan iki dal üzüm.

hımm, şuraya çivi çaktım, o kapağı tutturdum, biraz oturayım, yoruldum
götü öyle vidaladım ki koltuğa, ayakları uzatıp iki saat kitap okudum

kedi yedi mi, köpek yattı mı, çam iğnelerini topladım yetti mi,
şurda beş dakka nete gireyim, n’oldu ya bütün biralar bitti mi?

akşam oldu tıkınsak, biraz da maça baksak, ortaya peynir rakıya buz
enbiey’de hazırlık sezonu bu gece başlıyor, biliyor musunuz...

amma da yorucu gündü, ne işler bitirdim peş peşe
mizaç tembel, vicdan rahat, benzedim mutlu bir leşe.

vay bugün de hava dertli, kahvaltıdan sonra iki gazete bir dergi
şu sonuçları da alayım bir ara, köy hem zeytinli, hem internetli...

...

Dükkânın anahtarlarını Ozan’a paslayıp adaya geleli bir hafta olmuş. Lodos fırtınası tatilcilerin hevesini başlarına çalarak çoğunu erkenden geldikleri yerlere süpürüp geçti, güneş açtı, rüzgar hafifleyip kuzeyden gelmeye başladı, ada ortaya çıktı. Burada sonbahar oradaki gibi değil (her neredeyseniz artık, burası İmroz), güneşin her saat değişen ışığı, gün boyu nerede ne yaparsam yapayım kendini hissettiriyor. Her hareketimde günışığının birazıyla beraberim. Yârenliğinden de çok memnunum, yalnız kaldığımda kendimi bırakıveriyorum. Duşun altında oturur gibi, ne düşünüyorsam kızıl düşünüyorum, zamanına göre renk pança, viskiye, konyağa, şaraba çalıyor, rengin niye içki renklerine çaldığını bilmiyorum, benim algımla ilgili olmalı, ayrıca meşgul akşamüstlerinde basket topu, cilâlı parke, çay, oralet renkleri saptadığımı da hatırlıyorum ayrıca, üzerime varmayı düşünenlere kendi bağımlılıklarıyla ilgili ipuçlarına dikkat etmelerini öneriyorum. Bu tabii bir öneri olduğu kadar bir yorum.
...


 

kasım ’08... kahretsin, histanbul... yaşasın, sezon açıldı! ilk günkü yayın hıyarlığının etkisinden derhal kurtulup haftasonu mevzua kafadan dalmışım, üç gün dipte kalıp çıkınca şunu karalamışım:

Cumadan cumartesiye tevede nurtopu gibi üç tane canlı enbiey maçı vardı, bir o kadar da cumartesiden pazara, etti mi altı, canlı canlı, kendimi balık pazarında sandım. Koku rahatsızlık verince önceden kayıt altına almış olduğum enbiey stüdyoya sığındım, beş çayında zlem’e göz attım, akşamüstü trinkimi enbiey ekşın eşliğinde aldım... Dönüp yine maçlara takıldım. Bir süre sonra durum asit tribine benzedi. Sanki benim kadın, enbiey 2008-9 sezonu açılış haftasından güzel kokulu ve ideal ısıda bir karışım hazırlamış, yavaş yavaş başımdan aşağı döküyordu. Sanırım gerçek hayatta, oturduğum yerde kuruyup kalmayayım diye ara sıra beni suluyordu. Ter içinde Prömiyer Viik Kronikılz takımı ile kapışıyordum. Rakibim enbieyin bütün takımlarının toplamı kadar kuvvetliydi, üstelik ismi Oklahomasiti Tandırz’dan daha güzeldi, ben de kırksekiz saat sahada kalmaya kararlıydım. Nitekim dördüncü çeyrek muhteşem oldu. Finali haftadan seçilmiş on maçın geniş özetlerinden oluşan altı saatlik programla yaptık. Bu süreçte beni baskı altında yalnız bırakmayan, kritik anlarda duruma göre sorumluluk veya mola alan, özetleri izlerken bir yandan bır bır beynini yememi hoş gören veteran forvet ekberabi’ye minnettarım.

Tienti’ye aferin, bu hareketi şık düşünmüşler, birilerinin basketbol psikozuna uğramış aç ve tatminsiz ruhları hesaba katması iyiye işaret. Yetişkinin şehir hayatı diye tanımlayabileceğim kalabalık karadelik içinde debelenirken rastladığımda derhal bünyeye indirdiğim bu gibi yüksek dozda basketbolun üzerimdeki etkisi, 1950’lerde ekstazinin şizofreni tedavisindeki faydalarını hatırlatıyor bana. Bilincim ise arızalı kişiliğimden bahsederek okuyanı bayıp duracağıma basketbola dönmemi, aksi halde kiminizin benden vizite ücreti talep edebilmesi için yasal zeminin oluşacağını hatırlatıyor. Aramızda para-pul ilişkisi hiç olmadığına göre, hep olan ilişkiye, basketbola dönmeyi oy çokluğuyla kabul ediyorum. (Zihinsel kroki: Çok kişiliklilik, iç demokrasi, tımarhane.)
...



şimdi biraz geri gidelim zamanda... ağustos 2007’de, gazete mi dergi mi teve mi artık ne halt olduğunu şu an hatırlayamadığım bir yerden röportajımsı niyetle fikrimi merak etmişler, memedokur hakkındaki sorularına ben de şu cevapları yazmışım:

-Mehmet'in Türk Milli Takımı için önemi nedir? İspanya'da Türkiye'nin en büyük kozu olması beklenebilir mi?

Bence Okur, milli takım oyuncuları arasında, yer aldığı lig itibarıyla en üst seviyede basketbol oynayan ve mücadele eden oyuncu. Bu tanım, hem zorluk, hem de onun kat ettiği mesafe açılarından geçerli. Uluslararası alandaki en başarılı Türk basketbolcusu. Oynadığı pozisyon, hücum tarzı ve etkisi itibarıyla henüz benzeri yok. Bu da onu milli takımın en önemli oyuncusu yapmalı. Bu bir türlü olamadığına göre, üç ayaktan en az birinde aksaklık var demektir. (Üç ayak: Oyuncu, takım, yönetim.) Bu bulanık konuda pek çok ilgili-ilgisiz fikir ortaya atıldı, yerli-yersiz tartışmalar yapıldı, ben ise gözlerin ve spekülasyonun ardındaki bir teze dikkati çekmek isterim: İyi huylu, sakin, basketbol aklı gelişmeye açık, azimli ve çalışkan bir oyuncu olan Okur, eğer NBA’de o tempo ve rekabet koşulları içinde mücadele edip takımlarının ulaştığı büyük başarıların önemli bir parçası olabiliyorsa, aynı Okur bunu milli takımda yapamıyorsa, değerlendirilmesi gereken onun basketbolu yahut kişiliği değil, bu takımların onunla ilişkisidir. İlişkiden kastım, Okur’un takımdaki yeri, takımın da Okur’daki yeri... Takımdan kastımsa oyuncular, koçlar, yöneticiler. Bunların yarattığı ortam Utah Jazz’dekine benzer olsa, Tanjevic de Sloan’un aldığının benzerini alabilir Okur’dan. Tabii milli takım Jazz gibi değil... Fakat olabilir. Pozisyonu, hücum tarzı ve etkisi itibarıyla benzerinin-yedeğinin bulunmadığı bir takımda Okur’dan kapasitesi dahilinde iyi performans alabilmek, ondan başka herkesin işidir. Sebeplerimin ardından, sorunun cevapları: Önemi büyüktür. Beklenebilir fakat olmayabilir.

- NBA gibi yıldızlarla dolu bir organizasyonda Mehmet Okur ne kadar değerli bir oyuncu? Benzer şekilde Mehmet'in Utah Jazz için önemi nedir? Röportajımızda Mehmet en büyük hedefinin kariyerinin sonuna dek Jazz'de oynamak ve bırakırken formasını Energy Solutions Arena'ya astırmak olduğunu söyledi. Bu, Mehmet için gerçekçi bir hedef olabilir mi?

Çoğu kimsenin bildiklerini, söylediklerini tekrarlamak istemiyorum... Yalçın Granit Ağabey, basketbol yazarı Ozan Aydın’a şöyle demişti, işaret parmağıyla kafasına dokunarak: ‘‘Mehmet’in Nowitzki’den farkı, burada...’’ Bu onun önemini anlatıyor. Jazz için önemi de benzerdir, bence. Oyununun ve oyunculuğunun yanı sıra takımla ilişkisi de bunu destekliyor: Takımdaki yeri ve takımın ondaki yeri. Bu, iyi oyuncunun takımın başarısına etkisini belirleyen en mühim kriter.

Sorunun son bölümüne gelince; şu an için koşullar böyle ve bu durum da Okur’a o sözleri söyletiyor. Çünkü Utah’ta seviliyor isteniyor, takdir görüyor... Jazz’de mutlu, Jazz de mutlu. Ne mutlu. Umarım böyle devam eder. Jazz’de bırakma hedefinin gerçekçi olmadığını düşünmem. Böyle durumları koşullar belirler, koşulların ne zaman nasıl olacağını bilemeyiz, söylenen sözler ihtimal hesaplarına değil, hisler ve niyete dayanır. Bence mühim olan, halen bunu isteyen basketbolcular bulunması, üstelik Okur’un da şu an için onlardan birisi olmasıdır. Umarım böyle düşünen, basketbolu ve takım olgusunu bu şekilde hisseden bir oyuncu olarak kalır. Bu da zaten onun mevzubahis hedefini gerçekçi hale getirir.

- Utah Jazz önümüzdeki yıl (2007-8) NBA'da bu sezonki sürpriz başarısını tekrarlayabilir mi?

Gard rotasyonunu güçlendirip derinleştirirse tekrarlayabilir. Takımın genelinde görülen tecrübe eksikliği, arka alanda oyuncu yetersizliğiyle de birleşiyor. Suns’ın her sene yaptığı gibi takviyeler (birden çok pozisyona ilk beş/yedek tecrübeli görev adamları), Jazz’i daha güçlü ve oturaklı hale getirir, playofflara daha diri girmesini sağlar. Tabii artık sürpriz olan, başarı sağlayamaması. Koşullar değişti çünkü!

- Sizce Mehmet'in oyunundaki en güçlü yanı ve geliştirmesi gereken tarafı nedir?

En güçlü yanı mâlum; bir uzun olarak dış şut sokabilmesi... Bunu yapabilen pivot veya uzun forvet sayısı az. Granit Ağabey’in Okur’u Nowitzki üzerinden değerlendirdiği kısa ve basit cümlesi, bence bu oyunun sırrını ifşa ediyor, burun kıvırmayıp da, üzerinde düşünmeye üşenmeyenlere... Okur vakit bulup da ara ara oyunu üzerine düşünürse geliştirmesi gereken taraflarını rahatça görür. Göremediğinde, bunu ona gösteren, play-off’lardaki rakipler oluyor. Okur’un Pistons günlerinden beri sahada özellikle hücumda kafasındaki oyunu oynama ısrarı, kendisini kanıtlamasına yardımcı olmuş gibi gözükse de, bence kendine güven ifadesinden ziyade dar açılı bir oyun anlayışının sonucuydu. Başarılı olduğu için o zaman tartışılmadı fakat zaman içinde oyununu-hamlelerini fazla çeşitlendiremedi, 2007 play-off’larında güçlü rakipler tarafından çözülüp hücumda etkisiz hale getirildi. Bu maçlarda oyundan tamamen düşmeyip elinden geldiğince takıma sahada faydalı olmayı tercih ve buna gayret etmesi, onun oyununu kafaca geliştirebileceğine inandırıyor beni. İşe de pasörlüğünü ilerleterek ve hücumlarda etkili hale getirerek devam etse bence iyi olur. Maç başına 4 asist, onu da çok geliştirir, arkadaşlarını da, ve genel olarak Jazz’i de.


mesaj gönder