kayıp ruh

Ay vaz drank... Ool dı taym


UÇUŞ

Dubai uçağına bindim, yerimi bulup oturdum. İçki söylemek için hosteslere bakınıyordum ki, avım kendi ayağıyla geldi. Arkadan sinsice yaklaşan ve elinde Arapça yazılı kartlar olan İngiliz hostes, sabit bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Acaba gözlüğü ters filan mı taktım diye endişelendim. Gözlüğüm olmadığı aklıma geldi. Benim bu şamandıra vaziyetimden faydalanan İngiliz uçan kadın, derhal sordu:
"Dubai'ye mi gidiyorsunuz bayım?"
Tam sarhoş olmamışken pek çekilir nane değilimdir. Bu yüzden, arka koltuklarından birini şereflendirmekte olduğum Emirates uçağının Dubai'den Abu Dhabi'ye devam edeceğini bile bile ucuzlaşmaktan çekinmedim:
"Yok, Tokyo'ya gidiyorum... Yanlış mı binmişim?"
Bunları söylerken suratımda beliren tahminen biraz salakça sırıtış onu hiç heyecanlandırmadı, neşelendirmedi. Kadın, sabit tebessümünü koruyarak "lütfen formu doldurun" dedi ve elindeki kartlardan birini uzattı.
Alırken "Kalemim yok" dedim. Dönüp gitmeden önce iki saniye öylece baktı...
Arkasından "Arapçam da yok" diye bağırdım.
Döndü ve suratındaki, artık maske olmasından şüphelenmeye başladığım ifadeyi bozmadan sustalısını açıp bacağıma sapladı:
"Kartın arka tarafında İngilizce var bayım. Kalem de tam önünüzde, açılır yemek masasının yanında."

Beni yenmişti galiba ve bunu suratından gördüğümü anladım. Çünkü sabit gülümsemesi iki yandan birer milim genişlemişti, bir salise için. İngiliz kadınlarının suratlarının ortasına kafayı oturtsan, herhalde sen dönüp gidene kadar burun deliklerinden kan akmasına bile direnebilirler. Tahminim, koltukaltlarına sıkıştırdığın birayı 15 dakika sonra buz gibi geri almandan başka işine yaramazlar.

Bunun koltukaltlarını göremiyordum, kadrajdaki bölgelerine baktım. Dudakları inceydi -e herhalde yani- ve bacakları fena değil ama ayak bilekleri kalın... Bense kan kaybediyordum.
Gözümü burnunun ve yanaklarının üzerinde çillere dikerek çizmemdeki silahı çektim, kadın ne olduğunu anlayamadan tetiğe asıldım:
"Bana bir kahve, bir bira ve burbon getirir misin tatlım?"
Sırtından vurulmuş gibi kalakaldı. Saat daha sabahın dokuz buçuğuydu. Ve onu haklamıştım. Yine de, filmlerdeki kadar uğraşmak istemediğim için, beynine bir kurşun daha sıkmaya karar verdim:
"Burbon duble, bir parmak su ve bol buz ilâveli olsun. Gerekirse büyük bardak bul çünkü üstüste iki tek burbon değil, bir tane duble içmek istiyorum."

İki buçuk saatlik uçuş boyunca hepsi de duble beş tane Jack yuvarladım. Biraları saymadım. Kahveye gelince... Zaten ilkine bile dokunmamıştım.
Dubai'ye inerken sarhoş, heyecanlı ve akşama, hatta beklediğim kadını göreceğim geceyarısına kadar içmeye kararlıydım.

Uçaktan inerken İngiliz hostes kapıdaydı ve dersini almıştı. Bu kez gerçek bir gülümsemeyle, "İyigünler bayım, iyi eğlenin" dedi.
"Şerefe" diye cevap verdim ve sırıtarak değil, ağzımı yaya yaya gülümseyerek indim.
Güneş gözlerimi kamaştırdı.
Cebimde 100 dolarım vardı, Dubai'nin pazartesisine dolu cephaneyle girmiştim, gece Sedef gelecekti ve Cuma'ya kadar beraberdik.
Mutluydum.

KALIŞ

Seninle, herhangi bir yerde
koltukta, arabada, yatakta
barda,
dünyanın bütün kadınlarıyla birlikteyim.
İyi parçalarsa yine gözüm kayıyor ama
gönlümü çelen olmuyor.
Bir-ikisinde hatta
sanıyorum inattan
gözümü dikip ısrarla baktığımı hatırlıyorum
oralarına, buralarına, heryerlerine
özellikle yüzlerine
gözlerinin içine, dik dik, saniyelerce...
Baktığımı farketsinler diye aralıksız, hiç utanmadan, küstahça.
Hatunlar durumu çakıp göz seksine başlayınca
kasıklarımın karıncalanmaması, midemin ürpermemesi ve içimde
hiçbir kıpırtı olmaması yüzünden
ödlekçe şüphe ve endişeye kapılmıştım.
Hatta Dubai'de otelin barında Filipinli veya Malezyalı bir şıllık
üst dudağını diliyle yalayıp göz kırptığında
çişim geldi.
Bu durum bana aynı zamanda
senin tuvalete gitmiş olduğunu da hatırlattı.
Dişi şeytanlardan usanmış olduğumu ve
üç dakikanın
seni özlemeye yettiğini farkettim.
"İbneleştim iyice" diye düşündüm.

Genellikle bu anlarda yetişiyorsun...
Uzun parmaklarından bir veya ikisi,
kanalizasyonda veya parfümeride olsam bile
anında beni pandikleyecek kokun
gözümün ya da burnumun kadrajına giriveriyor.
Tepkim senin için utanç verici ya da en azından
şaşırtıcı olabiliyor.

Demin bahsettiğim ucuz kısa hikâye de
senin görünmenle birlikte
son nefesini verirken
işte
tüm bu anlattıklarım yüzünden
seni kucağıma alıp özlediğimi söylemiştim.
Kendi kendime, içimde ve
bu konuda birşey olmasını beklemeden
özlemiştim. Yoksa
sıkıca sarılmam
tenimin tenine refleksiydi sadece.
Bahsettiğim, kısa
küçük
sivri
parlayan
hızlı ve
korkutucu ama
hayranlık verici bir özlem...
Dart gibi.

Ve bu şiiri yarım bırakmaya karar verdim.

SIÇIŞ

Sıçtım.
Tuvaletteyim diye demiyorum,
geçen son iki günden
bahsediyorum.

Benim için pek zor ve nâdir bir hâdise değil gerçi,
yani senin için de zafer sayılmaz
ama
ilk görüşte aşık oldum sana,
güldüğünde sarhoş oldum - ya da en azından
sarhoş olmak istedim ama zaten
zil-zurna dolandığımdan
"bari bir içki daha ısmarlayayım" dedim, elimdeki bitmeden. Yapabileceğimin en iyisi buydu.
Coşku mevzuunda yaratıcı değilimdir.

Konuya dönersek...
Saçlarında kaybolmuş olduğumu hatırlıyorum pek çok defa
daha doğrusu, beraber
uyuduğumuz her sefer...
Geceleri vaziyetim mâlumdur
yine de kokunla
seviştim
ama
seninle
sevişemedim...
Sabahları bile.

Doğru dürüst tanımadan bilmeden hoşlandın ve
doğumgünümde faksla gönderdiğin mesajda yazdın:
"Beş yıllık kalkınma planıma seni aldım."

Sanki öyle demedin de, şöyle dedin:
"İçebildiğin kadar iç, herşeyi çabucak berbâdet de
şu aramızdaki herneyse
başlamadan bitsin."

Hayatımın kadını diyordum sana... Belki öylesin.
Ama bunu derken, benim hayatımın
başkaları için
ne ifade ettiğini
unuttum.

Tabii ki pişmanım. Sanıyorum hâlâ aşığım.

Herhalde
bir daha aramayacaksın. Arasan da
eskisi gibi olmayacak.
Olsa bile
yine sıçacağım.

Sanırım hiç
vazgeçmeyeceğim...
Kaybetmekten veya
senden değil,
sıçmaktan.

DÖNÜŞ

24 Ocak Pazar... Sabah uyandım, kahvenin içine ucuz viski koyup uğursuz güne başladım.
Buzdolabında dört bira kalmış akşamdan. Şu rezil viskiyle önsevişme ağır gelmiş olmalı ki, onları halledemeden zıbarmışım. Buzdolabının ve ceplerin durumunu gözönüne aldığımda, "iyi ki de öyle olmuş" dedim tabii.

Neyse, biralar iki saat oyaladı beni, bir de yarım paket boktan sigara... Ve tozpembe anılarım... Heheh!

Toma uyandı, bira bitti, sigara bitti, Toma gitti. Tabii hâlâ beş kapik yok.
"Ulan," dedim, "bu kadar da boktan vaziyette kalmamıştım hiç."
Yani en azından, her zaman arayıp "acil durum baba, bira ve sigara alıp bana gelir misin" diyecek birileri olmuştu memlekette.
Şu an görünüyor ki, sıfırı tüketmişim.
"Hep böyle durumlarda bir haltlar olur, ki şu ıstırabı çekmeye devam edebilelim," diye düşündüm, "bu kez sandığım kadar battıysak, demek hiçbirşey olmayacak."
Öyle yattım.
Bekledim.
Uyumuşum.

Boynum ağrıyınca kalktım, bütün şişeleri tek tek yoklayarak birkaç yudum aradım. Doğal olarak payıma birkaç izmaritli leş yudum düştü. Tadı çok iyi biliyorum. Ve ne kadar iğrenç olduğunu da... Ve alışmanın mümkün olmadığını da. Ama üzerinde durmadım. Bilmediğini bildiğin oyunu defalarca oynarsan, hep aynı şekilde kaybetmenin kepâzeliğine katlanırken küfretmek yakışık almaz.
Hedef değiştirdim, belki onuncu kez aynı boş zulalara bakarak aptalca sigara aradım. Sonra stratejiyi de değiştirdim, arama kapsamını genişlettim, normalde zula olarak kullanmadığım yerleri didiklemeye başladım.
Hiç gereksiz yere lens zamazingolarının çantasına baktım veee...
DIRINIRINIMMM!
Bir yirmilik, sağır ve dilsiz (ve beni görememesi için, kör) bakire bir dilber gibi yatıyor.
Gıcır gıcır, çizik yok!
TİVENTİ DALIRZ... AY LAV YUESEY!.. İN GAD Vİ TIRAST!
Yeniden aşık olmuştum. Ve hatta onu ilk kez nerede gördüğümü hatırladım.
Dubai'ye gitmeden önce ben koymuştum onu oraya. Döndüğümde, bana 50 papel borcu olan kız parayı geri vermezse diye.
Vay be! Ne hesap... Ne ileri görüşlülük... Ne strateji... Ne hayat kurtaran hamle!

Yeni aşkım oydu. Zaten demin de telefon açıp Sedef'e "Senden vazgeçmemeyi çok istiyorum" dediğimde, "okey, görüşürüz. Hadi baybay" diye kapatmıştı. Rahat rahat yirmilikle takılabilirdim yani... "İçme" diyecek kimse yoktu, kaldıramazsam kimse bozulmayacaktı.

Markete gittim, oniki bira, bir şişe John Watson, iki paket iyi sigara, yiyecek birşeyler ve kalem aldım. (Evde hiç kalem de kalmamıştı ve dün şiirleri salçayla yazmayı düşünmüş, çopstik bulamayınca vazgeçmiştim.)
Artık uğursuz Pazar'a karşı güçlüydüm.

Evde ilk birayı açıp sigarayı da tellendirmeye başladım. Eco'nun kitabını araladım. Pek sarmadı.
İki büyük domuz sosisim, tereyağı, bir paket makarna, bol içeceğim, sigaram vardı.
Ve gülümsetecek, ağlatacak, ara vermeden içmeye değer birçok tozlu/taze anım.
Son başarısız aşkımı düşünerek işleme başladım. Bu bile sabaha ya da sızana kadar yeterdi.
Yara çok tazeydi.

Aşık olduğum uzaktaki diğer kadını ve onunla işleri ne zaman, nasıl berbâdedeceğimi aklıma getirmedim.
O, yarının ve hatta sonraki iki günün içme konusu olabilirdi. Yirmilikten oniki papel artmıştı zirâ. Dikkatli harcamam gereken, içkim değil, içme sebeplerim olmalıydı.
İçki, sigara, para bitebilirdi... Biterdi, bitecekti.
Ama öyle durumlarda hep bir haltlar olurdu... Ki şu ıstırabı çekmeye devam edebilelim.

kayıp ruh, anı-hikâye, 1999

(Not: UÇUŞ bölümünde diyaloglar tabiatıyla İngilizce cereyan etti. Ben çevirerek yazdım.)


mesaj gönder