kayıp ruh

An dı rod

Sahil bulvarında asfalta, yolun ortasındaki çizgilerden birinin tam üzerine sırtüstü yatmıştım. Göbeğimdeki bira şişesini düşürmemek için (yarısı doluydu) gülmemeye çalışarak, yüksek sesle Kalinka'yı, bildiğim kadarıyla ve bet sesimle bağıra bağıra söylüyordum. Saat sabahın 3,5'u ya da 5'iydi. Nedense hiç araba geçmiyordu. (Geçse zaten bunları yazamazdım.)

Düdüğü duydum, kafayı kaldırdım ve yaklaşan yol polisini gördüm.

Birayı dökmeden cebimden pasaportumu çıkardım. Polisin alnını hedefleyerek fırlattım.

Gerek pozisyonum, gerekse ziftlendiğim biraların çokluğu sebebiyle isabet ettirememiştim. Ama bu çabam, herifin standart boktan Azeri bıyığının altındaki pis tebessümü soldurmaya yetmişti.

Bu arada bira dökülmemişti hâlâ...

Pasaportumu yerden aldı, içini karıştırarak yanıma yaklaştı. Issız ve aydınlık gecede vampir gibiydi. Ama sadece sülüktü. Biliyordum. Kendi de biliyordu ya... Buna rağmen Beverly Hills polisi edâsıyla konuştu:

"-- Dur."

Bu, onların dilinde "kalk" demekti.

Salağa yattım, gözlerimi tipsiz suratına dikip uzandığım asfaltın sıcaklığında kıpırdamadan durdum. Çok gülesim geldi. Kendimi tutmak, gülüp de birayı dökmemek için gözlerimi göbeğimdeki şişeye "şaşı bak, şaşır" hesabı sabitledim. Karnım kasılıyor, şişe dansediyordu. Yüzümde ise tık yoktu.

"Efendi," dedi, "dur ayaküstü."

Biramı dipledim, boşalmış şişeyi bunun bacaklarının arasından fırlatıp apışarası yaptım ve "Namuuus!" diye bağırdım.

Baştan şüphelendiği gibi yabancı olduğumu, daha doğrusu Azerbaycanlı olmadığımı iyice anlamıştı. Endişenmeye başladı. Gözleri küçülmüş, ağzı da zaten küçük olan bıyığının altında yokolmuştu. "Bunlar nasıl yemek yiyor? Lokmayı nereye sokuyorlar?" diye düşündüm. Yattığım yerde kıç cebimden tütün paketini çıkardım, içinden bir kağıt alıp kendime bir sigara sardım. "Ateşin var mı?" diye sordum. Cevap vermedi. Çok komik görünüyor olmalıydım. Buysa kuşbeyniyle ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

Dediğim gibi, asfalt sıcak ve güzeldi. Güvenli geliyordu. "Allah Allah, niye hiç araba geçmiyor?" diye düşündüm. O ana kadar rahatım yerindeydi ama artık arabayı polise tercih etmeye başlamıştım. Suçlu ve aranıyor olduğumdan değil tabii.

Polis eğilip omuzlarımdan tutarak beni kaldırmaya uğraştı.

"-- Çek elini be! Ne var?"
"-- Yürü karakola."
"-- Pasaportta problem mi var?"
"-- Burda yatamazsın."
"-- Niye?"
"-- ..."
"-- Yasak mı?"
"-- He. Yolda adam yatamaz."
"-- Ben adam değilim. Ben yol çizgisiyim."
"-- Ne?"
"-- Yol çizgisiyim ben... Şerit. İşim bu."
"-- ?!"

Salak herif nihayet ciddi bir sorunu olduğunu iyice anlamıştı. Bakışlarından paniğe kapılmak üzere olduğunu gördüm. Telsizine baktı, bana baktı, etrafına baktı.
"Ver lan pasaportu" dedim. "Karakola..." diye lafa başladı ama bıkmıştım:
"-- Siktir lan, ne karakolu? Suçum ne?"
"-- ..."
"-- Ateşin var mı?"
Cebinden uyduruk bir çakmak çıkarıp verdi. Aldım, derhal bacaklarının arasından fırlattım, "Namuuuuus!" diye bağırdım. Çocukken oynadığımız bir oyundu. Hıyar herifin haberi yoktu ki, o an birkaç kişi o oyunu oynuyor olsaydık herkes buna pandiğe dalacaktı. Bense tek kişiydim, yattığım yerden kalkmak istemiyordum ve herif de pandiklenecek gibi değildi.
Son bir deneme yaptı:
"-- Burda yatarken maşın vuracak, ölecen, bana problem olacan."
"-- Öyle bi tehlike varsa yanımda dikilme... Git kaldırıma, ordan devam edelim."
"-- Dur da karakola gidelim efendi. Çay içersen, oturursen, sıcak..."
"-- Yürüyecek halim yok. Çay içmem. Hem burası da sıcak."
"-- Dollar var mı dollar? Seni evine bırakayım efendi."
"Hah" dedim içimden, nihayet konuya girmişti.
"-- Babayı alırsın."
"-- Ha?!"
"-- Yok bişey. Yaylan hadi, benden ekmek çıkmaz."

İyice sıkılmıştım. Herif rahatımı bozmuş, bütün keyfimi kaçırmıştı. Oysa ben güneşin doğmayışını seyredecek ve sabahın ilk otobüsünden bana bakan koyunların suratlarındaki ifadeyi görecektim. Ama artık eve gitmek istiyordum. Kalktım ve yürümeye başladım. Herifçioğlu arkamdan bağırdı:
"-- Efendi, bari bir sigaret ver."
Kutudan bir kağıt çektim, paketten bir tutam tütün çıkardım, hepsini omzumun üzerinden geriye fırlattım.
"-- Cehenneme git."
"-- Efendi, pasaportun..."
"Boşver," dedim, "yarın elçilikten gelip alırlar."
Ne boktan bir blöf!
Ama herif kayabalığıydı. Koşup yanıma geldi, pasaportu cebime koydu ve sırtımı sıvazladı.
"Siktir lan" dedim ve uzaklaştım.

Ortalıkta hiç taksi görünmüyordu ve ev yürüyerek gidemeyeceğim kadar uzaktaydı. Bir bira alabileceğim açık yer aramaya başladım. Hava güzeldi. Ayakkabılarımı çıkardım.

Asfalt hâlâ sıcaktı ve birazdan ilk otobüs geçecekti.

(Bakü, 1998)

kayıp ruh, anı-hikâye, 2002

mesaj gönder