ŞEKER GİBİ KURA… AMAN FİKSTÜR… D܅ VE BİTTİ…

 

orkunco@gmail.com
20 Aralık 2009, Pazar

Önceki hafta Cuma gecesi oynanan Minnesota maçıyla birlikte Lakers normal sezondaki 41 iç saha maçının 17 tanesini tamamlamış oldu. Ligin ilk bir buçuk ayı içinde! Sonraki 29 maçının da (yazı yazılırken dördü oynanmıştı) 22 tanesi deplasmanda. Dengesizliğin ölçüsü kaçmış. Dengesizliğin ölçüsü dünya tarihinde ilk kez kullanılan bir tamlama mı bilmiyorum ama üzerine çok kafa yorulmasın, teşekkürler. Hemen konuya dönersek, aslında Lakers için şikayetçi olunacak bir fikstür değil bu, hatta işimize geldiği de söylenebilir çünkü Gasol’ün sakatlığı nedeniyle oynamadığı ilk 13 maçlık bölüm kısmen kolay geçilmiş oldu, Bynum bu dönemde daha fazla rol üstlenip özgüven tazeledi ve Artest ilk maçları atlattı. Bir bakıma uzatılmış bir hazırlık maçları dönemi gibiydi.

Açılışta pek zor rakiplerle oynamadığımız ve seyahat edip de yorulmadığımız için maçlar genelde rahat geçti, o yüzden ileri sarıp soğuk ve yağışlı havaların başlangıcına gelsek olur. 29’da 22 periyodu beşlik bir deplasman turuyla açıldı. Maçların ilk üç tanesinin büyük bölümlerini izleyemedim ama şöyle rakipler üzerinden ve kabaca değinmek gerekirse… Utah zaten zor bir deplasman, bizimkiler de üç gün evvel son çeyrekte rakibi öldüren (6 sayı atabilmişti Jazz) savunmanın yarısını yapamamışlar. Rakibe %50’nin üzerinde şut sokma izni verdiğiniz maçta Kobe’niz de mideyi bozmuş ve parmağı önceki akşam çatlatmış vaziyette, 7/24 isabetle oynayınca kazanmanız zor, en azından Utah’ta. Bu kadar kötü durumdayken zorlayacağına hiç oynamasa belki kazanabilirdik oysa.

Chicago deplasmanının ilk çeyreğine baktım, takım epey leyla başladı ve 4-12 geriye düştü, sonra Kobe’nin sırtına bindi (ilk çeyrek 20 sayı). İkinci ve üçüncü periyotlarda idare edip son çeyrekte Shannon Brown’ın da 7 sayılık katkısıyla “Hadi yeter bu kadar” çekilmiş. Böyle diyorum çünkü Bulls Lakers ve muadili takımlara karşı kendi iradesiyle maç kazanması mümkün gözükmeyen, kötü bir takım. Vinny Del Negro’dan cacık olmayacağı zaten Celtics serisinde ortaya çıkmıştı. Başlarında koç olsa Celtics’i elerlerdi iddiasında değilim, belki elerlerdi bilemiyorum, ama tamamen dağınık, oyuncuların habire birebir oynadıkları hücumlarla ve bolca enerjiyle o seriyi yedi maça götürdüler. Ben Gordon’ın, Derrick Rose’un son anlardaki şutlarını hatırlarsanız şöyle kenarda hazırlandığı belli, diğer oyuncuların katıldığı bir tane pozisyon yoktu. Ayrıca uzun süredir molalardan bu kadar ne yapacağını bilmez halde gelip tuhaf hatalar yapan bir takım da görmemiştim. Bu sene görüntü daha da fena; Gordon’ın yerini doldurabilen birisi yok, Rose yerinde sayıyor, Brad Miller iyice çekilmez bir şeye dönüşmüş... Oysa iddialı, iyi bir Chicago’ya bu ligin çok ihtiyacı var.

Milwaukee’de Scott Hoca sahanın her tarafında basan, rakibi ısıran bir takım kurmuş. O deplasmandan alınan her puan kazanç hanesine yazılır, hele back-to-back’in ikinci akşamındaysanız. Uzatma bitimine yaklaşık 1 dakika kala 6 sayı gerideyken Kobe’nin 7-0’lık serisiyle maçı kazanmışız. (Tekrara baktım, açık konuşmak gerekirse Kobe’nin farkı 1’e indiren basket-faulünde hakem tutulması yaşanmış. Hücum faul-savunma faulü konusu değil de, faul çalınan temas sonrası hareketin devamının illegal biçimde devam etmesini atlayıp basket faul vermeleri pek kabul edilebilir bir hata değil. NBA hakemlerini bu konuda dikkatli olmaya çağırıyorum, faul çaldığınız temaslar oyunculara hareketi kurallardan bağımsızca bitirme özgürlüğü sağlamıyor, devamlılıkları dikkatli uygulayın!) 26-22-4-4 gibi acayip bir istatistik yapan Gasol’e ve 39 sayıyla oynayıp son 7 sayıyı atan Kobe’ye yazılması gereken bir galibiyet. Bucks’ı yakalarsanız izleyin; eli yüzü düzgün basketbol oynamaya çalışan, kadrodaki hemen her oyuncunun masaya bir şeyler koyduğu, sakatlıklardan uzak kalırlarsa kimseye kolay lokma olmayacak bir takım. Ersan da bu sezon NBA’de oynayan en başarılı Türk basketbolcu, eğer öncelikli merakınız onlarsa.

Yazı öncesindeki son maç dünkü Nets deplasmanıydı. Bu tip derecesi de sahadaki görüntüsü de berbat takımlara karşı maçları izlemek, eğer takımınız maçı başından itibaren domine edememişse ayrı bir sıkıntı. Sanki rakip sizi de bataklığa çekiyor gibi. Dün maç rahat rahat gidecek gibiyken Bynum’ın çabuk ve abuk faul problemi nedeniyle oyuna garbage time öncesi girme şansı yakalayan Powell’ın epey kötü oyunu (ikinci periyodda yaklaşık 6 dakikada 0/4 şut, ki üç tanesi bloklandı) ve sezon başından beri fantezi takımımın en büyük hayalkırıklığı olan Harris’in bu sezonki en iyi oyunlarından birini oynamasıyla (ikinci çeyrekte 17 sayı, devrede sanırım 7/8 isabetteydi) ne olduğunu anlamadan ilk yarıyı geride kapadık. İkinci yarı başında Bynum geçen bahardan kalma bir Radmanovicizm gösterip üç dakika bitmeden 4’leyip yine oturmuş, bu arada Nets farkı 6’ya çıkarmıştı ki Kobe baktı böyle olmayacak, atmaya başladı işte tahmin edebileceğiniz şekillerde, Nets de zaten maçı bırakmaya hazır bir kırılganlıkta, 28-16’lık üçüncü periyotla çözüldü maç.

Utah sonrası üç maçtaki rakiplerden ikisinin kötü, bir tanesinin de sıkı ama bir yandan da tecrübesiz olmasının yardımını kabul etmek gerekir. Bu maçlarda Artest (üç maçta 7/26 şut isabetiyle toplam 22 sayı atabildi, savunmada da sezonun genelinin aksine bir iş yapamadı) ve Bynum (toplam 23 sayı, 9 ribaund) epey etkisiz oynadılar ve biraz daha ciddi rakiplere karşı onlar bu haldeyken muhtemelen kazanamazdık. Yalnız bir yandan da bu ikisinin etkisizliği rakiplerin seviyesiyle alakalı olabilir çünkü maalesef pek profesyonel, her maça kafaca hazır çıkabilen kişiler değiller. Bynum Gasol gelene dek harika oynuyordu, 20-10 seviyesindeydi, sonra kullandığı top sayısı azalmaya başladı, son bir haftada Gasol ribaundlarda canavarlaşıp onları da bırakmayınca sanki bizim gencin bütün motivasyonu buharlaştı, en sonunda da kendi adına sezonun ilk çok kötü maçını çıkardı dün, 11 dakikada 6 faulle. Chicago ve Milwaukee maçlarını hasta hasta oynamış, bunu da atlamamak lazım ama zaten o maçlarda yine üç-beş bir şey yapmıştı, dünkü ise Bynum’ın bu saatten sonra artık hasta da olsa düşmemesi gereken bir durum, eğer beklediğimiz oyuncu olacaksa. Artest’e gelince, o zaten henüz hücumdaki kısıtlı rolüne tam adapte olabilmiş değil. Sezon başındaki “Yanlış bir şey yapmayayım” tedirginliğini attı gibi ama şut istikrarı falan yok ortada. (Son 6 maçta 7/28 üçlük) Chicago deplasmanında 14’te 3 atabildikten sonra takip eden iki maçta ortalama 38 dakika oynamasına rağmen toplam 12 şut atması düşündürüyor, acaba yine çekindi mi diye. Yakın mesafede bir Cleveland maçı var, bir de o maça bakmak lazım çünkü muhtemelen çok daha maçın içinde göreceğiz Artest ve Bynum’ı. Dikkatli Lakers taraftarları hatırlar, geçen yıl Bynum yine bir yavaşlama döneminden Martin Luther King günündeki Cleveland maçıyla çıkmış, hatta hemen sonraki maçta 42 sayı atıp kariyer rekorunu kırmış, yaklaşık iki hafta sonra sakatlanana dek de süper oynamıştı. Artest zaten o gün LeBron’la eşleşeceği için odakta yer alacak, ki hep bunu istiyor. Tutar tutamaz ayrı konu, elbette işi kolay değil, ama en azından kafası maçta olacaktır.

BİR ZAMANLAR ‘BENCH MOB’DU

Geçen yıl bu dönemlerde Lakers’ın en önemli kozlarından biri, Farmar-Vujacic-Ariza-Odom dörtlüsünün sağladığı bench desteğiydi. Daha sonraysa bildiğiniz gibi bitirim ikili Farmar ve Vujacic’in lastikleri patladı yolda, sezonu zor bitirdiler, hatta Vujacic final serisi boyunca tek bir sayı bile atamama başarısını gösterdi. Ariza sezon sonuna doğru bench’ten ilk beşe terfi etmişti zaten, yerine geçen Walton da beş maçta bir falan takıma katkı sağlayabiliyordu. Play-off’ta Odom da çoğunlukla kötü oynayan Bynum’ın yerine ilk beş oyuncusu kadar fazla dakika almak durumunda kalınca ortada bench mench kalmamıştı.

Bu yılki durum şimdilik play-off dönemine kıyasla iyi olsa da, yine şimdilik geçen sezonun başı kadar parlak da değil. Phil Jackson’ın geçen sezon genelde rakip oyun kuruculara göre kullandığı Shannon Brown’ın düzenli dakika almaya başlaması kenar katkısının çıkışındaki önemli noktalardan biri. Neredeyse 18 dakika süre alıyor, maç başına 6.5 sayı ve en az bir spektaküler, takıma gaz veren hareketle oynuyor. (Smaç yarışmasına dahil edilmesi için güzel bir propaganda sitesi hazırlandı: www.letshannondunk.com ) Elbette Bynum’ın kendini bulmasıyla Odom’ın maça bench’te başlayan gizli ilk beş oyuncusu olmaktan çıkıp tekrar normal bir yedeğe dönüşmesinin ve second unit’le birlikte sahada kalmasının kenar katkısında payı her şeyden fazla ama gidip Khloe Kardashian’a aşık olan ve tanıştıktan bir ay sonra evlenme kararı alan Odom her zaman olduğu gibi yine sezona rölantide (%43, 8.6 sayı) başladı. Kontrat sezonunda bile hazırlık kampına fazla kilolarla gelip Bynum sakatlanana kadar yarı yatar pozisyonda takılan adamın yeni kontrata imza atıp üzerine bir de evlendikten sonra ciddiyetle oynamasını beklemek anlamsız zaten ama en azından hep böyle başlayıp sezonun ikinci yarısında çıkışa geçtiğini, sözleşmesinin son yılında bile ekstra motivasyonla oynamadığına ve kariyerinin en başarılı dönemlerinden birini o sözleşmenin ilk yılı olan Miami’deki tek sezonunda geçirdiğine göre imzanın üzerine yatacak bir tip olmadığını da bildiğimiz için endişelenmeye gerek yok.

Üçüncü etken ise tıpkı bench desteğinin geneli gibi, geçen sezonun başı kadar da etkileyici olmasa da, son bölümüne göre daha iyi durumda olan Jordan Farmar. Bu sezon Farmar-Vujacic-Morrison üçlüsünden en az bir tanesinin toparlanıp düzenli iş yapar hale gelmesini beklesem de, rotasyonda Shannon’ın arkasına düşeceğini düşündüğüm için bunlar arasında en az beklentim olan Farmar’dı doğrusu. Ama Phil Jackson ilk birkaç maçın ardından Vujacic’ten pek memnun kalmayıp Shannon’a iki numaradan süre vererek Farmar’la ikisini birlikte kullanmaya başladı. Aslında Farmar da Brown’la yan yana oynamaya başladıktan sonra toparlandı gibi. Sözleşmesinin bittiğinin farkına varması da bu döneme denk gelmiş olabilir, bilemiyorum. Potansiyeli Fisher’dan da Brown’dan da yüksek ve tam bir profesyonel olabilse bu sezon 18 değil, 28-30 dakika ortalamayla oynardı.

Vujacic ve Morrison’a gelince, onlar sakat Walton’ın yokluğuna rağmen bench’ten pek çıkamıyorlar. En azından birinin bile hiç dakika alamamasını ve rotasyonun 8 kişide kalmasını garip buluyorum, özellikle Phil Jackson’ın kadrosunun mümkün olduğunca geniş kullanmayı tercih ettiğini düşününce. Örneğin dünkü maçın ilk çeyreğinin bitimine 1:42 kala Morrison Artest’in yerine oyuna girdi, çeyrek bitene kadar bir basket bir de asist üretti ama ikinci çeyreğe yine Artest onun yerine başladı. Bu adamı aldığı süreyi böyle iyi değerlendirmişken ve rakip ligin en kötü takımıyken, üstelik Artest’in de dinlenmeye ihtiyacı varken oynatmayacaksak başka nerde ve nasıl kazanacağız, bilemiyorum. Benzer şekilde Vujacic geçen haftaki Minnesota maçında Kobe’nin parmağı sakatlandıktan sonra oyuna girip skorun kafa kafaya olduğu bölümlerde şut kaçırmadan 7 sayılık önemli bir katkı yapmıştı çok kısa sürede. Ödülü ne mi oldu? Maçın ikinci yarısında ve ertesi gün Utah deplasmanında garbage time dışında kullanılmamak, Chicago’da ise oyuna bile girememek. Geçen sezon büyük bir düşüş yaşamış ve Jackson’ın ona olan güvenini zedelemiş olabilir ama yine soruyorum, buralarda değilse nerelerde ve nasıl kazanacağız?

Tamam, Jackson da belki Artest’in biraz daha kendini bulması için ona mümkün oldukça fazla süre vermek istiyor ama maç kopana kadar sadece 1:42’lik bölümü oynamaması, önceki iki maçta 45 ve 41 dakika süre alması faydasız bir zorlama gibi geliyor. Artest’in hücumda daha aktif olmasını istiyorsak onu Kobe’den daha erken kenara alıp ikinci çeyrekte second unit’le birlikte daha fazla sahada kalmasını sağlamak, yerine giren Vujacic ya da Morrison’ın da Kobe’li beşte boş şutlardan yararlanmasını sağlamak her yönden daha kazançlı olmaz mı?

“Yahu Lakers Vujacic’le Morrison’a mı kaldı?” deyip geçmeyin. Belki şimdiye dek pek sıkıntı yaşatmadı ama Lakers bu kadar kolay bir açılışa rağmen üçlük isabetinde %33’le ligde 20’nci sırada. Çoğu maçların fiilen bitmiş olduğu dakikalarda olmak üzere ancak 7 dakika süre bulabilen Vujacic’i, sadece 10 üçlük denediği için yüzdesi yanıltıcı olan, zaten yine Vujacic gibi bench’ten oyuna girmek üzere kalkamayan Powell’ı ve sadece 9 maç oynayıp sakatlanan Walton’ı saymazsak üçlük yüzdesi en iyi oyuncumuz %36’yla Artest.

Dün Nets maçında bir şey daha dikkatimi çekti. Bynum’ın faul problemi nedeniyle Gasol ilk çeyreğin tamamını oynadıktan sonra ikinci çeyrekte yerine Bynum tekrar girmişti ki, daha ilk dakikada yine faul yaptı ve üçledi. Ben Mbenga ya da Powell’ın girmesini beklerken bench’ten daha bir çeyrek arası üzeri bir dakika kenarda oturabilen Gasol’ün kalktığını görünce çok şaşırdım. Gerçi ilk molanın ardından oyuna Mbenga girdi, sonra da onun yerini Powell aldı ama Phil’in onlara görev vermekte tereddüt etmesi oldukça garipti. Mbenga ve Powell sıradan bir basketbolsever için çok az şey ifade eden isimler olabilir, Lakers’ı yakından takip etmeyen biri bu satırlara gülüp geçebilir… Ama Mbenga’nın ne kadar kısıtlı yetenekte bir oyuncu olursa olsun, Gasol’ün olmadığı dönemde Bynum da dirseğinden sakatlanınca mecburiyetten ilk beş çıktığı iki maçta 7.5 sayı, 12.5 ribaund ve 4 blok gibi, birçok takımın ilk beş pivotundan bile alamadığı bir katkı verdiğini, Powell’ın ilk maçların ardından bizzat Jackson tarafından “Şu ana dek bench’in en iyi oyuncusu” diye övüldüğünü ve hepsinden önemlisi, Zenmaster’ın diğer koçlardan ayıran niteliklerinden birinin bu tip adamlara en kritik maçlarda bile gözünü kırpmadan süre verebilmesi olduğunu hatırlamak gerekir.

Koskoca Phil Jackson, bir bildiği vardır diye umuyorum.

http://twitter.com/orkunco

Not: Cuma gecesi oynanacak Cleveland maçı için LakersTR’nin –bir değişiklik yaşanmazsa- Tophane’de toplu maç izleme organizasyonu olacak. Sitenin forumu şu an kapalı olduğu için konuyla ilgili link veremiyorum ama forumu arada kontrol ederseniz rahatça bulabilirsiniz ilgili başlığı.


 

 

Tıkla ve Lakerların kalesine buyur
ya da şuraya bir mail at

lakers

anasayfa