SANMAYIN KOBE KAMBUR… SANMAYIN FISHER DEĞİL…

 

orkunco@gmail.com
17 Şubat 2010,
Çarşamba

Önceki Cuma günü Staples Center’da Carmelo’suz Nuggets’a –bu sezon ikinci maçta da- kaybetmemizin ardından Kobe’nin zaten senelerdir başımıza bela olan Portland deplasmanında ayak bileğindeki sakatlık nedeniyle oynayamayacağı ve mecburi dinlenme süresinin uzayabileceği söylenip, Rose Garden’daki ilk dakikalarda Bynum’ın da sakatlanıp soyunma odasına gidişinden sonra All-Star arasına sarsıcı bir düşüş çizgisiyle gireceğiz gibi gözüküyordu. Şahsen “Belki hayırlısı olur, Hinrich takası için Buss’ı zorlar üst üste yenilgiler” diye düşünmeye başlamıştım. Ama Kobe’nin diğer maçları da kaçırmasına ve Bynum’ın da ona katılmasına rağmen Lakers tek bir yenilgi bile almadığı gibi, bu sezonun kendi adına en etkileyici galibiyet serisini yakaladı. Deplasmanda Roy’suz da olsa Portland’ı, içeride San Antonio’yu ve yine deplasmanda ligin son dönemde Cleveland ve Denver’la birlikte en formda takımı Utah’ı sırayla 17, 12 ve 15 sayılık farklarla yendi Kobe ve Bynum’dan yoksun kadro. Eh, o dakikadan sonra da “Kobe el freni mi?” türü tartışmaların önü alınamıyor.

Söz konusu üç maçta oyuncular arasındaki şut sayısı dağılımda güzel bir denge vardı. Portland’da Brown 15, Gasol 14, Artest 12, Fisher 10, Odom ve Farmar da 9’ar şut kullandılar. Spurs karşısında Gasol 20, Artest 16, Brown ve Odom 13’er, Fisher ise 9 tane denedi. Utah’ta da Gasol ve Brown 15’er, Farmar 11, Odom 9 şut (+12 serbest atış) atarken, o gün isabet oranları kötü olan Fisher ve Artest de toplam 13’te kalmayı bilmişler. Sırıtan tek nokta Kobe’nin yokluğunda dakikaları artan Shannon’ın şut sayıları ama savunmalar çoğunlukla kendisini riske ettiğinden o şutların büyük bölümü oldukça müsait pozisyonlardı. Portland maçında zaten 8/15 attı, San Antonio ve Utah karşısında da gününde olsa benzer oranlar yakalayabilirdi. Bu sezon özellikle orta mesafe şutunu geliştirdiğini biliyoruz.

Peki Kobe’nin yokluğu, onun gölgesinde kalan diğer oyuncuların potansiyellerini bulmasını mı sağladı da bu sonuçlar ortaya çıktı? Daha geçen yazıda Kobe’nin bazı istatistiklerine dikkat çekmiş ve zaman zaman kontrolünü kaybetmesini eleştirmiş olmanın rahatlığıyla söylüyorum, böyle bir yargıya varmak büyük haksızlık olur. Lakers’ın bu üç maçtaki hücuma yönelik istatistiklerine baktığımızda, Kobe’li maçlara göre önemli bir gelişim falan yaşanmadığını görüyoruz. Maç başına sayı ortalaması 98.6, sezon ortalaması ise 103.2 (Kobe’li maçlarda daha da yüksekti dolayısıyla ama o istatistik elimde yok şu an). Kobe’siz maçlardaki şut yüzdesi %46.4’ken, sezon genelinde %46. Maç başına asist ortalaması 21, top kaybı ortalaması 12, tüm sezonda ise bu ortalamalar 21.7 ve 12.7. Görüldüğü gibi miktarlar son derece benzer.

Bu üç maçtaki rakiplerin kağıt üzeri düzeylerinin sezon ortalamasının üzerinde olduğu bir gerçek. Ama hesaba katılması gereken başka noktalar da var. Kobe’siz bir Lakers’ın rakipler üzerinde Kobe’li Lakers’la aynı uyarıcı etkiyi yaratmaması gibi… Öyle ki Portland maçında Blazers televizyonunun spiker ve yorumcusu “Keşke Kobe oynasaydı. Onun yokluğunda sadece Blazers’ın değil, tribünlerin de enerjisinde hissedilir bir düşüş var” dediler. Oysa Lakers olmanın belki de en büyük zorluğudur deplasmanlarda maça olan konsantrasyonları ve ateşleri sezonun en yüksek düzeyinde seyreden rakip ve taraftarlara karşı oynamak. (Şimdi anladın mı biz olmanın nasıl bir şey olduğunu… Kardeş?) Sadece rakipleri gevşetmekle kalmıyor Kobe’nin yokluğu, onsuz mücadele vermek durumunda olan diğer oyuncuları da silkeliyor. Odom’ın Portland maçı sonrasında “Kobe’nin olmaması maça daha konsantre çıkmamızı sağladı” demesi boşa değil.

All-Star arasından önceki üç maçta takımın esas gelişimi hücumda değil, savunmada yaşandı. Maç başına yenen sayı miktarı sadece 84, ki karşılaşılan takımlardan Spurs’ün sezon ortalaması 100.9, Jazz’inki 102.2 (Blazers da 97.5). Lakers’ın bu sezon maç başına yediği sayı ise ortalama 96.4. Bu sezon rakipleri %44.1 şut isabetinde tutuyoruz ve bu konuda ligin en başarılı beşinci takımı durumundayız ama söz konusu üç maçta rakipler %43.4’te kalmış, ki aynı kategoride lig birincisi olan Cleveland’ın rakiplerini sınırladığı şut yüzdesi bu. Üstelik Utah %49.2’yle şut yüzdesinde lig birincisi, San Antonio %47.4’le altıncı, Portland da %46.4’le 11’inci sırada. Belki de en çarpıcı gelişim ise ribaundlarda yaşanmış. Sezon genelinde rakiplerinden maç başına 3.8 ribaund fazla alan Lakers’ın bu üç maçta Portland, San Antonio ve Utah’a attığı ribaund farkı ortalaması 8.7! Gerçi Portland maçındaki 17 ribaundluk fark oluşturuyor bu ortalamayı çokça ama Bynum’ın ve ligin en iyi ribaund alan iki-üç guardından olan Kobe’nin eksiklikleri düşünülürse yine de etkileyici ve kayda geçmesi gereken bir istatistik.

İyi güzel de, hayrola, nerden çıktı savunmadaki bu uyanış? Yoksa Kobe savunmanın el freni mi? Hadi be abi, bu defa olsun…

Kobe’nin hala en iyi savunma beşine seçiliyor olmasının tamamen şöhretinden kaynaklandığını, normal sezonda gösterdiği performanslarla kesinlikle o beşe girmeyi hak etmediğini, savunmada mümkün oldukça rakiplerin hücum tehdidi en düşük kısasıyla eşleştiğini, pas yollarını kollarken sık sık adamını kaybettiğini daha önce de yazmışımdır. Bütün bunlarla birlikte Kobe bu takımın savunmada problem oluşturan zayıf halkası falan değil, hatta hala kafasını verdiği zaman savunmanın ateşleyicisi.

Ama dolaylı yoldan bir el freni etkisi olabilir. Öncelikle Odom’ın bahsettiği konsantrasyon artışının savunmaya etki ettiği muhakkak. Lakers’ı sezon boyunca takip edenler biliyor ki, birçok maçın ilk üç çeyreğinde savunmada bir yarı uyku hali söz konusudur. Takımın “ulan Kobe yok” diye silkelenmesi bu tembellik halinin kırılmasını sağladı muhtemelen. Diğer taraftan hücumda ellere daha fazla top değmesinin oyuncuların savunma motivasyonunu arttırdığı iddiaları da var ve her ne kadar uyanış bütünüyle buna bağlanamazsa da, “Yok öyle bir şey yaaa” diye bir kenara da atılamaz bu teori.

Elbette her oyuncu kendinden sorumludur ve kimsenin hücumdaki rolünü beğenmeyip savunmada takımı cezalandırması kabul edilemez, bunu kasten yapmıyorsa bile duygularının kendisini böylesine ele geçirmesine izin vermesi profesyonelliğe sığmaz. Yine de en büyük görevler bu takımın saha kenarı ve saha içi komutanlarına, Phil Jackson ve Kobe Bryant’a düşüyor. (Fisher’ın molalarda ve soyunma odasında tirad atmaktan öteye gidemeyen komutanlığını saymıyorum, sevsinler öyle liderliği) Kobe hem savunmada diğerlerine örnek oluşturmalı kaytarmayarak hem de hücumda topu diğerleriyle daha fazla buluşturarak savunmanın moral benzinini vermeli. Ondan beklenti hem 30 sayı ortalamayla oynayıp hem de rakibin en önemli dış skorerleriyle ölümüne mücadele etmek değil. Bunu yapan kimse yok şu anda ligde. Daha az atsın, ama savunmada daha aktif olsun ve hücumda daha fazla oyun kuruculuk yapsın. Şu an Lakers’ta doğrudürüst oyun kuruculuk yapma kapasitesine sahip bir tane adam var, o da Kobe. Dolayısıyla bu rolü üstlenmeli bir kez daha.

Aklıma 2000-01 sezonu geliyor. İlk birkaç ay boyunca Kobe-Shaq kavgalarıyla çalkalanan takım sonlara doğru Kobe’nin sakat olduğu bir dönemde rayına oturmuş, Kobe de takımı dışarıdan izlerken ne yapması gerektiğini iyi etüt etmiş ve döndükten sonra kariyerinin belki de en iyi, en çok yönlü basketbolunu oynayarak takımın o tarihi play-off performansını göstermesini sağlamıştı. Bu kez çok şükür bir kavga durumu yok takımda ama umarım Kobe’nin takıma dışarıdan bakarak nasıl daha verimli olabileceğini çözmesi bakımından benzer bir süreç yaşıyoruzdur.

Bir milyon Lakers taraftarı onar dolar verse…

Savunma dedik ve Kobe’yi sorguladık ama o konuda takıma sıkıntı oluşturan, bel büken bir adam varsa o da artık hepimizin çok iyi bildiği üzere Derek Fisher. Hem hücumda hem de savunmada ne kadar kötü bir oyuncu olduğu konusunda konuşmaktan sıkıldım. Fisher’ın dakikalarını alacak bir oyuncu kadroya katılmadığı ve bu adamın maç başına neredeyse 30 dakika almayı sürdürdüğü takdirde Lakers’ın rakiplerinin en büyük kozu olacağını söyleyeyim ya da söylediysem tekrarlamış olayım sadece. Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim, herhalde NBA tarihinde 1999 Chicago istisnası dışında şampiyon olduğu sezonun ertesinde ilk beşinde bu kadar berbat bir oyuncu oynatmış olan bir takım yok. (2002-03’te Fisher yine Lakers’ta oynuyordu ama o zamanki Fisher şu ankinin yanında Jerry West gibi kalıyor)

Lakers taraftarının gönlündeki beyaz atlı point guard sır değil artık: Kirk Hinrich. Bulls’un onu biten kontratlar karşılığında vermeye hazır olduğu da herkesçe biliniyor. Peki Lakers’ın elinde Adam Morrison, Jordan Farmar ve Josh Powell’ın toplamları 8 milyon doları aşan ve Hinrich’in kontratını takasta karşılayabilecek biten kontratları varken (Fisher’ın biten kontratını gözden kaçırmadım ama Lakers Fisher’ı buyout edilecek olsa bile, formalite icabı bile takımdan göndermeyeceği için onu saymıyorum. Maalesef kendisi camia içerisinde böylesi bir ağırlık kazanmış durumda) engel nedir bu takasa? Engel, Jerry Buss’ın cüzdanının sınırı. Buss sadece bu sezon lüks vergileriyle birlikte 110 milyon dolar civarı bir para ödüyor oyuncular için, ayrıca 10 milyon dolar da damadın cebine gidiyor. Morrison ve Farmar gibi oyuncuların kontratı bitiyorken Hinrich’in kontratının iki yılı ve 17 milyon doları daha var. Lüks vergisinin üzerinde olduğumuz için bu 17 milyon dolar da aslında 34 milyon dolar demek. Lakers’ı takip eden gazeteciler Buss’ın Hinrich gibi All-Star falan olmayan bir oyuncu için iki yıllığına 34 milyon doları gözden çıkarmasını olası görmüyorlar.

Ama Lakers için Hinrich kapısı tamamen kapalı da değil. Buss’ın derdi gelecek yıl için mali yükü azaltmak olduğundan, Mitch Kupchak de kontratı devam eden ama pek kullanılmayan Sasha Vujacic ve Luke Walton gibi oyuncuları göndermeye çalışıyor. Aslında sadece Vujacic’i göndermeye çalışıyor da diyebiliriz çünkü muhtemelen kontratı üç yıl daha devam edecek olan, üçgen hücumda bile katkısı son derece sınırlıyken başka bir sistemde hiç işe yaramayacak, hatta son haberlere göre belindeki sinir sıkışması nedeniyle sezonu kapatması muhtemel Walton’ı başka takımlara teklif etmeye bile utanıyordur. Vujacic’in ise kontratının sadece bir yılı daha var ve şutuyla bazı takımların rotasyonunda yer bulabilir.

Vujacic’i de içeren takas senaryolarının ilki Portland’ın da Chicago ve Lakers’ın arasına girip Tyrus Thomas’ı aldığı bir senaryoydu ama Portland’ın uzun sorununu Marcus Camby takasıyla çözmesi bu ihtimali ortadan kaldırdı. Şimdiki söylentiler ise Lakers’ın yine Thomas’ı istediği konuşulan Minnesota’yı işe dahil edip Vujacic’i onlara göndermeye çalıştığı yönünde. Buna göre Wolves, Thomas ve Vujacic’i, Lakers Hinrich’i, Bulls ise istediği biten kontratları alacak. Ancak Eric Pincus’un Twitter’da ayaküstü dile getirdiği gibi, buradaki gaz kaçağı şu ki, Wolves Lakers’ı araya katmadan Bulls’la yapacağı bir takasla John Salmons’ı Thomas’la birlikte alıp hem Bulls’un ağırlık atmasını sağlar hem de Vujacic’ten daha iyi ve kontratı aynı uzunlukta bir oyuncuyu kadrosuna katar. Hal böyleyken Lakers’ın işin içine girebilmesi iki şeye bağlı: Ya Chicago illa Salmons’ı tutup Hinrich’i göndermek isteyecek ya da Kurt Rambis “Tanıdığım oyuncu, hem üçgen de biliyor, hadi baba n’oolur” diye Salmons’ı değil de Vujacic’i isteyecek. Chicago’nun Salmons ve Hinrich arasındaki tercihi, bu oyunculara bakışı konusunda pek bilgim yok ama Rambis’in Minnesota’da şimdilik bu denli söz sahibi olduğunu, ayrıca bu konuda istediğini yaptıracak gücü varsa bile sırf Lakers’a kıyak olsun diye aslında pek istemediği ya da Salmons’a tercih etmeyeceği bir oyuncuyu aldıracağını zannetmiyorum.

Bir diğer ihtimal de Chicago’nun kimseyle bir takas yapamaması durumunda Lakers’ın Vujacic’i de Bulls’a göndererek Hinrich’i alması. Açıkçası hesabını kendim yapmadım ama kontrol etme ihtiyacı duymadığım kadar bu konularda güvendiğim birisi Bulls’un Morrison + Vujacic’e karşılık Hinrich + James Johnson gibi bir takasla yazın maksimum kontrat vermek için gereken boşluğu oluşturduğunu yazmıştı. Ama bunun gündeme gelmesi için Bulls’un diğer bütün seçenekleri elemesi gerekecek.

Ya takas falan olmazsa…

Hinrich’i almak sahada oyun kurucusuz mücadele eden Lakers için hem hücum hem savunma yönünden çok önemli bir takviye olur ama alamamak da takımı şampiyonluk yarışından çıkaracak değil. Bu takım geçen sezonun şampiyonu ve kağıt üzerinde geçen sezondan daha iyi. Sonuçta Fisher Paşa geçen yılın ikinci bölümünde de bugünkünden farklı değildi, sadece final serisinin ikinci ve dördüncü maçlarında biraz işe yaradı (Dördüncü maçı uzatmaya götüren üçlüğü olmasa o maçta da çok kötü bir performans göstermiş olacaktı ya, neyse). Tabii şampiyonluk yolu da geçen sezondan daha zorlu olacak. Denver tokatlarıyla da gösterdiği gibi güçlenmiş vaziyette, Doğu’dan da kim gelirse gelsin geçen sezonki Orlando’dan daha iyi ve daha hazır olacak.

Lakers’ın sezonun şu bölümüne dek potansiyelini iyi kullanamadığını düşünüyorum. Bir takas yapılmasa bile sezonun devamında kapasitesini daha iyi kullanarak rakiplerin takas hamlelerine cevap verebilir bu takım. Savunmadaki dalgalanmaya yukarıda değindik. Hücumda da Kobe’nin oyun kuruculuğu üstlenmesi kadar Phil Jackson’ın ilk beş ve ikinci beş, daha doğrusu Kobe’li ve Kobe’siz dakikalar arasında biraz daha denge bulması da önemli. Örneğin sezon başından beri Artest hemen hemen hep Kobe’yle birlikte oyundan çıkıp onunla birlikte girdi. Kobe’yle birlikte sahadayken Artest genellikle köşe şutörü oluyor, oysa daha fazla yük üstlenebileceğini biliyoruz, nitekim son maçlarda da bunu gösterdi. Bu yüzden Artest’in Kobe’siz anlarda sahada bulunma süresinin artması muhtemelen takıma ve ona yarayacaktır. Yine Gasol’ün de rotasyondaki giriş çıkışları biraz değiştirilebilir. Jackson genellikle ilk ve üçüncü çeyreklerin bitimine yaklaşık 4 dakika kala Bynum’ı çıkarıp Odom’ı oyuna alıyor. Sonra ikinci ve dördüncü çeyreklere Bynum sahada, Gasol kenarda başlıyor. Gasol’ün Kobe’siz anlarda takıma hücumda liderlik etmesi için onun ikinci ve dördüncü çeyreklere başlaması, bunun için de ilk ve üçüncü çeyreklerde Bynum’ın yerine onun dinlenmek üzere kenara gelmesi düşünülebilir.

Mevcut kadronun rotasyonu bana göre aşağı yukarı şu şekilde olmalı:

Fisher (~15 dk) / Farmar (~20 dk) / Shannon (kalanı)
Kobe (~35 dk) / Shannon (~10 dk) / Vujacic
Artest (~35 dk) / Vujacic
Gasol (~20 dk) / Odom
Bynum (~33 dk) / Gasol

Fisher ilk ve üçüncü çeyreklerin ilk 6-7 dakikasında oynatılır, sonra bakkala ekmek almaya gönderilir, Farmar-Brown-Vujacic üçlüsünün hiçbiri o gün sahada kalabilecek kadar oynayamıyorsa ve Kobe-Artest-Odom-Gasol-Bynum beşi de rakip için çok ağır kalacaksa ancak son bölümde yine oyuna sokulur. Faul problemi falan yaşanmadığı sürece Gasol uzunlardan erken kenara gelen olur, ondan iki dakika kadar sonra da Artest çıkar, Kobe’nin oturduğu ikinci ve dördüncü çeyrek başlarında bu ikisi Odom’la beraber sahada olur ve hücumu sürüklerler. Bu sezon pek yüzüne bakılmayan ama son üç maçta galiba nihayet Jackson’ın gözüne girmeyi başaran ve Walton’ın da belindeki sinir sıkışması nedeniyle muhtemelen sezonu kapamış olmasının ardından biraz daha dakika kazanan Vujacic de Artest’ten kalan süreleri alır. Yine söylüyorum, bu sezon Vujacic şans bulduğunda genelde –kendi ölçüsünde- iyi oynadı ve maç başına 15 dakika gibi bir süreyi hak ediyor.

Ümidim Hinrich’in alınması ve Lakers’ın yıllar sonra nihayet adamakıllı bir oyun kurucuya kavuşmasıdır ama alınmasa bile hücumda rollerin biraz daha dengeli dağılması, daha ciddi bir savunma yaklaşımı ve kadronun daha verimli kullanımıyla bu takım yine ligin en güçlü takımı olacaktır. Cavs Amare’yi, Celtics Jamison’ı, başkası bilmemkimi alsa da…

http://twitter.com/orkunco


 

 

Tıkla ve Lakerların kalesine buyur
ya da şuraya bir mail at

lakers

anasayfa