YÖNETİM GÖREVİNİ YAPTI, SIRA TARAFTARDA

 

orkunco@gmail.com
10 Kasım 2008, Pazartesii

Televizyon açık ve bu satırlar yazılırken NBA TV’de Kobe’nin 81’lik maçı var. Kaçıncı izleyişim bilmiyorum ama öyle abartıp 20-30 defa da izlemedim. Son çeyrekte yine heyecanlanacak mıyım, onu da bilmiyorum. Zaten 81’den bahsetmek için söylemedim. Maçta ilgimi daha çok çeken şeyler var şu an. Neredeyse üç yıl öncesinin o kadrosunu görünce ayağa kalktım, aynanın karşısına geçip kendime baktım ve “Neler çekmişsin yavrum sen öyle” diye mırıldandım. Gerçi o günleri de yaşamak lazım, uzayıp tadı kaçmadıkça. Hem nankörlük etmeyeyim, o sezonun (2005-06) epey güzel anısı vardır. Üç çeyrekte 62, 81, Bynum-Shaq hırlaşması, Phoenix serisinin üçüncü maçının olduğu sabah feribotun yalan internet bağlantısının satışına geldikten sonra Bandırma’ya yanaşır yanaşmaz açtığım telefonumda Anıl’dan gelen “aldık” mesajını görmem ve telefonumu ısırarak yere çöküp zemini yumruklamam, iki gün sonra mucizevi biçimde önce uzatmaya giden sonra da kazandığımız dördüncü maç...

Ekranda Smush Parker’ı görüyorum, dönemin ilk beş oyun kurucusu. 20 sayının üzerine çıktığı ilk iki maçında nasıl heyecanlandığımızı hatırlıyorum. Zayıf takımımıza piyango mu çıkmıştı? Zamanla öyle olmadığını, şutunun girmediği akşamlarda hiç çekilmediğini, yalandan savunma yaptığını anladık. Kwame Brown ve Chris Mihm beraber sahadalar. Ümitsizce Kwame Brown’ın dört numara oynayabilmesi için uğraşıyoruz çünkü Odom özellikle savunmada zayıf nokta oluşturuyor, hem Brown için Caron Butler’dan vazgeçmişiz ve henüz o lanet sakatlığı geçirmemiş olan Mihm de o ayarda bir takımda yedek kalmak için lüks. O sezonun sonuna doğru kendini toparlayan Odom 3 numarada tıkanıp kalıyor, hatta yuhalanıyor. Bir ara 3 numaralı oyuncu epey yükseğe sıçrayarak ribaund alıyor, yüzü bize dönük değil, aklıma Trevor Ariza geliyor, oysa Devean George’u izlemekteyim. George bugün Dallas Mavericks’te öylece oturuyor, zaten iki tane daha düzgün kısa olsa bizde de otururdu, Ariza ise bugün takımdaki en sevdiğim adamlardan. Ariza’yı takıma kazandıran takasın bir diğer sevindirici yönü Brian Cook’un gidişiydi, Cook’u oyunda göremiyorum ama oralarda bir yerlerde olmalı, aman uzak dursun. O dönem delirten Berk Vujacic kısa ve jöleli saçlarıyla oyuna giriyor; şimdi delirtmiyor ve uzun saçlı, sanki biraz da kilo almış gibi. Maç başına neredeyse 20 dakika süre almasını takımın kadro zaafının en net göstergelerinden biri olarak öne sürüyordum, şimdi sezon boyu ortalama 20 dakika alsa rahatsız olmam ama sakatlık falan olmadıkça bu imkansız. Rakipte Chris Bosh var, zamanın “2007 planı”nın hedef isimlerinden. Evet, bir de öyle bir plan vardı. Bugünden bakınca halen doğruluğunu savunduğum...

Bugünkü Lakers’ın kadrosu çok farklı, iddiası çok farklı... Kobe o maçtaki 81’in neredeyse 70’ini “rekora gidiyorum, çekilin” diye değil, takımın ihtiyacı olduğu için atmıştı. Maç başına 41 dakika oynuyor, 27 şut kullanıyor ve 35 sayı atıyordu, takımın da buna ihtiyacı vardı. Bu sezon ise ilk dört maç sonunda 33 dakika ve 18 şut denemesi ortalamasıyla oynuyor. Oynayabiliyor. “Zaten dört maçın üçü farklı bitmiş” diyen olabilir ama o farklı bitenlerden Portland maçında Kobe son çeyrekte yaklaşık 3-4 dakika kala nedense bir kez daha oyuna girdi, ki fark zaten 20’ye dayanmıştı, ikinci Clippers maçında da son 6-7 dakikaya girerken maç kafa kafayaydı, hatta Clippers öndeydi, 22-0’lık seri sonrası fark oldu. Yani ilk üç çeyrek yine çok yüklü dakikalar oynadı, son çeyrek maç koptuğundan sürekli oturdu gibi bir durum yok ama artık skor yakınsa bile maçın içinde daha fazla dinlenebiliyor Kobe. Bunu sağlayan da takımın, Euroleague ölçeğinde CSKA Moskova’ya, yerel ölçekte Efes ya da Fener’e benzetilebilecek kadro derinliği. Bu takımlardaki adamların sinir bozucu istatistikleri vardır ya hani, ne kadar iyi oyuncu olduklarını bilirsiniz ama baktığınızda çoğunun sayı ortalaması 10 bile değildir, takımın birinci skoreri 13-14 sayıyla oynar falan... Lakers’ta da benzer durumlar söz konusu. Adı dillerden düşmeyen, maksimuma yakın bir paraya kontratı uzatılan Andrew Bynum’ın sayı ortalaması yalnızca 8.3 ve takımda sayı ortalaması onunkinden yüksek yedi oyuncu var. Tabii sadece dört maç geride kaldı ve bu dengeler değişir ama ben sezon ilerledikçe de 12-13 sayı civarında takılacağını düşünüyorum. Bir diğer göze çarpan istatistik, kadrodaki sekiz oyuncunun 20 dakikanın üzerinde süre alması. Bu sekizin dışında kalanlardan biri de Vujacic! Biraz mübalağa sosuna bularsak, yedeklerden takım yapsan Doğu’da play-off’a oynar durumu var.

İlk dört maçta neler gördüğümüze geçmeden önce araya Bynum’ın yeni kontratını sıkıştıralım. Mitch Kupchak Vujacic’le olduğu gibi Bynum’la da yıllık ücreti yüksek (iki oyuncuyu da ayrı değerlendiriyoruz tabii) ama kısa süreli sözleşme yapma yoluna gitti, iyi de etti. Kontratın garanti kısmı üç yıllığına 42 milyon dolar, ayrıca takım opsiyonuna bağlı olan 16 milyon dolarlık bir dördüncü yıl da var. Bynum’ın üç yıllık 42 milyon dolar alacak ne gösterdiği tartışılabilir ama geçen yazıda da söylediğim gibi hem sezon boyu kafaca rahat olamaması gibi bir risk söz konusuydu hem de DeSagana Diop’un bile 32 milyon dolarlık kontrat yaptığı yerde bu çocuğa da bu yatırımı yaparsın. Aklının kontratta kalmaması böyle geniş kadrolu ve çok skor seçeneği olan bir takımda daha da önemli çünkü zaten 4-5 pozisyonlarındaki 48’erden toplam 96 dakikayı Odom ve Gasol ayarında iki adamla paylaşmak durumunda, üstüne takımın bir de birinci skoreri var ve adı Kobe Bryant, eh diğer rol oyuncuları da Brian Skinner değiller. Bu şartlarda adama “Oyna bakalım, duruma göre sezon sonu oturur konuşuruz. Ha bu arada senin takımdaki öncelikli görevin sayı atmak değil, sen ribaundlara ve savunmada ortayı kapamaya konsantre olacaksın” deseydik, muhtemelen kafasını eğip işine bakar ama sezon boyunca da içinden alamadığı pasların, kenarda oturduğu dakikaların hesabını yapar, hatta blok istatistiğinin peşinden koşarken pozisyonunu boşlar, Fatih Solak ekolünü benimserdi. Şimdi kafası rahat.

Şu ana dek şampiyonluk adayı takımlardan biriyle oynamadık ama tırt maçlar da oynamadık diyebiliriz. Portland geniş kadrolu ve genç, böyle takımlar tekin değildir. Clippers’la oynadığımız ilk maç adamların sezon açılışıydı, Baron Davis gazı da vardı, ikinci maçta da Baron kısa süren sakatlığından dönmüş, yine sakatlık nedeniyle ilk maçlarda oynayamayan Marcus Camby de ilk kez ilk beş çıkmıştı ve ilk galibiyetlerini alabilmek için gaz doluydular. Denver da zaten zor deplasmandır, her ne kadar son dönemde bizim lehimize bir galibiyet serisi söz konusu olsa da. Bu maçlardan 4-0’la çıktık diye “Lakers şampi...” diyecek değiliz elbette. Takıma dair ilk izlenimlerin en belirgini ise savunmadaki ilerleme. Önce Staples Center’da Rockets’la, ardından üst üste iki gece deplasmanda Dallas ve New Orleans’la, sonra yine içeride Detroit’le oynayacağımız önümüzdeki dört maç daha ciddi testler ve daha sağlıklı veriler sağlayacak ama şu ana dek takımın sıklıkla alan savunmasına başvurduğunu ve pota altını iyi kapadığını görüyoruz. Tabii önemli olan savunmayı kimlerle yaptığınızdır. İlk beşteki 2.13’lük iki pota altı oyuncusunun varlığı ve sürekli dinç oyunculardan oluşan bir beşin sahada olmasını sağlayan kadro derinliğidir Lakers’ın alan savunmasını başarılı kılan. En azından şu ana dek...

Henüz takım hücumda pek de ritmini bulabilmiş değil. Şu ana dek savunmanın tetiklediği hızlı hücumlar, bazen de hücum ribaundları sayesinde bu tutukluğun üzeri örtüldü ama maçları izleyenler takımın hücumda kendi düzeyinde olmadığını farketmişlerdir. Savunmamız bu derece etkin olmayı sürdürürse bir sıkıntı olmaz ama ben savunmanın bu düzeyde edemeyeceğini, buna karşılık hücumda daha iyi olacağımızı düşünüyorum. Özellikle Bynum, Farmar ve Vujacic’in ilk dört maçtakinden daha iyi olmalarını bekliyorum.

Önümüzde çok ciddi dört sınav var. Her ne kadar ilk sinyaller çok iyi gözükse de halen tam olarak oturmuş bir takım değiliz. Soğukkanlı ve sürprizlere açık olmak lazım. Gelecek haftasonuna girdiğimizde namağlup ünvanını korusak da, %50 galibiyet oranına gerilesek de şampiyonun adının konmasına daha yedi ay olacak. 2003-04 sezonu boyunca yaşanan dalgalanmaları hatırlatırım. Malone-Payton transferleri sonrası şampiyonduk, Kobe olayı ve Kobe-Shaq kavgası sonrası şüpheler artmıştı, sezonun ilk maçından sonra yine şampiyonduk, Malone ve Kobe’nin sakatlıkları sonrası takım gözden düştü, play-off’a doğru form tutup yine favori oluyorduk ki normal sezonun son bölümü çok iyi değildi ve ilk turda Houston’a karşı zorlanıp San Antonio’ya karşı 2-0 geri düşünce yine deliğe düşmüş gibiydik, sonra malum dönüş ve Minnesota’yı rahat geçerek finale çıkmamız, 4-0 tahminleri, yaşanan şok... İşin özeti: Köprünün altından çok sular akıyor.

Şampiyon olursak da sabahında (ya da akşamında) böyle kutlayacağız Lakers’lı dostlarla birlikte, şimdiden sözüm olsun.

 

Tıkla ve Lakerların kalesine buyur
ya da şuraya bir mail at

lakers

anasayfa