ALTI YENİLGİ NEYSE DE, HEPSİNDE FARK YEMEK?

 

orkunco@gmail.com
3 Ocak 2010, Pazar

Geçen sezonki Lakers takımının NBA tarihinin en özellerinden biri olduğunu iddia edemeyiz. Belki de ligdeki başka hiçbir takımda ilk beş çıkamayacak düzeydeki oyun kurucusu resmin içinde sırıtan, en iyi dört oyuncusundan birinin play-off döneminde standartlarının epey altına düştüğü, yine bu dönemde bench desteği de neredeyse sıfırlanan bir takımdı Lakers. Sezonun başında en olumlu gözüken taraf 80’ler sonrası NBA’inde hemen hiç rastlanmayan bir kadro derinliğiydi ama malum, o derinliğin iki kilit ismi Farmar-Vujacic’in anlam verilmesi güç düşüşleri, sezonun başında kendi çapında fena oynamayıp Ariza’nın kenardan gelmesini sağlayan Radmanovic’in bir ay sonra yerini Walton’a kaptırması ve müzmin bench ısıtıcı rolünü alması, Walton’ın da ilk zamanlar yine kendi çapında fena oynamasa da zamanla şut kabızlığının iyice problem haline gelmesi ve Lakers kariyerindeki en önemli işlerden birini yapıp hocaya giderek “Ya ben bench’ten gelsem daha iyi olur galiba” demesi, bunu “Hoca ben pek işe yaramıyorum” diye değil de “İkinci beşte gençler çok delidolu, ben aralarında dengeleyici olurum” gibi laflarla önermesi, yine de aferinlik bir iş yapması, ama bench’e geçtikten sonra iyice kaybolması, dolayısıyla sezon başı kadro genişliğinden bir adam daha eksilmesi, kontrolünü yitirdiğim bu cümlenin çok uzaması ve Bynum’ın iki aylık yokluğu/play-off’taki formsuzluğu derken derinlik gitti sarhoşluğu kaldı, “Abi gel, burası boy” olduk. O yüzden yıllar sonra 2008-09 takımını müthiş kadrosuyla hatırlamayacağım, bir yıldan biraz daha önceleri öyle zannetmiş olsam da.

Ama başka iki yönüyle hatırlayacağım: İlki ve daha evvel aklıma gelecek olanı, normal sezonda kazanmayı gerçekten istedikleri, mesaj maçı olarak gördükleri hemen her maçı, play-off’ta da kazanmaları gereken her maçı kazanmaları. Farkındayım, kulağa biraz kibirli geliyor ama bunu kibire yormayın, NBA’in yoğun maç temposu içinde yukarılardaki takımların her maça aynı ciddiyetle yaklaşmadığını ya da yaklaşamadığını biliyoruz. Ciddi gördüğü maçlardaysa masadan genelde istediğini aldı Lakers. Normal sezonda Celtics ve Cavaliers’a karşı dört maçın da, üstelik deplasmandakiler oldukça zorlu dönemlerde oynanmasına karşın kazanılması, Nuggets-Spurs-Mavericks üçlüsüne karşı altısı deplasmanda toplam on maçtan sadece iki tanesinin kaybedilmesi, play-off’ta Utah 2-1 yaptıktan sonra deplasmandaki dördüncü maçın kazanılıp serinin kırılması, Houston serisinde öne geçmemizi sağlayan ve Yao’nun da olduğu üçüncü maçın yine deplasmanda kazanılması (Serinin diğer iki galibiyetini listelemiyorum çünkü Rockets’ın mücadelesi ne kadar takdiri hak etse de onlar zaten Lakers için mesele olmaması gereken maçlardı), Denver serisinde yine deplasmandaki üçüncü maç galibiyetiyle 2-1 öne geçilmesi, beşinci maçta bu kez 3-2 öne geçilmesi ve yedinci bir maçın sakatlıkların vurduğu Rockets’a karşı olduğu kadar kolay geçmeyeceği bilindiğinden çok daha hazır çıkılan altıncı maçın farklı kazanılması, finalde evdeki ilk iki maçın alınması, deplasmanda kırılma maçının kazanılması, en sonunda süs niyetine işin de orada çok net bir oyun farkıyla bitirilmesi… (Normal sezonda Orlando’ya iki maç da kaybedildi ama bu da Orlando’nun sezon boyu herkes tarafından çok ciddi bir şampiyonluk adayı olarak görülmemesine bağlanabilir, zaten finalin skoru 4-1.) Çoğu insanın değil ama benim hatırlayacağım bir şey olacak bu grafik.

Hatırlayacağım ikinci şey ise 2009 takımının 82 maçlık normal sezon boyunca çok az maçta son dakikalardan önce teslim alınabilmesi. Sezon boyu bir içerideki Detroit maçı, bir ilk Sacramento deplasmanı, bir ikinci Denver deplasmanı, bir de ilk Portland deplasmanı hakikaten rakibe göre çok etkisiz kaldığımız ve son dakikalara girilmeden “Yok arkadaş, bunu kazanamayacağız” dedirten maçlardı. Kalan 13 yenilgimizden yedi tanesinde de toplam 18 sayı fark yedik hepitopu, maç başına iki buçuk sayı fark eder, siz düşünün. Lakers, Celtics gibi bir takımların çoğu maçta zaten favori olmalarından mütevellit başta pek etkileyici gelmiyor belki NBA’in gereksiz uzun ve yorucu temposunda bunu başarmak, nasıl diyor siz, boru değil. NBA 2K10 oynamıyoruz.

Ve Lakers’ın yeni sezonda şu ana kadar gösterdiği performansa bakınca daha da anlam kazanıyor, kıymetini belli ediyor saydığım iki 2008-09 hatırası. Şu anki derece 26-6. Kötü değil tabii, zaten geçen sene de ilk 32 maç sonundaki derece 26-6’ydı. Güncel 26-6’nın fiyakasını bozansa geçen yılın tamamındaki dayak atamadan dayak yediğimiz maç sayısını daha ilk iki ayda geçmiş olmamız. Oynatalım hocam: İlk yenilgi, içeride Dallas maçı, üçüncü periyotta fark 22’yi buluyor, 6 dakika kala 18 sayı, maç sonu 14 sayı. İkinci yenilgi, Denver deplasmanı, 26 sayı fark. Üçüncü yenilgi hemen sonraki maçta içeride Houston’a karşı, son çeyrek boyu maç 10 sayı civarında farkla gidiyor ve bitiyor. Dördüncü yenilgi Utah deplasmanı, 5 dakika kala fark 17 sayı. Beşincisi Noel’deki Cleveland maçı, zaten çoğunluk izlemiştir, maç sonu fark 15 sayı. Altıncı yenilgi Phoenix deplasmanı, 6:15 kala fark 19 sayı. Evet, rakiplerin hiçbiri kolay lokma değil ve maçların üçü de deplasman ama bir tanesinde bile son bölümde maça ortak olamamamıza ne diyeceğiz? Dahası, diğer maçlar arasında da bunlar ayarında maç pek yoktu. Phoenix’le iki kez daha oynadık ama maçlar Staples Center’daydı ve 13-2’lik iç saha derecelerine karşılık deplasman derecelerinin 8-10 olmasının da işaret ettiği gibi Suns’la evde oynamak çok daha kolay. Bizi yenenlerden Houston’ı deplasmanda yendik ama Rockets beklenenin üzerine çıkan, alkışlık bir takım olmakla birlikte üst düzey bir takım da değil. Kalkıp da Houston galibiyetini kazanılan zor maç olarak göstermek Rıza Çalımbay’ın Beşiktaş’tan ayrıldıktan sonra “Takım toparlanmaya başlamıştı. Vaduz’u elemiştik.” demesine benzer. Kazandığımız en ‘zor’ maç içeride Atlanta’yla oynadığımız maçtı, onu da NBA TV’den izleyenler Atlanta’nın üçüncü çeyrekte Lakers fazla bir şey yapmadan nasıl eşi benzeri zor görülür şekilde resmen kendi kendini imha ettiğini hatırlayacaktır.

Özetle şu ana dek büyük lokmaların hemen hepsi boğaza takılmış durumda. Paniğe gerek yok elbet, sezon boyu çalkalanan ve 50 galibiyeti son düzlükteki galibiyet serisiyle geçebilip play-off’ta 15-1 yaparak şampiyon olan 2001 takımını da seyretti bu gözler, her ne kadar uç bir örnek olsa da. Ama önümüzdeki tablo da kolayca es geçilebilecek cinsten değil. Lig birincisi olmamız yanıltmasın kimseyi, lig birincisinden ziyade fikstür birincisiyiz. Açıkça söylemek gerekirse şu an bu takım iyi basketbol oynamıyor. İki-üç haftadır Kobe’nin muazzam performanslarına Gasol destek veriyor, büyük ölçüde onların sayesinde ve zor bela kazanıyoruz. Son yedi galibiyetimizin dört tanesindeki farkların toplamı 11 sayı, ki diğerlerinden biri de ikinci uzatma sonunda kazanıldı. Başlarda kolay fikstür sayesinde istatistiklerde zirve yapan savunmanın da makyajı akmaya başladı. Son altı maçta yediğimiz sayı miktarları sırayla 108, 102, iki uzatmaya giden Sacramento maçının normal süresinde 94, 118, yine 118 ve 108. Ve bütün bunların yanında point guard pozisyonu –bir kez daha- fena halde zayıflık oluşturuyor.

Fisher gibi oyuncular bir şut sokar, bir faul yaptırır, sana maç alır

Sadece şampiyonluk hedefleyen takımlar arasında değil, tüm NBA’de ilk beş çıkan en kötü point guard ünvanını geçen sezonun ikinci yarısından beri gururla taşıyan Derek Fisher bu yıl da takımı çoğu maçta dört kişi oynatmaya devam ediyor. Şu an istatistikleri 7.1 sayı, %37 şut, 2.9 asist. Ama bunlar esas Fisher’ı anlatmaya yetecek kadar kötü değiller. Bir de şu kaybedilen, ‘sıkı’ maçlardaki istatistiklerine bakalım: Dallas’a karşı 2/9 şut, 5 sayı, 2 asist; Denver’da 0/5 şut, 0 sayı, 4 asist; Houston maçında 3/13 şut, 7 sayı, 5 asist; Cleveland maçında 3/8 şut, 8 sayı, 0 asist; ve Phoenix maçında sezonun zirve noktası, 1/7 şut, 2 sayı, 0 asist. Bir tek Utah maçında her nasılsa 6/8 isabetle 15 sayı attı, o maçı da izleyememiştim, aslında istatistiğin yanlış girilmiş olması daha mümkün geliyor izlememiş olunca. Aklıma gelmişken, sezonun başında kazanılan Houston maçında şu efsanevi istatistik hanesine imza atmıştı: 34 dakika, 0 sayı (0/5 şut), 0 asist, 0 ribaund, 0 blok, 2 top çalma. E vallahi pes yani! Dün sabahki Sacramento maçını izleyenler de hücumda ve savunmada yine benzersiz bir Fisher performansına tanıklık ettiler. İzlemeyenler için istatistikleri: 1/10 şut (ki şutların 6-7 tanesini görmelisiniz), 6 sayı, 1 asist; eşleştiği Beno Udrih 19 sayı (8/13), 13 asist, 1 top kaybı! Evet evet, Beno Udrih, Steve Nash falan değil.

İşin ilginci, herkesle iletişimi iyi, oyuncular arasında sevilen (Oyuncular Birliği’nin şu anki başkanı zaten) bir oyuncu olduğundan, belki de kızının durumundan ötürü bir parça da acıma duygusu yarattığından herhalde, Amerikan medyası genelde pek üstünde durmuyor bu Fisher komedisinin; hatta aralarında hala ondan söz ederken “Örnek profesyonel, kritik şutları sokuyor, savunmada iyi” laflarını geveleyenler var. Bunlardan sonuncusunu söyleyenler basketbol topunun yanına yaklaştırılmamalı, “örnek profesyonel” lafı zaten bir oyuncuyu öven lafların arasına ön sıralardan giriyorsa mevzubahis oyuncunun yetenekleri sınırlı demektir, “kritik şutları sokuyor” da ara başlıktaki kalıbı hatırlatıyor bana. “Böyle oyuncuları oyunda tutacaksın; kötü oynuyor gözükür ama araya bir top atar, bir frikik kullanır, sana maç alır.” Hadi bunun futbol için bir parça geçerliliği var diyelim ama basketboldaki fark şu ki, oyunun her anında oyuncu değiştirme hakkımız bulunuyor. Oyun içinde kısıtlı sürelerde yedek olarak ve durumda göre ihtiyaç hissedersen son anlarda kullanırsın Fisher’ı (ben yarattığı savunma zaafiyetinden dolayı kullanmamayı tercih ederim) ama bizim durumda adam maç başına 27 dakika süre alıyor. Geçen yıl da berbat oynarken finalde birden açıldı, ikinci maçın sonlarında kritik savunma hamleleri, dördüncü maçta malum şutları soktu, yine birden “Yok abi, Fisher gerektiğinde ortaya çıkıyor işte” fikri yarattı. Oraya kadar oynadığı oyun yüzünden ya erken elenilseydi diye de sormak lazım oysa.

Fisher böyleyken yedeğine de “Forma verilmez, alınır” sözünü birilerinin hatırlatması gerekiyor. Farkındayım, geçen yazıda Farmar’ın biraz toparlandığından bahsetmiştim ancak korktuğum başıma geldi ve maçlar biraz sıkılaşınca, takım topluca şov yapamıyorken Farmar yine geri vitese takıp arada bir tırt savunmalara karşı kafayı çıkarmaya başladı. Son yazının hemen ardından 15 şuttan 2 isabet çıkarıp toplam, ortalama değil toplam 5 sayı ve 2 asist yapabildiği bir periyot var, ki biliyorsunuz, dünya üzerinde sokaktan 15 yaş üzeri ve eli ayağı tutan herhangi birini tutup oraya koysanız, “15 şut hakkın var” deseniz büyük ölçüde bu verimi alırsınız. Abarttıysak da abarttık, ciğerim yanıyor kardeşim. Yine de son iki maçta Phil Jackson Fisher’ı son çeyrekte hiç oyuna almayıp Farmar’ı oyunda tuttu ama bu maçların ilkinde (Golden State) Farmar’ın az önce bahsettiğim haftalık iyi performanslarından birinin denk geldiğini, ikincisinde ise sahada kalmasının kendi oyunundan (19 dakikada 2 sayı, 2 asist) ziyade Fisher’ın rezalet haliyle alakalı olduğunu söylemek lazım.

Bu ikisiyle birçok Lakers taraftarı sezon sonunu bu defa çıkaramayabilir. İkisinin toplam 44 dakika olan maç başı süreleri (ki sahada hiçbir zaman birlikte yer almıyorlar çok ufak istisnalar dışında, o yüzden toplam demekte bir sakınca yok) acilen azaltılmalı, hem de epey azaltılmalı. Bunun için ilk çözüm şansı kadro içinde yer alıyor ama çok da güvenilir olduğu söylenemez. Nedir diye sormaya bile gerek yok, bir süredir 2 numara pozisyonundan süre alan Shannon Brown’ın yedekten gelmeye devam da etse 1 numara oynaması, 2-3 numaradaki yedek dakikalarını ise bu sezon çok çok az süre alan ama benim takip ettiğim kadarıyla bayağı bir akıllanmış gözüken, 5-6 dakikaya 10 sayı sığdırmasını beklemek haksızlık olacağına göre bence biraz şans verilmesi gereken, nasılsa Fisher ya da Farmar’dan kötü olmayacak Sasha Vujacic’in oynaması. Son dönemde Farmar’ın ısrarlı ikramları sayesinde bu ikisi az da olsa birlikte süre almaya başladılar, hayırlısı diyelim.

Kadro dışındaki alternatif ise sezon ortasında halen serbest olan tatmin edici birisini bulamayacağımıza göre elbette takas ve hem bizim işimizi görecek hem de takasla alınması mümkün tek bir isim öne çıkıyor: Kirk Hinrich. Hinrich birkaç yıldır Lakers taraftarları arasında hep gündeme gelen bir isimdir, Kobe’nin takasını istediği ve Chicago’yla anıldığı dönemde de isminin haberlerde sıkça geçtiğini hatırlarsınız. Bu sezon son birkaç maça dek çok formsuz gözükse de yeni bir takımda toparlanabilecek ve savunması, dış şutu, aslında muazzam olmayan ama Fisher-Farmar ikilisine kıyasla çok daha üst düzey olan pas yeteneğiyle tam bizim aradığımız özelliklere sahip bir oyuncu. Konuyla ilgili sevgili Eric Pincus bir yazı yazmış, buradan okunabilir. Kısaca özetlersek, yazın bomba bir serbest oyuncu transferi yapmayı hedefleyen, ilk hedefinin de Chicago’lu Wade olduğu bilinen Bulls’un maksimum kontrat verebilmesi için kadrosundan kontratı gelecek yıl da devam eden oyuncu/oyuncular göndermesi gerektiğinden ve takas ihtimallerinden bahsediyor Pincus. Play-off yarışındaki Bulls elbette önemli bir parçası olan Hinrich’ten kolay vazgeçmek istemez ama daha büyük balık için onu veya Salmons’ı gözden çıkarmaları gerekecek. Bizim önerebileceklerimiz ise Adam Morrison ve Farmar’ın toplam 7 buçuk milyon dolar civarı biten kontratları. Bu sezona dair hedefleri süren bir takım için pek cazip değil hedef ama mesele gelecek sezonlara ne kadar önem verdikleriyle ve diğer takımlardan nasıl teklifler alacaklarıyla alakalı.

Mitch Kupchak tırmalayacaktır alternatifleri. Ben kendisine güvenmeyi öğrendim.
 
http://twitter.com/orkunco


 

 

Tıkla ve Lakerların kalesine buyur
ya da şuraya bir mail at

lakers

anasayfa