BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

 

orkunco@gmail.com
4 Temmuz 2010, Pazar

Değer Pamuk, yedi-sekiz yıl kadar önce bir Beşiktaş taraftar sitesi aracılığıyla tanıma şansına eriştiğim bir büyüğüm, abim. O sitede sporun birçok dalı üzerine yazdığı enfes yazılardan bir tanesinden sıkı bir NBA takipçisi ve koyu bir Lakers taraftarı olduğunu öğrenmiştim. Herkesin Beşiktaşlı olduğu bir ortamda, basketbol sevgimiz ve en az Beşiktaş kadar tutkuyla desteklediğimiz diğer takımımız bizim ayrı bir bağ kurmamızı sağlamıştı. Henüz birlikte bir Lakers maçı izlemek nasip olmadı (belki Ekim ayında, Barcelona’da?) ama son iki yılda gazımız kaçırılana dek Beşiktaş basketbol takımının birçok önemli maçını tribünde beraber izlemiştik. Tuttuğu takımın önemli bir maçını izlerken nasıl konsantre olduğunu, nasıl ufak totemler uyguladığını, her pozisyonu bir koç gibi nasıl yaşadığını ve düşüncelerini yanındakiyle paylaştığını iyi bilirim. Bu bakımdan bende de bir sakinleştirici etkisi yaratır, farkında olmadan benim elektriğimi alır. Lakers’a bana yaşattığı onca heyecandan, güzellikten önce Değer Abi’yle tanışmama belki de vesile olduğu için ayrı bir teşekkür borçluyum.

Ne var ki, zamanın meşhur Nah Beat LA mail listesinin üyelerinin iyi hatırlayacakları Değer Abi, 2004’te Shaq’ın ayrılması ve takımın dağılması sonrası Lakers’la arasına mesafe koymuştu. Oyuncuları Lakers’ın önüne koyduğu yoktu, kaldı ki taraftarlığı Shaq’ın Lakers formasını giymesinden çok öncelere, 80’li yıllara dayanıyordu. Ama o süreçte Lakers’ın tutumunu beğenmemiş ve soğumuştu. Ben kendisine katılmıyor, Lakers organizasyonunun bir kabahati olmadığını düşünüyordum. Kendisi sonraki dönemde Shaq’ın bir şampiyonluk kazanmasını istedi, Shaq o şampiyonluğu kazandı ve sahneden çekildi, Lakers bir kez daha sahne aldı… Bu arada sohbetlerimizde sözü “Ne dersin, bu Bynum büyük oyuncu olur mu?”, “Ne dersin, Gasol’le şampiyonluk gelir mi?”, “Artest tutar mı?” gibisinden sorularla Lakers’a getirirdi ama eski hevesini taşımadığını hissedebiliyordum.

Ama o heyecan da geri gelebiliyormuş meğerse. Yedinci maçı evde tek başıma ama ikinci yarının büyük bölümünü Değer Abi’yle birlikte izledim. Son yaklaşık 20 dakikalık oyun süresinde birbirimize karşılıklı yedişer mesaj atmışız. Maç devam ederken su bile içmediğimi ve sadece molalarda mesaj yazıp okuyabildiğimi düşünürsek, hemen hemen bütün molaları kullanmış olmalıyız. Değer Abi yanımda oturmuyor, daha doğrusu kendi ifadesiyle bütün son çeyreği yanımda ayakta izlemiyordu ama o telefon mesajlarından yine maça ‘kilitlendiğini’, her ribaunda, her savunma rotasyonuna, her top çalma hamlesine benim gibi tepki verdiğini anlayabiliyordum. Maç biter bitmez de telefonda ilk konuştuğum kişi o oldu. (Maç bitimi demişken, annemin sese uyanıp salona geldikten sonra, ben telefonda olduğum için ilk anda benimle konuşamayıp, televizyonda bizim çocukları hoplaya zıplaya sevinirken görünce birden coşması hayatımın boyunca gözümün önünden gitmeyecek bir andı. Akşam maçın tekrarını izlerken kaçan faul atışlarında “aman be!” diye heyecanlanması gibi…) “Biliyorsun” dedi, “ben 2004’ten sonra eskisi gibi izlemiyordum. Bu maçın son çeyreğinde oturmadım, hep ayaktaydım.”

2003 yılında Dallas’ı son çeyrekte 30 sayı farkı kapatarak yendiğimiz maçta bağırıp evdekileri uyandırmamak için avuçlarını sıkmaktan neredeyse kanatacağını söyleyen Değer Pamuk’u geri döndüren Celtics’le yedinci maç oynamanın heyecanıydı. Benim her zamankinden fazla sevinmemi sağlayan da rakibin Celtics olmasıydı. 80’li yıllardaki rekabeti canlı takip edemedik, kaçırdık. Sadece üç yaşındaydım ve tamamen bilinçsiz olarak Salı Pazarı’nda üzerinde Lakers logosu bulunan ama mavi ve gri renkli, hatırlamasam da belki Lakers’ı tutmama bilinçaltı vasıtasıyla ve ufak da olsa etki eden tişörtü almama bile birkaç yıl vardı Lakers ve Celtics 80’lerde son kez bir final serisinde karşı karşıya geldiklerinde. 2008’deyse Celtics’e karşı da olsa yenilgi, o 24 sayıdan giden dördüncü maç haricinde o kadar da acıtmamıştı, hatta son maçtaki fark bile. Çünkü zaten damdan düşer gibi oraya gelmiş, sezon öncesi beklentilerimizin çok üzerine çıkmıştık. Ama bu defa öyle değildi. Celtics’e 2008’den sonra bir kez daha kaybetmek herhangi bir yenilgiden çok daha fazlası olacaktı. Lakers için, Phil Jackson için, Kobe için, Artest için, Gasol için, taraftarlar için… Geçen yıl Orlando serisi esnasında ağır bir grip geçirmiştim, maçları zaman zaman 40 dereceye yaklaşan ateşle izliyordum, hatta şampiyonluğu kazandığımız beşinci maça denk gelen Lakers buluşmasında da bu yüzden ölü gibiydim. Sanırım benzer bir hastalıkla bu seriyi, en azından yedinci maçı çıkaramazdım.

Yedi yıl sonra gelen 2009 şampiyonluğu da çok kıymetliydi tabii ama bu başkaydı. Play-off’a girilirken hemen hiç ümit vermeyen bir takım, kendisi gibi play-off’ta ayağa kalkan ezelini rakibini yenerek şampiyon oluyor ve iki yıl önceki hesabı kapatıyor. Üstelik yedinci maçta, ikinci yarıda 13 sayı geriye düştükten sonra… Bundan daha dramatik bir senaryo olabilir mi?

Dünyanın En İyisi

Bu unutulmaz şampiyonluğu hatırladıkça benim aklıma hep ilk olarak Pau Gasol gelecek. Evet, bence de serinin MVP’si Kobe’ydi ve tabii play-off’ların en iyi oyuncusu da. Evet, üçüncü maçı alan adam hem savunması hem hücumuyla Derek Fisher’dır. Ve evet, Gasol beşinci maçta ortada yoktu. Ama benim için bu sezonun bir numaralı hikayesidir.

Şubat 2008’in ilk günlerinde Lakers formasını giydiğinde ligin en iyi pota altı oyuncularından biriydi ve All-Star olmuştu ama herhangi bir NBA takipçisine “En iyi beş uzunu say” denildiğinde çoğu kişinin listesinde yer alamazdı. Onu bir Lakers oyuncusu olarak daha sık izledikçe en çok dikkatimi çeken, bir uzundan beklenecek her şeyi yapabilecek olmasına rağmen yeterince denememesi, kendine yetenekleri ölçüsünde güvenmemesiydi. Ve 2008 Finali’nin en çok eleştirilen adamlarından biri oldu. Söylediğine göre hemen o seriden sonra ağırlık çalışmalarını arttırdı. Sahada giderek daha çok ‘dövüşen’ bir adama dönüştü. Geçen yılki final serisinde Bynum maç başına 19 dakika sahada kalabilirken, ortalama 42 dakika oynayan Gasol çoğunlukla pivot oynayıp Dwight Howard’la boğuştu. Ama Howard yine 42 dakikada 15.4 sayı, %49 şut ve 4 top kaybıyla beklentiler ölçüsünde vasat bir hücum grafiği gösterebilirken, Gasol %60 şutla 18.6 sayı ortalaması yakalayıp maç başına sadece 1 top kaybı yaparak, birçoklarının ligin en iyi pivotu olarak kabul ettiği Howard’ı 2008 Pekin’den sonra bir kez daha final sahnesinde alt etmeyi başardı.

Yine de bu sezon hakkındaki soru işaretleri devam etti. All-Star olması ve yılın en iyi üçüncü beşine seçilmesi bile bazılarınca doğru bulunmadı, oysa bence normal sezonda, Kobe’nin de önünde Lakers’ın en iyi performans gösteren oyuncusuydu. Celtics serisinden önce 2008’in yargıları raflardan indirildi, ilk iki maçla onları savar gibi oldu ama özellikle beşinci maçtan sonra bir kez daha hedefteki adamdı. Cevabı: Altıncı maçta 17 sayı, 13 ribaund, 9 asist, 3 blok; yedinci maçta 19 sayı, 18 ribaund, 4 asist, 2 blok.

Sezonun başlarında Kaan Abi “Gasol şu an ligin en iyi uzunu olabilir” dediğinde açıkçası biraz şüpheyle yaklaşıyor, Howard’ın değil ama Duncan’ın halen onun önünde olabileceğini düşünüyordum. Ancak sezon içerisinde ve play-off’ta Duncan’ın oyununun artık Gasol’ünkinin biraz gerisinde kaldığını gördüm. Garnett keza düşüşte ve final serisinde Gasol ona net bir üstünlük sağladı. Stoudemire, Bosh, Boozer olmayan savunma yönleriyle zaten böyle bir kıyasa giremezler bile. Yao maalesef müzmin sakat. Nowitzki belki daha iyi bir oyuncu olabilir fakat tam bir pota altı oyuncusu değil.

Howard ise halen çoğunluğun bir numarası ama sadece bir sezon için Gasol’le ikisi arasında bir seçim yapmam istense, yani yaşları göz önünde bulundurmam gerekmese bir saniye düşünmeden Gasol’ü seçerim. Howard daha iyi bir savunmacı, buna karşılık Pau’nun da hücum yönü çok daha iyi. Sayı ortalamaları birbirine yakınsa da bu yanıltıcı çünkü Howard tamamen kendisinin pota altındaki etkinliğini optimize etmeyi, ona mümkün olduğunca pota yakınında açık alan oluşturmayı amaçlayan bir sistemde oynuyor. Belki çok fazla top kullanamıyor ama bunda takım arkadaşlarının bazı yetersizlikleri kadar onun sadece potaya çok yakın, elverişli pozisyonlarda top aldığında etkili olabilmesinin de payı var. Kaldı ki Gasol de gerçek bir oyun kurucuyla birlikte oynamıyor Lakers’ta.

Pau bu takıma geldikten sonra haliyle onu daha yakından takip edip daha iyi tanıdım. Lakers taraftarı olmayanların genelde uyuz oldukları bir oyuncudur ama takip ettikçe saha dışında ne denli alçakgönüllü, nazik ve kafası çalışan birisi olduğunu, bütün üstün başarılarına ve yeteneklerine rağmen nasıl normal bir insan gibi davrandığını, hiçbir poza, tribe girmediğini gözlemledim. Böylece kendisine olan sevgim giderek büyüdü. 2009-2010’u Celtics’e karşı gelen şampiyonluğun yanı sıra, bu adamın tüm şüpheleri dağıttığı, takımının sırtı duvara dayalıyken son iki maçta sahanın en iyilerinden biri olarak noktaladığı ve benim gözümde ligin, dolayısıyla da dünyanın en iyi uzununa dönüştüğü sezon olarak hatırlayacağım.

“The Last Stand”

Sezonun bitiminin hemen ardından Lakers gündeminin bir numaralı konusu Phil Jackson’ın kalıp kalmayacağı oldu. Sezon sonu basın toplantısında Jackson “Emeklilik kararına yakın olduğunu” söylemişti ve bu tip açıklamalarda kesin kararına yönelik ipuçları verdiğinden şahsen artık dönmeyeceğini düşünüyordum. Yaklaşık bir hafta sonra “George Karl gibi takımı sezon ortasında bırakmak zorunda kalmaktan korktuğunu, bu yüzden bu sezon da sağlık sorunu yaşamadan çalışabileceği konusunda doktorlarının kendisini temin etmesini beklediğini” söyledi ve bu açıklamasından iki gün sonra da son bir sezon için dönme kararını açıkladı.

Jackson’ın kalıyor olması elbette sevindirici ama bazı gelişmeler biraz daha güzelleştirdi bu haberi. Uzun süredir Jackson’ın ayrılması durumunda Lakers’ın Byron Scott’ı koçluğa getireceği konuşuluyordu. Scott, malum, “camianın çocuğu”. Ancak koçluk kariyeri, her ne kadar Nets’le iki kez final oynamış ve Hornets’la da 2007-08’de çok başarılı bir sezon geçirmiş olsa da bence soru işareti. Her iki takımından da pek güzel ayrılmadı. Ayrıca Hornets’ta elindeki hızlı tempoya uygun malzemeye rağmen inatla çok iyi sonuç vermeyen yavaş tempo basketbolu oynatmasını epey yadırgamıştım. Dahası, bu iki takımda da dönemin en iyi oyun kurucuları olan ve NBA tarihinde de önemli yerlere oturmuş/oturacak Jason Kidd ve Chris Paul’a sahipti. Bu takımın o ayarda bir oyun kurucusu yoktu ve yakın zamanda da olmayacaktı. Scott, belki Jackson’ın döneceği haberini ‘içeriden’ alarak Lakers’ı beklemekten vazgeçti ve LeBron’un kalma ihtimali için şansını denemeye karar verip Cleveland’la anlaştı. Böylece seneye Jackson son noktayı koyduğunda da radarımızda olmayacak, sezon ortasında ya da sonunda kovulmadığı müddetçe, ki öyle bir durumda da Lakers bu kez onu düşünmeyecektir.

Diğer taraftan, Scott’tan önce Cleveland’la görüşen ve anlaşma noktasına gelen Brian Shaw da takımda kalmış oldu. Sezon sonunda o mu tercih edilir bilmiyorum ama Jackson’ın son yılı olduğunu bilerek kendisini bir sezon daha hazırlaması faydalı olacaktır. Zenmaster sadece bir yıl daha koçluk yapacak ama şu anki Lakers kadrosu birkaç yıl daha şampiyonluğa oynayabilecek durumda. Böyle bir noktada yepyeni bir koçun gelmesindense, Jackson’ın yanında yetişen ve oyuncuları tanıyan, olup biteni bilen Shaw’ın görevi devralması daha iyi olacaktır, eğer Shaw basiretsiz, takıma hiç hakim olamayan bir profil çizmezse.

Jackson’ın son bir sezon için dönmesinde sağlık durumunun elvermesi kadar, takımın üst üste üçüncü bir şampiyonluk için oldukça avantajlı konumda olmasının da payı var elbette. Mutlaka bunu iyice değerlendirmiş ve dördüncü bir three-peat’le kariyerine muazzam bir nokta koyma ihtimalinin başarısızlıkla veda etme ihtimalinden daha fazla olduğuna inanmıştır. Ve şu anki görüntü öyle. Her şeyden önce Lakers epey sorunlu bir sezonu bir şekilde şampiyon olarak kapatmayı başardı. Sezonun büyük bölümünde Fisher bitik vaziyetteydi, Kobe tam play-off’a girerken dizindeki ve parmağındaki sakatlıkların etkisiyle kariyerinin belki en kötü dönemini geçiriyordu, Artest ritmini tamamen yitirmişti, Bynum yine play-off dönemine girerken sakatlandı, bench’in üretimi çok yetersizdi, normal sezon boyunca deplasmanda hemen hiçbir önemli maç kazanılamadı, falan filan… Ama hepsinin üstesinden gelindi ve son iki ay çoğunlukla başka bir Lakers izledik. Eksiklerin takviye edildiği ve –inşallah- sakatlıkların olmadığı bir sezonda, kadroda Fisher dışında geçen bir seneden olumsuz etkilenecek noktada bir oyuncu da bulunmadığına göre (Kobe henüz orada değil) bir kere takımın daha iyi olması gayet muhtemel.

Nihayet Bir Oyun Kurucu

Açıkları kapatma konusunda ilk hamle Steve Blake transferiyle geldi. Blake ismi çoğu Lakers taraftarınca birkaç yıldır dillendiriliyordu ve transfer görüşmeleri başlamadan da Los Angeles medyasında peşine düşülecek oyuncular arasında yer almıştı zaten. Ligin en iyi point guard’larından biri değil belki ama akıllı, dengeli, iyi pasör, ceza şutlarını yüksek yüzdeyle sokan, yavaşlasa da savunmada halen kötü düzeyde olmayan bir oyuncu. Lakers’ın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli bunlar. Çok sade ve basit geliyor kulağa Blake’in özellikleri ama örneğin Farmar dört yılda bir türlü kendisinden ne beklendiğini idrak edemedi ve bu ihtiyaçları gideremedi. Buna bağlı olarak da, artık 35 yaşına gelen Fisher’ın dakikaları bir türlü azaltılamadı. Blake’le bu sezon nihayet Fisher’ın dakikaları 20 civarına çekilebilecek; tabii takımda kalırsa.

Diyeceksiniz ki, o kadar salladın adama ama Fisher geçen seneden sonra bu sene de kahraman oldu. Evet ama bir serinleyelim. Öncelikle bir hatırlatma yapmakta fayda var çünkü görüyorum ki tamamen unutulmuş; geçen sene Fisher sadece final serisinde iyi oynadı, öncesinde çok kötüydü. Evet, final serisinde kritik katkıları oldu ama onun yarattığı dezavantaj yüzünden konferans finalinde Denver’a elenebilirdik de, bunu hemen herkes gözardı etmiş durumda. Bu sene başından sonuna çok daha istikrarlı ve başarılı bir play-off geçirdi, kabul. Ama Lakers’ın çok da uzak olmayan tarihinde, ders niteliğinde çok benzer bir grafik görebiliriz: 2001-02 normal sezonunda Robert Horry maç başına 26 dakikada %40 şut, 6.8 sayı, 5.9 ribaund, 2.9 asist ve 0.9 top çalmayla en fazla vasat diyebileceğimiz bir performans göstermişti. Play-off’taysa maç başı süresi 37 dakikaya, istatistikleri de %45 şut, 9.3 sayı, 8.1 ribaund, 3.2 asist, 1.7 top çalmaya yükseldi ve hepsinden önemlisi Sacramento serisinin o meşhur dördüncü maçının kahramanı oldu hem son saniyedeki şutu hem de maç boyu oyunuyla. Lakers o sezon three-peat’i tamamladı ve yazın genel menajerlikteki henüz üçüncü yılını yaşayan Mitch Kupchak, Phil Jackson ve Jerry Buss takıma takviye yapmak gerekmediğine inandılar. Bir sonraki sezon Horry normal sezonu yine önceki yıla benzer bir grafikle, %39 şut, 6.5 sayı ve 6.4 ribaundla geçirdi. Maç başına süresiyse 26’dan 29’a çıkmıştı. Play-off’ta ne mi oldu? 5.1 sayı ve sadece %31 şut isabetiyle oynayabildi. Minnesota ve San Antonio serilerindeki 12 maçta kullandığı 38 üçlüğün sadece iki tanesini sokabildi. Lakers, ikinci turda San Antonio karşısında kendi sahasında fark yiyerek altıncı maçta elendi.

Bana Fisher 2002’deki Horry’yle çok benzer bir noktada gibi geliyor, öyle hissediyorum. Bu play-off’a kadar son bir buçuk yıldır Orlando final serisi haricinde berbat oynadığı ortadaydı ve bir sezon daha sadece ona güvenerek yola çıkmak şansımızı fazla zorlamak olurdu. Ama anlaşılan Kupchak, Jackson ve Buss yedi yıl öncesini unutmamışlar ki, gayet makul bir fiyata (4 yıl için 16 milyon dolar) çok doğru bir transferle takımın en önemli zayıflığını giderme konusunda ciddi bir adım attılar. Sıra Fisher’ı bağlamakta. Şu ana dek gelen haberler, play-off’un gazıyla olsa gerek yıllığı 5 milyonluk ve birkaç yıllık bir kontrat isteyen Fisher’a Lakers’ın tek yıllık ve 2.5 milyon dolarlık bir kontrat önerdiği yönünde. Fisher’ın 5 milyon isteği fazla ama doğrusu Lakers’ın bir yıllık kontrat yapma önerisi de çok hoş olmamış. Malum, 2011’de oyuncularla takım sahiplerinin anlaşamaması sonucu lokavt ihtimali var. Oyuncular Birliği’nin başkanı olan Fisher konuyla ilgili başlıca isimlerden biri ve bir sonraki sezon ligin oynanmama ihtimali ciddi düzeydeyken haliyle tek yıllık kontrata yanaşmıyor.

Fisher’ı çok eleştiren birisi olup, gitmesi halinde takımın saha içinde onu çok aramayacağını düşünmekle birlikte kabul etmeliyim ki en azından iki yıllık bir kontrat teklifini hak eden bir emeği vardır bu takım için, hele lokavt tehlikesi söz konusuyken. Evet, rasyonel bakarsak, Pekovic’i aldıktan sonra Milicic’e yeni bir 20 milyon bağlayıp sonra da hala gidip David Lee’yle görüşen ya da Amir Johnson’a 34 milyon dolar veren sivriler dahil tüm NBA’de Fisher’a yıllığı 3 milyon dolarlık kontrat veren bir takım çıkması bile zor; hele şampiyonluk adayı takımlardan biri hiç vermez. Fisher da bu saatten sonra attan inip sabah 7 metrobüsüne biner gibi, Lakers’tan, ne bileyim, Charlotte’a, Philadelphia’ya falan gitmek istemeyecektir. Ama Fisher kariyerinin sonunda da olsa, yukarıda bahsettiğim gibi muhtemelen son barutunu atmış da olsa herhangi bir oyuncu değildir Lakers için. Ariza’nın menajeriyle pazarlık yaparken diğer takımların vereceği maksimum miktarın üzerine çıkmamak doğrudur ama söz konusu Fisher’ken aynı şeyi yapmak o kadar da doğru değil. Kobe de sezon içerisinde imzaladığı üç yıl için yaklaşık 90 milyon dolarlık yeni kontratını başka hiçbir takımdan alamazdı kurallara göre ama ona bu para verildi ve doğrusu yapıldı. Kobe ve Fish’in oyunculuk seviyeleri elbette birbirinden çok uzak ama bahsedilen para da 90 milyon dolar değil zaten. Fisher’a yıllığı Blake’inki gibi 4 milyon dolardan iki yıllık bir sözleşme vermek Lakers’a büyük darbe vurmaz. Umuyorum Lakers da bu miktarda buluşmak için başlangıç teklifini düşük tutmuştur ve yine hem umuyorum hem de tahmin ediyorum ki bir hafta içerisinde anlaşmaya varılır. Dediğim gibi, Fisher giderse önemli güç kaybı yaşayacağımızı düşünmüyorum kesinlikle. Sene içerisinde kendisine tahammül edememe noktasına geldiğimi de itiraf ediyorum. Ama Fisher kalsa her şey çok daha güzel olur.

Üç! Üç! Üç! Üç! Üç!

Blake’e verilen yıllık 4 milyon dolarla mid-level exception’ın büyük kısmı kullanıldı. Bundan sonra mid-level’ın kalan 2 milyon dolara yakın kısmıyla ya da veteran minimumlarla bir uzun bir de 2-3 yedeği almaya çalışacak Kupchak gelen haberlere göre. Takımla Raja Bell, Matt Barnes, Kurt Thomas gibi tecrübeli oyuncuların isimleri anılıyor. Gidici gözükenlerden Powell sezona gayet iyi başlamasına rağmen Gasol’ün dönüşüyle dakikaları azalınca tamamen koptu, bulduğu kısıtlı sürelerde faydalı olduğu tek bir maç hatırlamıyorum. Mbenga ise aldığı dakika ölçüsünde fena iş yapmıyor ama onun da artık az da olsa daha istikrarlı oynayabileceği bir takıma gitmek istediği konuşuluyor. Hiçbir şey yapamayan Morrison elbette tutulmayacak. Farmar’a qualifying offer verilmeyerek sınırlı değil sınırsız serbest oyuncuya dönüşmesi sağlandı, başka bir deyişle yollar ayrıldı. Brown’un ise başka bir takımdan Lakers’ın vereceğinden daha iyi teklif alıp gideceği tahmin ediliyor, ki son dönemde gözden düşmüştü. Aslında ona bir şans daha verilebilir, sonuçta Farmar’la yan yana oynamak gibi bir talihsizliği yaşadı, ama diğer taraftan da onun istediği muhtemel ücret olan senelik 3-4 milyonun çok daha altına, minimum sözleşmeyle bile ondan daha iyi oyuncular bulunabilir.

Üst üste iki yıl şampiyon olmuş takımdan bu kadar oyuncunun birlikte ayrılması tercih edilmez genelde ama bu arkadaşlarımızdan ilk üçünün zaten sahada hiçbir katkıları olmadı iki şampiyonluğa da, son ikisinin katkılarıysa beklentilerin altındaydı. Beklendiği gibi hepsi birden takımdan ayrılsa bile kapatılması güç bir açık oluşmayacak. Bir de geçtiğimiz günlerde LA Times’ın kıdemli yazarlarından Mark Heisler, Lakers’ın mali yükü hafifletmek için Odom’ı pazarlamaya çalıştığını yazmıştı ama bu bana inandırıcı gelmedi. Salary cap’te yeri olan takımlar arasında Odom’la ilgilenmesi muhtemel olanların gözü başkalarında ve hiçbiri o boşlukları Odom için yaratmadılar. Bir yılı kalan kontrat almanın pek bir esprisi yok çünkü Odom’ın sözleşmesinin son yılı takım opsiyonuna bağlı, dolayısıyla iki yılı kalmış gibi. Blake transferi de Buss’ın böyle bir ekonomik geri vites yapmayacağına işaret.

Jackson bir yıl daha çalışmaya karar verirken kendi takımının ileriye gitme potansiyeli kadar, rakipleri de şöyle bir tartmıştır. Celtics, Magic, Nuggets gibi rakiplerin ne olacakları konusunda şimdiden bir şey söylemek çok güç ama en azından şu açık ki, zaten şampiyon sıfatını taşıyan Lakers’ın üstesinden gelmesi gereken problemler onlarınkilere göre çok daha az. LeBron ve/veya Wade’in liderliğinde ortaya çıkabilecek yeni tehditlere gelince… James bence Wade’in yanına Miami’ye gitmez. Wade’in Miami’de kaldığı takdirde yanında Joe Johnson, hiç beğenmediğim Beasley, Boozer (ya da Bosh) ve minimum kontratla kadroyu dolduranlarla Lakers’ı tehdit edebileceğini sanmıyorum, en azından bu sezon. Wade ve LeBron maksimum almamaya razı olup Chicago’da bir araya gelirlerse, çok etkileyici gözüken ama bence çok dengesiz, isimlerin yarattığı hayranlık kadar efektif olamayacak bir kadro oluşur. LeBron ve Bosh Chicago’ya, Rose-Noah-Deng’in yanına giderlerse, daha dengeli, atletizmiyle Lakers’a büyük problem olabilecek, buna karşılık yarı sahada da Lakers’a karşı ciddi problemler yaşayabilecek bir takım kurulur. Yalnız şunu da unutmamalı ki, iki yıldır LeBron’un istikrarlı biçimde maçlara hakim olup takımının da en başarılı performansını gösterdiği dönemler hep normal sezonda ya da play-off’un ‘rahat’ safhalarında, yanındaki oyuncuların dış şutları iyi yüzdelerle soktukları dönemlerdi. Rose ve Deng ise çok iyi birer orta mesafe şutörü olmakla birlikte, dış şut konusunda Artest kadar bile güvenilir değiller.

Henüz yaz döneminin başlarındayız ama takımlara, piyasadaki oyunculara, ihtimallere şöyle bir bakınca, bir başka takım şok edici hamlelerle çok acayip, yukarıda bahsettiğim kurulması muhtemel kadroları bile sollayan bir takım kurmadıkça, ne bileyim Ray Allen falan LeBron’la Bosh’ın yanına Chicago’ya veteran minimumla gitmedikçe Lakers 2010-11 sezonuna da favori olarak girer gibi geliyor. Phil Jackson için kendi ifadesiyle “The Last Stand” bu. Chicago Bulls’la hem onun hem de efsane kadronun neredeyse tamamının son sezonu olan, oyuncu kadrosu-teknik heyet-yönetim üçgenindeki gerginlikler nedeniyle çok fırtınalı geçen ama şampiyonlukla biten 1997-98’i “The Last Dance” olarak adlandırmıştı. Daha sonra Lakers kariyerinin sonu olduğu düşünülen, yine epey fırtınalı geçen ve bu kez iyi de bitmeyen 2003-04 sezonunu anlatan kitabına “The Last Season” ismini vermişti. Şimdi bir başka “son” için hazır. Umarım bu kez çok daha huzurlu bir sezon geçirir ve müthiş kariyerine yakışan bir finalle noktayı koyar.


http://twitter.com/orkunco

 

Tıkla ve Lakerların kalesine buyur
ya da şuraya bir mail at

lakers

anasayfa