O DEDİ, BU KODU!!

ENCORE
haftanın lafı, gafı ve safı...

TRANSITION
NBA'dan kısa kısa...


TÖRKİŞBASKETBOL

EFVAN


COURTSIDE

Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.
KNICKS TARİHİNDEN YAPRAKLAR...
Bu bölümde New York Knickerbockers ile ilgili, iyi-kötü aklımıza ve ağzımıza gelen herşeyi yazacağım. Knicks sezonu kapattığı için bu köşeye ilk olarak bir mini diziyle başlıyorum. Konusu, aşağıdaki başlıktan da anlaşılacağı gibi, Knicks'in oldukça hareketli ve iddialı geçirdiği 10 yıl boyunca, yani 90'lar zarfında kimi kaskafalı yöneticilerin yapmış olduğu, sonuçları da camianın kafasına patlayan takaslar. Kronolojik sırayla vermeye ve haftada bir güncellemeye gayret edeceğim. Bu bitecek ama Knicks'le ilgili lafım bitmeyecek, dolayısıyla bu köşe hep burada olacak, içinde farklı farklı yazılarla...

mini dizi: Son 10 yıldaki yanlış takaslar
(haftada bir güncellemeye çalışıyorum. son konan en üstte. sıralama, tarihe göre yeniden eskiyedir)

1998; Camby'yi alırken Oakley'i vermek:

Burada gördüğümüz hata pek aşağıdakine (bir öncekine yani) benzer birşey değil... Yani herhalde eşek değiliz biz de, "Camby, Oakley'den daha kötü eleman. Niye aldılar, salaklık ettiler" filan demeyeceğiz elbet... Hoş, işi istatistiğe vursak, çıkacak sonuç, bu takasla Knicks yönetiminin öyle çok da uyanık bir hareket çekmiş olmadığını gösterecek, ayrı mevzu... Öte yandan arada yaş farkı filan da var tabii... Neyse, neticede zaten dediğim gibi bunu tartışmak kerizlik, benim derdim başka! İşim Camby ile de değil zaten, bu yüzden hemen geçeyim Oakley'e...
Abiler bakınız bu Koca Meşe, 1988'den beri bu çatı altında... Hangi koç gelirse gelsin, eğmiş başını, uymuş lafına... Ne denirse, ne istenirse bu itirazsız koyulmuş işe... Üstelik tüm gücüyle çabalamış ve isteneni de vermiş... Her zaman savaşta sayılabilecek bu güzide ordunun en ön safında çarpışmış hep... Rakip kim olursa, sahadaki görevi ne olursa olsun asla yılmamış, "tık" dememiş, "hık" etmemiş bir emektar birinci sınıf all around uzun forvet... sadece üç sezon sakatlıklar sebebiyle biraz kenarda kalmış ama onlarda da yine 50 maçın üzerinde oynamış. 10 yıl boyunca hep orada, hep hazır olmuş New York Knicks için... Dört sezonu sayı/ribauntta net double-double'larla tamamlamış, kalan altı sezonun tümünde de o double-double'ı ondalık farklarla kaçırmış. Zaten kariyer ortalamaları 10.5 sayı, 10 ribaunt, 2.5 asist, 1 top çalma... Kariyer playoff averajları da 11 sayı, 10.2 ribaunt, 2 asist ve 1.2 top çalma...
Koca Charles'ı Bulls, NCAA'de sivrildiği physical play'i nedeniyle almış. Oakley çaylak yılını 9.6 sayı, 8.6 ribauntla geçirdikten sonra ikinci sezonda, düşünün, Jordan'lı Chicago'da, 14.5 sayı, 13 ribaun, 3.6 asistle oynamış 82 maçı... Üçüncü sezon da farklı değil; 12.5 sayı, 13 ribaunt, 3 asist...
Ardından Knicks yönetimi, size anlattıp durduklarımın aksine, çok baba ve başarılı bir takas gerçekleştirip yumoş pivot Bill Cartwright karşılığında kapmış bu pota altı canavarını. Knicks'de geçirdiği 10 sezon boyunca Oakley bu ailenin çekirdeklerinden biri olmuş, camiada Ewing'den sonra en sevilen ve saygı duyulan birey haline gelmiş.
Bu adam canını dişine takmış, kariyerini Manhattan'a gömmüş - parasını da almış tabii, ona birşey demiyorum ama bu tip adamlar, o parayı her takımda alır zaten... Hatta fazlasını da alabilirdi Oak... NBA kariyerinde ise bir noktadan sonra paradan çok daha mühim değerler öne çıkıyor, hele bu anlattığım gibi prensip sahibi, gözünü budaktan, sözünü sokaktan esirgemeyen adamların maneviyatında.
Diyeceğim, franchise'larda böyle adamlar bu şekilde gözden çıkarmaz arkadaş! Ewing Hürriyet Heykeli idiyse, bu Oakley de Empire State Binası idi o takımda. Camby'yi mi alacaksın? Buyur al, iyi edersin. Ama bunu, karşılığında Oakley'i isteği dışında göndererek yapma! Nasıl yaparsan yap, bana ne! Fakat bu şekilde olmamalı... Olmamalıydı.
Kaldı ki, Knicks önce Oakley'yi, ardından geçen yaz aynı şekilde kazık atarak, çirkince Ewing'i göndererek, takımdaki "veteran leadership" hadisesini de bitirdi. Bu dediğim kavram, "contender" geçinen bir takım için, "coaching", "bench derinliği", "mental toughness" gibi olmazsa olmaz kavramlardan bir tanesidir. Ve buna sahip olmak için bir oyuncuda hücum ve savunmada tehdit oluşturmanın yanı sıra çok büyük bir lig ve playoff tecrübesi ile karizma bulunması gerekir. LJ hiç o kişi olamadı. Houston, bu iş için uygun değildi. Oyunu hiç all around olmadı ve kişilik açısından da sakin, fazla cool bir elemandı.
Neyse, buralara fazla girmeyeyim ama bakınız, şu Toronto'nun bizi kendi bahçemizde utandırıp 1991'den beri ilk kez playoff ilk turda elenmemize yol açan zaferinde, LJ'in sakatlığı, Camby'nin başına gelenler kadar, ilk maçtan sonra Oakley'nin basına yaptığı sert açıklama da pay sahibidir. Adam delikanlı gibi çıktı, "Ülen biz bütün sezonu Vince'in üzerinden oynadık. Bütün hücum sistemlerimizde odak nokta oydu. Şimdi öyle kenara çekilip sinmek olmaz. Çıkacaksın bir adım ileri, erkek gibi alacaksın sorumluluğu. Gerçek zaferler playoffta kazanılır, gerçek yıldızların da playofflarda takımı sırtlaması gerekir" deyiverdi. Geçen yıl Knicks ve Sprewell karşısında namlusuna ot tıkanan, bu yıl da seriye aynı şekilde girince demoralize olan, maç sonrasında "annem dediydi zaten" filan gibi saçma sapan laflar etmeye başlayan Vince Carter, buradaki "Madem MJ'in tahtına adaysın, o zaman bari en azından onun gibi olmaya, yaptığını yapmaya çalış" mesajını aldı. Raptors'ın zaten iki sezondur "locker room lideri" olan Oakley'nin, gereken anda, yerde ve kişiye ettiği iki cümle, Knicks'e karşı "psikolojik loser" haline gelmiş Vince'e cesaret, manevi güç verdi. Sonrasına girmeyelim artık!
Diyeceğim, bu adamlar, yani Oakley, Ewing, Starks gibiler, bir zamanlar ortadaki taşı oldukları köprüleri unutmazlar. Onlar zaten hala New York'lu... Dahası, hangi takımda oynuyor yahut hangi takıma çalışıyor olurlarsa olsunlar, ölene kadar Knickerbocker kalacaklar. Playofflarda eğer başka forma giymiyorlarsa, MSG'de takımlarını alkışlayacaklar.
Bu adamlar, takas edilerek bu camiadan çıkarılamazlar. Sadece, o haltı yiyen o anki dallama yöneticiler, böyle büyük oyunculara, dolayısıyla da böyle büyük takımları yönetmeye layık olmadıklarını gösterirler. Ama taraftar neyin ne olduğunu bilir. Kalıbımı basarım 10 sene sonra Scott Layden'in adını çok kimse hatırlamayacak (zaten şu anda bile bilmeyen çoktur) ama Oakley, Ewing gibileri birer efsane Knick olduklarını herkes her zaman bilecek.

Gelecek program: Koca Pat'e yapılan yamuk!



1996; Anthony Mason-Larry Johnson alışverişi:
(durun len hemen itiraz etmeyin! Palazlanmadan önce bir dinleyin, anlatalım, sonra yine ne isterseniz düşünürsünüz.)
1994-95'te ligin en iyi altıncı adamı seçilen, sonraki sezonda da 82 maçta lig birincisi 42.2 dakika averajla oynayıp hem sayı, hem ribaunt ortalamalarında (14.6 s / 9.3 r) Pat Ewing'in arkasında ikinci, maç başına 4.4 asistle de Knicks'in bu ketagoride lideri olan Anthony Mason, NBA'deki müthiş gelişimini sürdürürken ve gerçekten gelecek vadederken, dönemin parlayan yıldızı, 92 Yılın Çaylağı Larry Johnson karşılığında satışa geldi. Evet, "satışa geldi" diyorum zira bu takas, Knicks organizasyonunun benim tek sevmediğim özelliği olan vefasızlığının bir göstergesiydi. Aynı zamanda da Knicks'in NBA finali oynayan efsanevi kadrosundaki çözülmenin başlangıcı oldu Mason'ın Hornets'e şutlanması... Riley'nin üç yıl boyunca Doğu'da her takıma korku saçan müfrezesindeki en sert ve cefakar savaşçı, Mason idi. O gidince geriye üç kaldı; Pat, Oak ve Starks. Neyse, konuya dönelim...
Şimdi arkadaşlar, bu takas öyle tek başına bir hadise değildi. Yeni teknik patron Jeff Van Gundy'nin takımı kendi anlayışına göre revize etme hareketinin bir parçası olarak gerçekleşti... Biliyorsunuz artık Doc Rivers piyasadan kalkmıştı, zamanında onun sakatlanması üzerine tedarik edilen Derek Harper ve Hubert Davis de gönderildi ve Van Gundy, şampiyonluk vaadiyle yönetimden parasını kopardığı o sansasyonel backcourt transferlerini de yaptı; yani Allan Houston ve Chris Childs'ı aldı. İşte bu revizyonun frontcourt'a yayılan etkisi de bizim Mason'ın başına patladı.
Bakınız bir yanlış anlaşılma olmasın... Biz burada, "ülen ben o zamandan bu Mason-Johnson hikayesine karşıydım" pozuna girip bilgiçlik taslamaya filan kalkışmıyoruz. Zira hakikaten de o dönemde çok iyi bir takas gibi görünüyordu bu herkese... Hoş, yine de ben olsam Mason'ı göndermezdim. Larry Johnson'a bayılırım, hele elemanın hem UNLV Running Rebels, hem de Hornets yılları acayip gözkamaştırıcıydı, ayrı mevzu... Ama Mason'a karşı özel sevgim ve takdirim hep olmuştur. LJ'i, Mason'ı göndermeden almaya çalışırdım filan - (yok devenin nalı! Kolay sanki.)
Geldik madalyonun öteki yüzüne... Bu takas, Mason açısından objektif herhangi birisi için gerçekten çok iyi, çok başarılı, Knicks'in değişen yüzüne uygun ve ümit vadeden bir alışveriş olarak görünüyordu görünmesine fakat işin devam hiç de öyle olmadı... Dahası, bu iki adam, kariyerlerinde dönüm noktası sayılabilecek o takasla taraf değiştirdikten sonra istikametleri birbirinin tam tersi oldu; LJ'in ibresi aşağı inerken Mason NBA'de olgunluk çağının meyvelerini başka patronlara vermeye başladı.
20 sayı, 8.5 ribaunt, 4.5 asist gibi parlak ortalamalarla Hornets kariyerini bitiren LJ, bizdeki ilk sezonunda hayal kırıklığı yaratarak istatistiklerini düşürdü: 13 sayı, 5 ribaunt, 2.5 asist... İkinci sezonunda Knicks kariyerinin en yüksek sayı ortalamasına ulaştı LJ ki o da 15.5 idi... Sonra da 12, 10, 9 diye düşmeye devam etti. Daha kötüsü, ribaunt vaziyetiydi. Hornets'da 11, 10.5, 9 ribaunt gibi sezon ortalamalarını yakalayan LJ, bizdeyken asla 6'nın üzerine çıkamadı. Asist averajı da hep 2.5'un altında kaldı. Bakalım Anthony'ye...
Sert ve kötü çocuk Mason, Hornets'daki ilk iki sezonunda double-double ortalamalarla oynadı; önce 73 maçta 43 dakika averajla 16 sayı, 11.5 ribaunt, 5.7 asist ve 1 top çalma, ardından 1997-98'de 13 sayı, 10 ribaunt, 4.2 asist... Ve FG yüzdesi de 50'nin üzerinde olarak! Mason, Hornets'daki son sezonunu da yine double-double'a çok yakın olan 11.5 sayı, 8.5 ribaunt, 4.5 asist ve 1 top çalma ortalamalarıyla geçirdi.
Kimileriniz öfkeleniyordur şimdi, "adam koca LJ'e çamur atıyor" diye... Hiç de öyle değil. On defa söyletmeyin, "herifi çok severiz, takdir ederiz" diye. Ben sayılarla tespit edilmiş, tartışılması mümkün olmayan gerçeklerden bahsediyorum... Gerekirse bu noktada "maalesef" kelimesini de kullanırız ama gerçekler bunlar arkadaşlar. New York açısından bakıldığında, bu takas, planlandığında ve yapıldığında da hiç de beklenmediği, umulmadığı şekilde gelişti ve Knicks tarihine de bir "hata" olarak geçmelidir. Zira LJ'in kronik sakatlıkları elini kolunu giderek daha çok ve sık bağlarken, bu son derece mühim ve kabiliyetli front court savaşçısı, tabii ki kendi de hiç istemediği halde, kendisine ihtiyaç duyulan bir çok kritik süreçte sahada olamadı. Son örneği de şu Toronto'ya kepaze olduğumuz 2001 playofflarıdır. LJ antrenman yerine dizleri, beli vs. yüzünden doktora giderken, maçları takım elbiseyle izlerken, Mason bu sezon Heat'e maç başına 16 sayı, 9.6 ribaunt, 3.1 asist ve 1 top çalma verdi. LJ çok kez Camby ve Thomas'a yardım edemezken, Mason ise ikinci yarılarda Grant'in maç başında tutamadığı süper forvetleri başarıyla savundu.
Sözün özü arkadaşlar, Anthony Mason, Larry Johnson'dan daha sert ve sağlam çıktı. Anlayacağınız, bir çok kimse sonradan kabul etti (etmeyenler de edecek) ama Knicks, Mason'ı gönderip LJ'i almakla büyük bir hata yapmış oldu.


1996; Doug Christie'nin takas edilmesi:
2000-01 sezonunun All Defensive Second Team üyesi, bence Batı'nın en iyi savunma yapan gardı olan Doug Christie, daha gencecik elemanken, NBA'deki üçüncü yılında Knicks'e katıldı. Değerini bilemediler, elden kaçırdılar... Ve bakın adam şimdi nerelerde! İşte hikayesi...
Jerry West'in, free-agent olacak Shaq'ı almak için salary cap'te yer boşaltma harekatının parçası olarak, 1994 Ekim'inde adeta yok pahasına (iki adet ikinci tur draft seçim hakkı karşılığı) New York'a verilen genç Doug Christie, off-season'da geçirdiği ciddi ameliyat yüzünden biraz sıkıntılıydı. Pat Riley'den de fazla dakika koparamadı. Sadece 12 maçta oynadı ve ortalama 6 dakika kadar... Sonraki sezonda, Riley'nin önceki yıl başladığı bu cevheri görmezden gelme hatasını yeni koç Don Nelson da sürdürdü ve ilk yarıda adamı sadece 23 maçta, ortalama 9 dakika oynattı. Nelson, kendisi Mart'ta şutlanmadan bir ay kadar önce de Doug Christie'yi, Herb Williams ile birlikte Toronto'ya gönderdi. Karşılığında Knicks, Willie Anderson ve Victor Alexander'ı aldı. Bizim takım bu iki elemandan bir numara görmedi ama Doug, sezonu Toronto formasıyla, 32 maçta 25 dakika civarı oynayarak, 10 sayı, 4 ribaunt, 3 asist, 2 top çalma ortalamalarıyla tamamladı. Sonraki üç sezonda da tüm kategorilerde istatistiklerini yükseltti, NBA'in genç tayfası arasında hem hücumda, hem savunmada etkili bir gard olarak isim yaptı. Ta ki Vince Carter-Tracy McGrady ikilisi gelene kadar... Düşünün ki, Raptors bu adamdan, takımda Vince var diye vazgeçebildi. Şu anda da Doug, şampiyonluk adaylarından Kings'de ilk beşin değişmez adamı, defansın belkemiği, bir top çalma üstadı ve kanaatimce NBA'in en iyi savunma yapan beş gardından birisi... Bu işe hakikaten yanıyorum, zira Christie, Knicks ruhuna ve tarzına ne kadar uygun, sert, hızlı, atletik, yılmak bilmez bir savaşçı... Kısaca arkadaşlar, affedilmeyecek bir ihmaldi bu.
Aynı sezon çaylak forvet Monty Williams da, Mark Jackson takasında adı geçen Charles Smith'le birlikte, JR Reid ve Brad Lohaus karşılığında takas edilmişti. Esasen bu da bir hataydı. Bakın bu Monty, şu anda Magic forması giyiyor ve hala değeri tam anlaşılamadı çünkü fırsat verilmiyor. Ama eleman bence, üzerinde çalışılırsa, Othella ayarında bir forvet. Yine de bu, Doug'ı elden kaçırmak kadar ciddi bir yanlış değil tabii.

1992; Mark Jackson'ın Charles Smith, Doc Rivers ve Bo Kimble karşılığında Clippers'a gönderilmesi: Dönemin genç, atletik, o zaman da savunma yapmayan ama şu anki tıfıl haliyle de alakası olan yetenekli oyun kurucusu Jackson karşılığında gelen adamlar bizim çatı altında bir halt yemedi. Uzun forvet Charles Smith, malumunuz, kazmalığıyla bizi 94 finallerinde şampiyonluktan eden adamlardan biriydi. Doc Rivers'ı koç olarak kıl bir herif diye biliyorsunuz, gard iken oyunu da, kendi de yine böyle kıldı. Bo Kimble'ı ise bilmem duyanınız var mı... Artık sonradan cinayet filan işlemediyse, sanmıyorum! Mark Jackson ise önce Clippers, ardından Pacers formasıyla NBA'de başarılı yıllar geçirdi, ofansif açıdan usta bir organizatör, zeki ve tehlikeli bir pasör olarak anıldı, hırsı ve jestleriyle oynadığı takımlarda fan favorite'lerden biri olmayı başardı. Kariyerinin sonbaharında ise 87'de kendisini draft eden ve 5 yıl formasını giydiği klübe geri döndü Jackson... Tüm bu süreç boyunca Knicks ilk beşinde doğru dürüst etkili bir PG'nin asla yer almadığını, bir de ona karşılık Clippers'dan gelen adamların takıma birşey vermediklerini gözönüne alırsak, diyebiliriz ki; bari Mark hep bizde kalsaydı... (Düşünün kü, bu aralar 9-10 asist ortalama yakalayan, sezonun en iyi beş pasörü arasına giriyor hatta birinci dahi olabiliyor. Bu Jackson'ın kariyer ortalamaları da, 10.5 sayı, 4 ribaunt ve 8.5 asist.)

sixth man