FAILURE IS NOT FATAL, BUT FAILURE TO CHANGE MIGHT BE

 

macha_vale@yahoo.com
01 Aralık 2008, Pazartesi
RSS okuma programımda basketbolla ilgili okunmayı bekleyen tam 161 makale birikmiş. Üst üste birkaç maç kaybedince daha çok birikiyorlar, bunu farkettim. Benim gibi devamlı bardağın dolu tarafını görmeye çalışan biri için bile hazmetmesi zor mağlubiyetler aldık son haftalarda. Örneğin uzatmada kaybettiğimiz içerideki Charlotte maçı veya 26 sayı öndeyken verdiğimiz maçı Philadelphia maçı... Örnekler çoğaltılabilir. Efsane koç John Wooden “Wooden” isimli kitabında, hata yapmakla başarısızlığın farkını çok açık bir biçimde ortaya koyar; eğer sahada kazanmak için her şeyinizi verip maçı kaybedersiniz başarısız sayılamazsınız der. Peki kaybettiğimiz maçlarda sahada her şeyimizi verdiğimizi söyleyebilir miyiz? Sorunun cevabı “evet”.

Aldığımız neticelerden her ne kadar memnun olmasam da, oyuncuları teker teker abartılı biçimde eleştirme hakkını yukarıda yazdığım nedenden dolayı kendimde görmüyorum. Ancak bazı şeyler o kadar göze batıyor ki, “Yeteneklerimiz sınırlı, kaybetmemiz normal” gibi bir bahanenin arkasına sığınmayı da kolaycılığa kaçmak olarak görüyorum. Bir basın toplantısında eski Princeton koçu Pete Carril'a “Falanca oyuncuyu neden pivottan forvete çekmeyi düşünmüyorsunuz” diye sorarlar, şöyle cevaplar: “He has the shooting range. What he doesn't have is the making range.” Bizim Marquis Daniels da aynen o hesap. Ancak ne hikmetse kimse onu uzaktan şut deneme huyundan vazgeçiremedi. Şimdi sonuçlarının olumsuz olduğunu bile bile aynı şeyi yapmasını hata olarak mı yoksa başarısızlık olarak mı tanımlayacağız? Nadir olan bir şey olsa hata yaptı der geçeriz. Hücumunu ince detaylara dayandıran ve 'icraya' (execution) bu denli önem veren Jim O'Brien da göz göre göre bu saçmalığa engel olamıyorsa o da görevini bir şekilde eksik yapıyor demektir. Bir oyuncunun takımın ofansif repertuarında olmayan hareketleri devamlı tekrarlaması derhal önlem alınması gereken bir durumdur. Bütün takımın ritmini bozar ve bulaşıcıdır. Şu an itibariyle elimizde bire birde pozisyonlar yaratıp bize maç kazandıracak seviyede oyuncular yok, elimizde olan tek şey Jim O'Brien'ın kurmaya çalıştığı hücum sistemi, onun da ilk şartı disiplini elden bırakmamak. Peşpeşe birkaç hücumda disiplinden uzaklaştığımız anda aldık dediğimiz maçı veririz, ki bunları bu sezon aynen yaşadık. Zira şu aşamada “Boş hücumları savunmamızla telafi ederiz” deme lüksüne sahip değiliz.

Aynı perspektiften bakarsak, sakatlığı ciddiyetini ve dönüş tarihi de belirsizliğini hala koruyan Mike Dunleavy'nin bu takım için önemini biraz daha iyi kavrarız. Sağda solda okuduğum genel kanı şu: Efendim, Jim O'Brien hücumda Dunleavy'ye serbestlik tanıyormuş, bu yüzden de Dunleavy kariyer ortalamalarını geliştirmiş. Hem eksik hem de hatalı bir ifade. Geçen sezon Dunleavy'nin bambaşka bir oyuncu görüntüsünde olmasının iki birbirine bağlı temel nedeni vardı. Jim O'Brien'ın Dunleavy'nin yeteneklerinden faydalanabileceği hücum setleri tasarlaması, buna bağlı olarak onu hücumun odak noktası haline getirmesi birinci temel sebepti. İkincisi ise Dunleavy'nin oyun disiplininden kopmayarak temel görevlerini sezon boyunca mümkün olan en az hatayla yapmasıydı. Yani ortada serbestlikten ziyade, iyi tanımlanmış ve genişletilmiş görevler vardı. Bu sezon Dunleavy'nin yokluğunda Marquis Daniels'ın istatistiklerini geliştirmesi kadar doğal bir durum olamaz. Ancak bu istatistiklerin Pacers taraftarlarını yanılttığı da bir gerçek. Bir-iki galibiyetten sonra Dunleavy gönderilsin, nasılsa Daniels var gibi saçmasapan fikirleri ortaya atıp ağaçlardan ormanı göremeyenler neyse ki Pacers yönetiminde söz sahibi değiller.

Yukarıda örnek olarak Marquis Daniels'ı vermiş olmam sadece kendisinden beklenenleri yaptığı maçlarda çok faydalı bir oyuncu olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Topsuz penetreler sonucunda bulduğu kolay turnikeler ve hücum ribaundlarını kovalayıp pota altında bulduğu basketler Pacers hücumunun önemli birer parçası. Fakat hepsinden önemlisi savunmada rakip takımın skoreriyle boğuşması ve oyunun savunma tarafında elimizdeki en iyi oyunculardan biri olması. Aldığı süreleri doğrulamaya yetecek kadar neden var elimizde. Oyun planına sadık kaldığı ve hücumda saatli bombaya dönüşmediği takdirde takıma büyük fayda sağlıyor. Jarrett Jack de oyunun genelinde faydalı bir oyuncu olmasına rağmen saatli bombavari hücum etmek konusunda zaman zaman Marquis'e katılıyor. Bu noktada, oyuncuların görev dağılımları konusunda gayet başarılı olduğunu düşündüğüm Jim O'Brien'dan uygulama konusunda da sözünü geçirmesini bekliyorum. Hücum planından ödün verdiğimizde alacağımız maçlardan oluyoruz, bu çok açık ve net.

Hazır Jim O'Brien demişken, bu sezondaki 'icraatları' hakkında gözüme çarpan birkaç noktayı da aktarmak isterim. Genel itibariyle takım savunması geçen seneye oranla çok daha iyi durumda. Bununla ilişkili olarak yine geçen yılın aksine çıktığımız her maçta son anlara kadar iyi mücadele edip maça ortak olmayı başardık ve bunu yaparken takımdaki bireylerin birbirlerine destek olduklarını ve takım ruhu çerçevesinde mücadele ettiklerini gördük. Geçen sezon en büyük zaaflarımızdan biri olan maç içindeki uzun süreli aksamalarımız en aza inmiş durumda, rakibe geçen yıl olduğu gibi kolayca 16-2'lik veya 13-0'lık seriler vermiyoruz. Ve benim için hepsinden önemlisi, zaman zaman tıkandığımız anlar olsa da, 48 dakika boyunca kazanmak için yeteneklerimiz ölçüsünde her şeyi yapıyoruz. Çeşitli nedenlerle kazanamadığımızda ise oyuncular hayalkırıklıklarını dışarıya yansıtıyorlar ve bu da bence doğru yolda olduğumuzun küçük de olsa bir göstergesi. Geçen seneyi bir hatırlayın, bu takım mağlubiyetlere tepki göstermiyordu ve oyuncular adeta yenilmeyi normal karşılar haldelerdi. Bütün bu saydığım değişimlerde Jim O'Brien'ın da büyük pay sahibini olduğunu düşünüyorum. Yazının başında görüşlerinden faydalandığım efsane koç John Wooden, bir paragrafta anlatmaya çalıştığım şeyi tek cümlede mükemmel bir şekilde özetlemiş: “Failure is not fatal, but failure to change might be.”

Uzunca bir paragrafı da Danny Granger'a ayırmak istiyorum, özellikle sona sakladım. 2005-06 sezonunda 17'inci sıradan draft ettiğimiz günden beri istikrarlı bir biçimde kendini nasıl geliştirdiğini yakından izliyorum. Takımla ilgili sayısız olumsuzlukların parçası olmadığı gibi, takımın gitmesi gereken yönü sembolize eden tüm karakteristik özellikleri de bünyesinde barındırıyordu. Ben basketbol konusunda biraz eski kafalıyım. Lige adım attığı günden beri Granger'ı bu kadar sevmemin bir nedeni de halini, tavrını 20-30 sene önceki 'old-school' diyebileceğimiz basketbolculara benzetmemdir. Abartıya kaçmayan, hal ve durum ne olursa olsun kendinden beklenenleri yapmaya çalışan, hakemlerle ve rakiple diyaloğa girmeyi sevmeyen, kafa tutmayan, sevinirken bile rakibi küçük görmemeye özen gösteren, çalışmanın önemini kavramış ve kendini taşımayı bilen kaç NBA yıldızı kaldı? Ne yazık ki Granger ve benzerleri günümüz profesyonel basketbolunda azınlıkta kalmaya başladılar. İşte lige ilk geldiğinde Kasım ayı ortalamaları: 2.9 sayı, 2.3 ribaund, %33 saha içi isabeti. Bugün geldiği nokta: Kritik anlarda sorumluluk alan bir lider. 2005-06 Kasım ayı ortalamalarından bahsetmenin asıl sebebi konuyu çaylaklara, Brandon Rush ve Roy Hibbert'a getirmekti. Rush'a bakınca Danny'nin çaylak sezonunu görmemek elde değil. Hibbert ise şu an zorlanıyor olabilir ancak onda da 'old-school' deyip yücelttiğim özellikleri görüyorum. Kolejdeki ilk senesinde basketbolcu olmasının mümkün olmadığı düşünülerek alay konusu olmuştu, bugün NBA'deki çaylak sezonunda rotasyona giriyor. Bu şekilde çalışmaya devam ettiği sürece meyvelerini alacağı günler muhakkak gelecektir. Tıpkı Danny örneğinde olduğu gibi... Belki ikisi de asla Danny seviyesinde birer oyuncu olamayacak ancak kazanan bir takımın önemli parçaları olabileceklerine dair sinyalleri veriyorlar.

Değişimin anlık mucizelerle değil, yavaş ve istikrarlı bir sürecin sonunda geleceğine inanıyorum. Tanık olduğum tüm şampiyonluk hikayelerinde bu böyleydi, bundan sonra da bunun değişeceğini zannetmiyorum. Bu yazıyı okuyan kaç Pacers taraftarı olduğu hakkında inanın en ufak bir bilgim yok, ancak eminim aranızda benim gibi ligin korkulan takımı olduğumuz günlerin özlemini çekenler vardır. Sabırlı olun, maç kaybetsek dahi elimizden geleni yaptığımız için başarısız sayılamayacağımızı kendi kendinize devamlı hatırlatın ve bir basketbol şehri olan Indiana'nın uykudan uyanacağına olan inancınızı yitirmeyin.