LARRY BIRD IS NOT WALKING THROUGH THAT DOOR, FANS...

 

macha_vale@yahoo.com
19 Ocak 2009, Pazartesi
Tarih: 1 Mart 2000. Yer: The Garden, Boston. T-Mac'li ve Carter'lı Raptors, Boston önünde son saniyelere 94-93 geride girer... Hayrola, Boston-Toronto maçının Pacers'la nasıl bir bağlantısı var, yanlış yazıyı mı okuyoruz diyeceksiniz, şu anda sorunun cevabından ben de tam olarak emin değilim, ama yazı ilerledikçe bir alaka kurmaya çalışacağız. Carter'ın finger roll’u potadan seker ve Celtics ribaundu alır, arkasından Vitali Potapenko'ya faul yapılır ve maçın bitimine 3.5 saniye kala Potapenko serbest atışlar için çizgiye gider. Farkı arttırma şansını değerlendiremez ve iki atışı da kaçırır. Toronto molasından sonra T-Mac topu kenardan oyuna sokar ve topu perdeden çıkan kuzeniyle buluşturur, Vince Carter üç driplingden sonra nefes alabileceği kadar boşluğu bulur bulmaz Adrian Griffin'in üzerinden üçlüğü gönderir. El üzerinden ve dengesiz bir şut olmasına rağmen top neredeyse fileye bile değmeden çemberden geçer. Öyle ki televizyona biraz uzak dursanız filenin hareket etmemesinden yola çıkarak airball attığını düşünebilirsiniz. Bir önceki pozisyonda turnikeyi kaçıran Carter zor üçlüğü sokarak kendini affettirir. Sıkıntılı günler geçiren Boston seyircisi öfkelidir ve genelde NBA'de benzer durumlarda tanık olduğumuz ölüm sessizliğinin aksine The Garden'a sabırsız bir uğultu hakimdir. Peki play-off maçı bile olmayan bir maçta atılan buzzer beater’ın ne önemi var, gelin biraz da ondan bahsedelim. Bu maçın ardından o dönem Celtics'in koçu olan Rick Pitino basın toplantısında aşırı derecede gergindir ve Boston şehrini sert bir dille eleştiren ,spor tarihine geçecek o meşhur açıklamasını yapar:

“Larry Bird is not walking through that door, fans. Kevin McHale is not walking through that door, and Robert Parish is not walking through that door. And if you expect them to walk through that door, they're going to be gray and old.”

Potapenko'nun kaçırdığı serbest atışlar belki maçı Celtics'e kaybettirir ama binlerce kez parodisi yapılacak olan, “Pitino Tirade” diye anılan bir cevheri spor literatürüne kazandırır. Konuşmanın şöhreti hızla yayılır, eyalet, şehir, spor dalı dinlemeden herkesin diline düşer ve hızla başka takımlara uyarlanır. “X is not walking through that door, fans” derken, X yerine türlü isimler uyarlanır ve konuşmanın metni hızla mizah malzemesine dönüşür. Konuyla ilgili şakalar yapılır, fıkralar türetilir... Büyük umutlarla takımın başına kurtarıcı olarak getirilen Rick Pitino için işler zaten hiç de iyi gitmemektedir ve bu meşhur basın toplantısından sonra durum daha da kötüye gitmeye başlar. 2000 yılının Kasım ayında eğer takım ilerleme göstermezse Pitino sezon sonunda ayrılacağının sinyallerini verir. Çok geçmeden 6 Ocak 2001'de Miami'de Heat karşısında hezimete uğrayıp üst üste beşinci mağlubiyetini aldıktan sonra izin ister ve ertesi günü evine çekilip istişareye yatacağını söyler. Miami maçının son çeyreğinde Paul Pierce'ı oyundan aldıktan sonra kucaklaşmaları birçokları tarafından bir 'helalleşme' olarak yorumlanır. Pitino istifa kararını kendi kafasında çoktan vermiştir. 7 Ocak Pazar gecesi Miami'deki evinin bahçesinde dönemin asistan koçu Jim O'Brien'la oturup konuşurlar. Pitino o geceyi “Rebound Rules: The Art of Success 2.0” isimli kitabında hayli dramatik bir biçimde anlatır. Ertesi gün takım sahibi Gaston'la yaptığı toplantıda Pitino buyout’u kabul eder ve nihayet 8 Ocak'ta Pitino istifa eder, O'Brien takımı devralır. Kentucky ve Knicks'de de uzun yıllar beraber çalışan ikilinin yolları o günden sonra bir daha kesişmez... Rick Pitino, “Ricktatör” ünvanıyla koleje (Louisville Cardinals) geri döner ve kariyerine yeni bir sayfa açar. Yaklaşık 6 yıl sonra Pacers'ın başına geçecek olan Jim O'Brien'ın NBA kariyeri de o gece Miami'de, Pitino'nun evinin bahçesindeki konuşmayı takiben resmen başlamış olur.

Pitino verdiği “Üç sene içinde play-off” sözünü tutamazken, O'Brien takımı devraldığı sezonda, geri kalan maçlarda takımın galibiyet oranını .500 seviyesine çıkartır. Pitino'nun üç sene boyunca kadroyu deneme tahtasına çevirmesinin bir işe yaramadığını gören O'Brien, işe kısıtlı kadrosunun yeteneklerini öne çıkartan bir oyun planı tasarlayarak başlar. Pitino'nun aksine oyuncuları çılgın deneylerine alet etmeden, eldeki malzemeye göre binasını inşa etmeye koyulur. Bir sonraki sezon savunma uzmanı asistan koç Dick Harter'la beraber takımı 49-33'le playoffa sokmakla kalmaz, beklentileri aşarak Boston'u Doğu Finali’ne kadar çıkartır. Bu aynı zamanda Celtics'in 1988 senesinden beri yakaladığı en büyük play-off başarısıdır. Elindeki kadronun pek de görkemli bir tarafı olmamasına rağmen kazandığı başarıyla basketbol çevrelerinin büyük saygısını kazanır. Bencilliğiyle ve verimsiz skorerliğiyle tanınan Antoine Walker gibi bir oyuncu O'Brien'ın sisteminde saygı duyulan bir isim haline gelir. Walker örneğine benzer şekilde O'Brien oyuncuların yeteneklerinden faydalanmadaki becerisini koçluk kariyeri ilerledikçe defalarca gösterecektir. Bir sonraki sezon 44-38'le Boston yine play-off yapar ancak önceki sene Doğu Finali’nde elendikleri Nets'e bu defa Doğu Yarıfinali’nde elenirler. Bu aynı zamanda Celtics'in 93'ten bu yana yakaladığı ilk 'back-to-back playoff appearance'ıdır. 'Celtic Pride' onarılmaya başlanmıştır. Ancak bir sonraki sene işler değişir. Takımın yeni sahipleri Danny Ainge'i GM'liğe getirir ve Ainge'le O'Brien'ın yıldızları bir türlü barışmaz. O'Brien'ın tuttuğu adamlar birer birer gönderilir, koç tavrını koyar ve 27 Ocak 2004 tarihinde istifasını verir. Celtics sezonun geri kalanını 14-22'yle tamamlar. Doc Rivers'la geçirilen sırasıyla 45, 33 ve 24 galibiyetli sezonlardan sonra Pitino'nun olmaz dediği şey gerçek olur, Kevin McHale gerçekten de o kapıdan içeri girer, hem de kolunda Kevin Garnett'le beraber!

Gerisi tarih...

Celtics'i “daha kötü olamazlar” denilen bir zamanda devralan Jim O'Brien, 5 Haziran 2007'de Pacers'ın başına geldiğinde durum pek de farklı değildir. The Palace'daki kavganın yaralarını sarmaya çalışan Pacers'da Reggie Miller basketbolu bırakma kararı almıştır, Jermaine O'Neal bir türlü sakatlıklardan kurtulamaz, Ron Artest sürekli sorun çıkartır ve takasını ister, Jamaal Tinsley ve Stephen Jackson oynadıkları oyundan çok girdikleri silahlı çatışmalarla gündeme gelirler. Taraftarla oyuncular arasındaki bağ iyice zayıflamış, hatta kopma noktasına gelmiştir. Tüm bunların üzerine külfetli kontratlar da eklenince takımın geleceği iyice bulanık görünmektedir. İşin ilginç tarafı Jim O'Brien, Rick Pitino gibi bir kontrol manyağı olan, başka bir 'Ricktatör', Rick Carlisle'ın yerine getirilmiştir. (Bu arada sapla samanı ayırmak için bir parantez açmak şart, Carlisle canımız ciğerimizdir, Pitino'yla aynı cümlede kullanmamız yanlış anlaşılmasın.) Benzerlikler bununla da kalmaz. İki takımı da gelişmekte olan genç isimler taşımaktadır: 2001 Boston'unda Paul Pierce, 2007 Pacers'ında Danny Granger... Öte yandan koç O'Brien, Boston'da yeteneklerinden maksimum düzeyde faydalandı dediğimiz Antoine Walker'ın bir benzerini Troy Murphy'de bulur. Bu iki oyuncunun üçlük tehdidini ve ribaund yeteneklerini benzer şekillerde kullanır. İşin ilginç tarafı, bu iki oyuncu da belli dönemlerde kaybeden takımlarda bireysel istatistik kağıtlarını doldurmaktan başka birşey yapmamakla, yani winner olmamakla suçlanmışlardır. O'Brien hiç şüphesiz bu oyunculara sınıf atlatır.

NBA aslına bakarsanız biraz acımasız bir lig. Her yıl 30 takımdan yalnızca birine yüzük veriliyor. Ama işin asıl güzel tarafı, eğer bir takımın taraftarıysanız NBA şampiyonluk dışında çok daha başka heyecanlar vaadediyor. Örneğin takımın genç oyuncuların nasıl adım adım geliştiklerine şahit olabilmek... Benim için tüm draft’ler arasında 2005 draft’ının apayrı bir yeri vardır. O draft’te 17'inci sıradan seçme hakkımız vardı ve 7-11 arasında gitmesine kesin gözüyle bakılan bir değil iki yetenekli oyuncu yukarılardan seçen takımlar tarafından birer birer pas geçiliyordu. İmkansız denilen şey oldu, 17inci sırada hem Gerald Green hem de Danny Granger (biraz da o tarihteki diz sakatlığının GM'leri korkutmasından dolayı) hala seçilmemişti ve bu iki yetenek arasından bir seçim yapabilecektik. Dün gibi hatırladığım o beş dakika geçmek bilmedi. Nihayet seçimimizi New Mexico Üniversitesi'nden Danny Granger'la kullandık. Daha sonra eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Larry Bird, Granger'ın Pacers tahtasında 5 numarada olduğunu söyleyecekti. 7 Temmuz 2005’in Pacers tarihi açısından ne kadar önemli bir gün olacağını tam olarak anlayabilmek için ise birkaç sene beklememiz gerekecekti. Danny lige ilk adım attığında her ne kadar lige hazır bir oyuncu olarak lanse edilse de çok eksikleri olan bir oyuncuydu. 3 ve 4 numaralı pozisyonlar arasına sıkışıp kalmış bir 'tweener' olduğunu, hücumunun fazla gelişmemiş olduğunu ve belki de hiç gelişmeyeceğini, ligde ancak bir 'defensive specialist' olarak tutunabileceğini iddia eden scout’ların sayısı hiç de az değildi. Belki o zamanın şartları göz önüne alındığında bu eleştirilerin veya öngörülerin haklı tarafları da vardı ancak gözlerden kaçan bir nokta Granger'ın çalışma azmiydi.

Danny'nin çaylak sezonuyla ilgili aklımda kalan birçok çarpıcı hikaye var ancak bunlardan beni en çok etkileyeni herhalde Ron Artest'le yaptıkları teke tek antrenmanların sertliğinden dem vuran basın haberleridir. Bu haberleri ilk gördüğümde Pacers 'beat writer'ı bugün yine yazacak konu bulamamış, kolonu ıvır zıvırla doldurmuş diye düşündüm. Ancak daha sonra bu teke tek antrenmanların ünü kulaktan kulağa yayılmaya başladı ve olayın kahramanları tarafından da doğrulandı. Artest, “genç adam çok çabuk öğreniyor ve sertlikten kaçınmıyor” diyordu Granger için. Özel bir oyuncuya sahip olduğumuz daha çaylak sezonundan belliydi ancak olayın asıl etkileyici tarafı Danny Granger'ın zaaflarını çalışarak sistematik bir şekilde kapatmasıydı. NBA'de 3 numaraları savunamaz, ağır kalır deniyordu, çok geçmeden ligin önemli 3 numaralarıyla eşleşmede herhangi bir sorun yaşamayacağını gösterdi. Kolej üçlüğünden sonra NBA üçlüğüne alışması için şutunu geriye çekmesi gerekiyordu, istikrarlı bir şekilde şut mesafesini iyice geriye çekti. Şu anda ligin önemli şutörlerinden biri ancak asıl korkutucu olan, böyle çalışmaya devam ederse ligin elit şutörleri arasına girmesi sürpriz olmaz. Pas yeteneği sorgulandı, çok geçmeden asist ortalamalarını oynadığı pozisyona göre oldukça iyi denebilecek rakamlara çekti. En iyi ihtimalle ikinci veya üçüncü skor opsiyonu olabilir dendi, şu anda maç başına 19 top kullanarak 26.5 sayı ortalamasıyla oynuyor. “Atıyor ama clutch değil, takımını gerektiğinde taşıyamıyor” tartışmalarının yapıldığı bir dönemde son çeyreklerde maç kazandıran performanslara imza attı. Her nedense lige girdiğinden beri gösterdiği gelişmeyi oldum olası Paul Pierce'ın gelişimine benzetmişimdir ve aynı Paul gibi, etrafında doğru takım kurulduğunda Danny'nin de Indiana'da bir yüzük kazanacağına olan inancım sonsuz...

Danny Granger'ın bu takımın lideri olması konusunda bundan yaklaşık bir yıl önce, 22 Şubat 2008'de Larry Bird'ün düzenlediği basın toplantısında değindiği ilginç bir noktayı hatırlatmakta fayda var. Takımın galibiyet-mağlubiyet oranı şimdikinden daha iyi olmasına rağmen durum bugünkünden çok daha karmaşıktı ve suların bir türlü durulmadığı bir dönemden geçiyorduk. Basın toplantısında Bird'e şöyle bir soru yöneltildi: “Bu takımın bir lideri olduğuna inanıyor musunuz? Şayet yoksa, dışarıdan bir lider bulup getirmek mi daha uygun yoksa mevcut kadrodan birisi bu işe soyunabilir mi?” Bird soruyu şöyle cevapladı: “Dışarıdan böyle bir oyuncuyu getirir getirmez takıma liderlik etmesini bekleyemezsiniz. Danny Granger ileride böyle bir oyuncu olabilir. Şimdilik gelip burada sessiz sedasız antrenmanını yapıyor, maçına çıkıp sahada her şeyini veriyor, etrafında gördüğü bazı şeyleri içine atıyor. Ağzını açmıyor ama aklından neler geçtiğini ben tahmin edebiliyorum.” Ve cevabını şu çarpıcı sözlerle tamamladı: “His time will come and he'll probably be that guy.”

Bu sezon aynı soruyu biraz değiştirip tekrar Bird'e yöneltmek mümkün. Etrafına takım kurulacak adamın kendisi bulundu, hem de Bird'ün öngördüğü şekilde takım liderini kendi içinden çıkardı. Peki bundan sonrası nasıl planlandı? İşte mazinin Boston'uyla bugünün Pacers'ı arasındaki benzerlikler maalesef bu noktada tükeniyor, çünkü Indiana şehri her zaman büyük yıldızları takasla getirmenin zor olduğu bir şehir olmuştur. Bu konuyu da Bird yazın verdiği bir röportajda esprili bir biçimde dile getirdi zaten: “Kevin'dan (McHale) hala telefon bekliyorum...” Neyse, Bird kankasından telefon bekleyedursun, biz de (yazının yazıldığı günden) bir gün önce Bird'ün bir radyo programına bağlanıp Tinsley'le ilgili yaptığı açıklamaya bir bakalım. Dediğine göre Tinsley'le ilgilenen takımlar varmış ve 19 Şubat'tan önce takas edilme olasılığı yüksekmiş. İşin ilginç tarafı Bird'ün böyle konularda oldum olası 'doğrucu davut' bir tavrı vardır. Önceden de yarım ağızla Tinsley'le ilgilenen takımlar var dediği zamanlar olmuştu ama netleşen birşey olmadığını ısrarla ve açık yüreklilikle belirtirdi. Bu sefer daha net konuşması benim dikkatimi çekti ancak şu aşamada Tinsley'ın kontratını başka bir takıma yollayabilmek için yanına sezon sonunda kontratı biten oyunculardan birini (Nesterovic veya Daniels) eklememiz şart. Artı karşılığında alacağımız kontratın veya kontratların da Tinsley'ninkini aratmayacağı aşikar. Buna da Bird pek yanaşmayacaktır. O halde sorulması gereken soru şu: Granger'ın etrafına bu takım nasıl kurulacak ve O'Brien üçüncü 'turnaround'unu bu takımla gerçekleştirebilecek mi? Ben O'Brien'ın bunu başarabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum. Peki Granger'lı, Dunleavy'li, Murphy'li, Ford'lu, Foster'lı kadroyu Boston'u taşıdığı gibi Doğu Finali’ne taşıyabilir mi? Mevcut kadroyla bunu başarması imkansız. Bu noktada Larry Legend'ın verdiği ve vereceği kararlar büyük önem taşıyor.

Cap esnekliği yok, yıldızlar Indiana'ya gelmiyor, tepeden draft hakkı kazanma ihtimali yok denecek kadar az, eskiden olduğu gibi yetenekli ama bulunduğu yerde problem yaşayan oyuncuları getirme devrini de kapattık. Demek ki genç oyuncuların gelişiminin yanında Bird'ün yine birşeyleri yoktan var etmesi, bazı mucizeler yaratması gerekecek. Ben özellikle şu sıralar Bird'ün gözünü diğer 29 takımın bench’lerine diktiğine ve dikkatli bir şekilde yeni Jermaine O'Neal'lar aradığına eminim. Bundan tam iki sene önceki Golden State takasını bir hatırlayın... Takasın önemsiz bir parçası gibi görünen Ike Diogu'nun Bird'ün asıl istediği oyuncu olduğu birçok yerde yazıldı çizildi. Diogu konusunda Larry Legend fena ıskaladı, hatta airball attı ancak ondan devamlı airball atmasını beklemek de büyük hata olur.

Yaklaşık dokuz sene önce Vince Carter'ın üçlüğüyle başladık, laf lafı açtı ve konuyu Larry Bird'ün ileriki zamanlarda atması muhtemel 'üçlüklere' kadar getirdik... Oyunculuğu zamanında şutunu kaldırmakta hiç tereddüt etmeyen Bird, takaslarda da tetiği çekmekte tereddüt etmediğini bizlere gösterdi. Kontratı bitmeden önce (2009-2010 sezonu bitiminde) atacağı adımları dikkatle izleyeceğiz ve bu sefer tereddütsüz kaldırdığı şutların hedefi bulup bulmayacağını hep birlikte göreceğiz.

Ah bir de Kevin'dan telefon gelse...

Fotoğraflar: Ron Hoskins/NBAE via Getty Images, AP Photo by Victoria Arocho, Elsa/Getty Images