İSPANYA 2007
Dr. Hulusi ÖNDER
 

'Nasıl'lar ve 'niye'ler...

3 Eylül, Napoli

"Turnuvadır bu, sonraki maçlara bakalım, bir mağlubiyetle herşey bitmez" sözlerini artık yemiyorum. Ben basketbolun güzelliği için izliyorum bu sporu. Sonuç daha sonra geliyor. Bu oyunla biz turnuvayı kazansak çok mu mutlu olacağız, yoksa Japonya'daki oyunla 5. olsak daha mı mutlu olacağız? Ben kesinlikle terinin son damlasına kadar mücadele eden Japonya'daki takımın taraftarıyım ve maalesef bu takımda bu ruhu göremiyorum. Keşke görebilseydim...

Keşke gelmeseydiniz, keşke kandırmasaydınız

Kazanırken zevk almak çok güzeldir, ama hayat her zaman toz pembe olmadığı için, kaybederken de zevk alabilmemiz gerekir bazen. Japonya buna en güzel örnekti. Bizim takımın tüm galibiyetlerinde bileğinin gücünü ve alnının terini gördüğümüz için çok mutlu olduk, kaybettiği maçlarda ise azmini ve mücadelesini çok takdir edip fazla üzülmemiştik. Gayet güzel bir atmosferdi, çok iyi bir trend yakalamıştık, nerdeyse kendimize yeni bir kimlik bulmuştuk. Ancak bu sene gördük ki Japonya bir güzel hayalmiş ve çoktan geçip gitmiş.

Litvanya kâbusu

Litvanya maçı kâbus gibi çöktü üzerimize. Sanki "12 birbirini yeni tanımış adam" gibiydi bizim 12 Dev Adam. Halbuki bu oyuncular değil miydi 45 gündür beraber yatıp kalkan, birlikte antrenman yapan? Daha da ötesi, bu oyuncular değil mi 14-15 yaşlarından beridir beraber oynayan? Nasıl oluyor da, bizimle alay eder gibi, biraraya geldiklerinde birbirlerini hiç tanımıyor gibi davranıyorlar? Nasıl oluyor da bu kadar kimyası bozuk bir takım haline gelebiliyorlar?

Bu takımla ilgili en önemli gerçek maalesef çok acı: Geçen sene Japonya'da terinin son damlasına kadar mücadele eden, birbirinin açığını kapatan ve yenilgiyi asla kabul etmeyen takımdan eser yok. Geçen seneden kalan oyuncular -ki bunlar Hidayet ve Mehmet haricindeki diğer 10 oyuncu- ya sorumluluktan kaçarak oynadılar, ya da sorumluluk alacak fırsatı bulamadılar. Takımda çok farklı ve çok değişik bir psikolojinin hakim olduğu ortada. Yeni katılanlarda ise istenen katkıyı verecek durum yoktu. Mehmet kendinden beklenen diklenmeyi göstermediği gibi aralarda saklanıp, pısırık bir oyun sergileyerek kendine güvenenleri mahçup ederken, Hidayet eski hastalıklarının hiçbirinden arınmamış bir görüntü sergileyip yine tek başına takım kurtarma rolüne bürünmüş görüntüsüne devam etti. Takımı sanki üçlük atarak kurtaracaklarmış gibi, hepsi üçlüğün arkasına dizilip geleni potaya göndererek, bir maçı umursamaz bir şekilde tamamladılar.

Yapısal sorunlar

Takımdaki yapısal sorunlar zor şartlar altında ortaya çıkıyor. Takımın oyun kurucuları (Engin'in NCAA kariyerini bir yana bırakırsak), kendilerini bir kulüp takımında ispatlamamış, sadece potansiyelleri ile tanıdığımız oyuncular. Ender aralarında en tecrübelisi. O da ancak kenardan gelerek takımı ateşleyen bir oyuncu olarak tanınıyor. Hiçbir takımı bir sezon boyunca ilk beş başlayarak yönetmişliği yok. Buna rağmen takımda bir Kerem Tunçeri'nin neden olmadığını hâlâ açıklayabilen birisi de yok. 2010'da 31 yaşında olacağı gibi çok komik bir mazeretle takımdan ayrı kaldığını söyleseler de, buna büyük hocamız Tanjevic dahil hiç kimsenin inanmadığı çok açık. Bu takım iç-dış hiçbir oyun oynamayacak mı, Hidayet ve Mehmet varken? Diğer oyuncular hiç mi sorumluluk almayacaklar, bu oyuncuların diğerleri üzerindeki etkisi neden hep negatif olacak, hiç mi sinerji yaratmayacak varlıkları?

Neden bu kadar uzun süre beraber oynayan bu kadar oyuncu çok basit bir ikili oyun oynayamıyor? Neden penetre edilip pas verilmiyor ve boş atış kazanılmıyor, neden bir hızlı hücuma kalkılmıyor? Neden hâlâ İbrahim'in el üzerinden attığı mucizevi üçlüklere bel bağlamaya devam ediyoruz? Neden hâlâ orta mesafe şut bulamıyoruz? Neden hâlâ yıllar öncenin demode basketbolunu oynuyoruz? Bu oyuncularda ne eksik? Topu getiren gard yüksek posta çıkan uzuna pas verip aldıktan sonra, bizim takımın oyun planı, elinde top olan adamın bire bir zorlaması ile sınırlı? Ondan sonrası belli değil mi?

Yıllardır bu kadar durağan hücum etmekten ne kazandık ki, hâlâ bunda ısrarcıyız? Neden hücumumuza hiç renk katamıyoruz? Neden çok basit olan basketbol sporunu bu kadar zorlaştırıyoruz? Bizim oyuncularımız kafa olarak bu kadar mı hazır değiller?

Hidayet Sendromu

Bunu birilerinin söylemesi lâzım artık, yoksa çatlayacağım: Hidayet maalesef beklediğimiz gibi bir oyuncu olamadı ve maalesef olamayacak da. Litvanya maçından sonra "Bu takıma acaba Hidayet hiç mi katılmasaydı?" dememek elde değildi gerçekten. Sanki takımın tüm kimyasını bence tek başına yok eden oyuncu o idi. Her topu eline alışında kalan hücum süresinin tamamına yakınını kullanıp hiç bir kombinasyon yapılmasına müsaade etmeyen bir oyun sergiledi. Ancak ne yazık ki maç sonunda bakıldığında istatistikler onun çok sayı attığını gösterecek ve oyuna bu negatif katkısı su yüzüne çıkmayacak. Az sayı atan ama mücadeleci oyuncular için hani derler ya "İstatistikler bazen gerçeği yansıtmaz, oyuncuların diğer yönlerden oyuna-takıma katkılarına bakın" diye. Sanırım bunun aksi de doğru.

Hidayet'li turnuvalardan 2003-İsveç ve 2005-Sırbistan ile kıyaslandığında, şu turnuvada oyun olarak ne farkımız var? Hidayet'in bu turnuvadaki katkısı ile diğer turnuvalardaki performansı arasında ne fark var? Ya da Hidayet'in takıma kattığı şeyler nedir? Bu oyuncu ile olmuyorsa, bu oyuncu olmadan daha iyi oluyorsa, neden bu oyuncuda ısrar ediyoruz?

Şu bir gerçek: Hidayet hiçbir zaman tek başına bir takım kurtaracak yıldız olmamıştır. Bu, üçe üç oynanan bir tek-pota maçı için bile doğrudur, bana göre. Hidayet bundan önce nerede takımının yıldızı oldu ki, bu takımının da yıldızı olsun. Birileri bunu Hidayet'e söylesin diyesi geliyor insanın ya, esasen tabii Hidayet'ten bunu bekleyip isteyenlere söylemek, anlatmak lâzım öncelikle. Efes Pilsen'de ilk beşte ancak bir sezon oynayan ve takımın genç yeteneği olup en fazla sorumluluk alan oyuncusu olmadan NBA'e giden, oradaki takımlarda da hep rol oyuncusu olarak kariyerini yapmış bir basketbolcu olduğunu unutmayalım. Nedense Hidayet'in yıldız olma çabaları hep milli takıma denk geliyor. Kariyerinin büyük kısmını geçirdiği Sacremento, San Antonio ve Orlando'da istisnai süreçler hariç takımın en iyi ihtimalle 3. veya 4. skor seçeneği oldu. Yıldız olmak için hep bizim milli takımı seçti ve bunda da hep başarısız oldu maalesef.

'Acaba'lar

Acaba Hidayet ve Mehmet takıma katılmamış olsaydı, Fatih, Ömer, Oğuz veya isimsiz bir savaşcı ile gelseydik turnuvaya, kaybettiğimiz maçlardan bile zevk alabilir miydik? Mümkündür. Ermal, Kerem, Ender ve Ersan'ın gerçek kimliklerini, yani Japonya'da gördüğümüz sorumluluk alan ve mücadeleyi elden bırakmayan oyunlarını sergilemelerine müsaade etseydik (imkan sağlasaydık) daha iyi olmaz mıydı?

Her turnuva öncesinde kendi seyircimiz önünde oynadığımız Efes Cup maçları bizi hep yanıltmak zorunda mı? Yoksa bu turnuvalar bize yersiz/aşırı bir kendine güven duygusu mu veriyor ? Bu turnuvalar sonrasında gittiğimiz şampiyonalarda hüsran yaşamak durumunda kalmamız tesadüf mü?

Tanjevic mi? Ne verdi ki?

Takıma Tanjevic'in ne kattığını tam olarak bilen var mı? Herhangi bir yerli hoca ile gelinse bu turnuvalara, en kötüsü ile yine İbrahim el üstünden şut atacak ve yine Hidayet bu kadar kendi kafasına göre oynayacak... Tanjevic, bu eksiklikleri gidersin, farklı bir oyun oynatsın, oyuncuların potansiyellerini kullansın diye getirilmedi mi? Peki Tanjevic sayesinde kazandığımız ne oldu? Sürpriz Japonya başarısının üzerine bir şey koyabildik mi?

Sonuç

Bu takım 12 Dev Adam sloganını kullanmasın. En azından geçen sene gibi oynamadıkları sürece... Lütfen.


Dr. Önder'in diğer yazıları
Ne iyi ettin de geldin...
Mutlu son
Bir Horry Klasiği Daha!
Şampiyonun Yüreği
GS Warriors: Kötü yönetim, üzüntü ve dram konusunda bir başyapıt