itkisel hayat
Volkan GÜÇLER
 

düştü

Salonun ortasında öylece bağdaş kurmuş oturmuş düşünüyordum, birşeyler yapmalı birşeylerle meşgul olmalıydım, çok sıkılıyordum, aklıma türlü türlü şeyler geliyor ama hemen vazgeçiyordum tatminsizlik adeta içimi kemiriyordu, aklıma gelen hiç birşey ''işte, evet, bunu yapmalıyım'' dedirtemiyordu. Parmaklarımı birbirine geçirmiş başım hafif öne eğik öylece düşünüyordum, yaptığım mini yolculuk sona ermiş çok geçmeden yine evdeydim, aklıma yolculuktan kareler geliyordu, güzel anlar, güldüğüm o anlar, düşünmediğim, sadece anı yaşadığım.

Çok hızlı geçen bir-iki günün ardından şimdi ise sadece boş boş oturuyordum, o güzel film kareleri yoktu artık. Uğraşacak birşeyler bulmalıydım, okula yine gitmemiştim, pek kimseyle konuşmak istemiyordum, konuştuğumda sanki üzerime üzerime gelecekler, beni sorgulayacaklar gibi geliyordu, kendimi geri çektikçe ve bu geri çekiş dönemi uzadıkça sanki soruları daha bir fazlalaşıyor diye düşünüyordum ve kendimi mağaranın ışıksız tarafına iyice atıyordum.

Hava kapalı ve sıkıcıydı, kapkara olmuş bulutlar güneşin yüzünü tamamen kapamıştı, adeta zindan karanlığı beyazlığı yercesine yayılıyordu, hiç açılmayacaklar öyle kalacaklar gibi. Oturduğum yerden, yere sürtüne sürtüne müzik setine doğru yöneldim, ayağa kalkmaya bile eriniyordum. Müzik setinin alt bölümünde karman çorman bir şekilde duran, zamanında büyük hevesle aldığım kasetlere bakıyordum, bir dönemin sembolü gibi duruyorlardı. Eskiden benim için yerleri bambaşkaydı, o kasetler için yol paramı harcayıp eve yürümüştüm, onlar için arkadaşlarımla ufak kırgınlıklar yaşamıştım, aldığım harçlıkları onlara yatırırdım, dağınık durmasınlar diye kocaman kasetlik almış, onları vitrinde eşya sergiler gibi özenlice yerleştirip korumuştum. Peki ya şimdi? Teknolojiye yenik düşmüşlerdi, benim için ise artık sadece eşe dosta dağıttığım malzemeden öte birşey değillerdi; tıpkı sevgiler, bazı sevgililer gibi... Onun için canını, herşeyini verebileceğin, feda edebileceğin kişi gün geldiğinde tıpkı kasetler gibi herhangi birşey oluveriyordu. Birisinin değerini insan beyni, diğerininkini ise insan benliği erozyona uğratıyordu.

Bir kaset koyup dinlemeyi düşünürken aniden yağmur damlaları patır patır cama vurmaya başlamıştı. Sanki hava bana kızmış, yüzüme yağmur damlalarını çarpmak istiyordu. Belki de doğa hiddetli yüzünü gösteriyordu. Müzik setini bırakıp yağmur sesini dinlemeyi ve dışarıyı izlemeyi yeğledim. Kocaman damlalar cama vuruyor, sağanak halinde yeryüzüne iniyordu Kaldırımların kenarından minik dereler, kaçarcasına, biyere yetişmek istercesine akıyordu.

Sokaklar haliyle bomboştu. Gerçi yağmur yağmasa da yine boş olacaktı. Sokakta oynayan çocuklara, yoldan geçen arabalara ya da köşe başında oturmuş gençlere burada pek rastlanmazdı. Şehrin bu yakasına adeta yanlızlık hakimdi. Bu durgunluk, bu ruhaltı insanların adeta yüzüne yansıyordu; örneğin mahallenin bakkalına girdiğinde sana yansıttıkları o soğuk havayı direkt alırdın, tezgahın önüne geldiğinde dükkan sahibinin soğuk ve donuk bakışları seni karşılardı. Kesinlikle selam vermezdi, sen ise o yüzü, o ifadeyi gördüğünde sadece alacağını alıp çekip giderdin. Onunla konuşacağın iki-üç ekstra kelime belki de onun için gereksizdi, çocukluğumuzda izlediğimiz kovboy filmlerindeki ''hey ahbap, biz burda yabancıları sevmeyiz'' dercesine bir tarzda değildi, onda bile senin varlığını kabul ederdi söyleyen kişi, ama burada böyle bir şey geçerli değildi; o seni orada istemiyordu, varlığından rahatsızdı, onun dünyasına ait olmayan biriydin.

Oysa ki geldiğin yerde, büyüdüğün şehirde, mahalle de böyle miydi? Gittiğin bakkal ya da berber senin ahbabın gibiydi, üç-beş kelam etmeden hayatta çıkmazdın o dükkandan. Yüzlerinde cinlik değil hoşgörü görürdün. İllâ ki bir hatırını sorardı, mutlaka tatlı birşeylerden bahseder, ufak sohbetler açardı, dükkandan çıktığında belki de bir dostuna denk gelecektin ya da bisiklete binen çocuklara ya da yıllardır sana mektup getiren postacıya ya da çörek yaptığında ilk seninle paylaşan komşu teyzeye. Hayatında ufak yer kaplıyor diye düşündüğün insanların meğer ne kadar kıymetli olduklarını yokluklarında anlıyordun.

Burada sokaklar boştu, insanlar yoktu ama olsalardı da belki pek birşey değişmeyecekti, o boş bakışlar, o donuk sönük bakışlar olacaktı. Çünkü onlar hancıydı, sen ise onların istemediği bir yolcu.

Gözlerim kapanıyordu. Çocukluğumdan belli böyleydi. Yağmurlu havalarda, hele ki böle iç karartıcıysa, yarı uyur gibi olurdum, düş kurardım, alırdım götürürdüm kendimi uzaklara ama çok uzaklara, beni kimselerin tanıyamadığı bir yerlere. O an yine hayal ettim çorak toprakların içindeki bir vahada palmiye ağaçlarının gölgesinde kendi yaptığım bahçelerin içinde çalışırken düşündüm, bahçeyi besleyen ufak su kanallarında oynayan çocukları tulumbalara su basıp onlarla eğlenen, hayatta hiç birşeyi umursamayan, sadece o anı yaşayan çocukları. Bahçenin arkasındaki evimin perdeleri tatlı rüzgarla uçuşuyordu. Sanki huzurun kalesi gibiydi. Uzaklara baktım hayalimde gördüğüm o uçsuz bucaksız ovaya. Sanki herşeyden uzakta kendimleydim, hiç bir kötülüğün, can sıkıntısının, dünyevi dertlerin olmadığı bir âlemdeydim o yağmurlu dakikalarda. Tatlı düşümü üçüncü sınıf yıldırım efekti olan korku filmlerindeki gibi bir şimşek böldü. Birden irkildim. İçime ani bir üşüme geldi. O kadar bir güzel bir düştü ki, bana da böylesine bir düşten böylesine kötü bir şekilde uyanmak yakışırdı. Cep telefonumla göz göze geldim, beni buralara getiren o güzel yolculuktan alıkoyan teknolojik frangaya baka kaldım. Koridora yöneldim, montumu üzerime geçirdim, yapılması gerekeni yapmak için yola koyuldum.

-devam edecek