itkisel hayat
Volkan GÜÇLER

farkında olmadan, denize...

Tek görebildiğim, heybetli ağaçların yaprakları ve gölgesiydi; yapraklardan süzülen tatlı güneş ışıkları yüzüme yansıyordu, tren git gide yavaşlıyordu, dümdüz bir yol değildi, dağların içinden tünellerden geçiyordum, her girdiğim tünelin çıkışında bambaşka birşey bekliyordum yeni birşey, yeni bir güzellik, yeni bir huzur... Beklentim hiç boşa çıkmıyordu, özlemini çektiğim güzellikler gözümün önündeydi artık, içimdeki mutluluk tatlı bir huzura kavuştu; hep sıkıntıdan uyumak isterdim, oysa şimdi içimdeki huzurdan göz kapaklarım ağırlaşıyor, kapanmaya başlıyordu. Üşür gibi oldum, tüylerim diken diken, son bir güçle camı kapattım, başımı usulca koydum, uyumuşum...

Ne kadar süre geçti hatırlamıyorum, kondüktörün vardığımız şehrin ismini bağırması ve ufak bir irkilme ile uyandım, hemen trenin camından dışarı baktım, geldiğim şehri süzmeye koyuldum... Artık doğa geride kalmıştı, şimdi bambaşka bir şehirdeydim, gara yaklaşmıştık besbelli, trenin düdüğü devamlı ötüyor, geldiğimizi haber ediyordu bambaşka bir yere...

Hemen ayaklandım, kompartımandan çıkarken birşeyler ararmış gibi değil de, sanki eski sevgili ile orada daha önce buluşmuşcasına, o günleri yâd edercesine bakındım, kapıyı usulca kapatarak vagonun bittiği yerdeki kapıya doğru ilerlemeye başladım. Kapının ağzı insanlarla doluydu, halbuki ben trene bindiğim zaman pek kimseleri görememiştim; ayakları arasına bavul sıkıştıranlar, iki-üç çuvalı birarada sürükleyerek taşımaya çalışanlar ve trene binerken gördüğüm deniz gözlü çocuk...

Nihayet gara gelmiştik, insanların inmesini bekledim. Çoğu insanın bir karşılayanı vard, ı gelen yolcuların eşyalarını alma, taşımalarına yardım etme telaşındaydılar. Yolcu bekleyenlerin dışında taşıyıcı kişiler ve bir kaç satıcı vardı. Karnım çok acıkmıştı, bir simitçi dede gördüm, bir elinde uzun bir sopa ve halka halka içine yerleşmiş simitler, diğer satıcılar gibi bağırmıyor, belki de yaşlılığın verdiği yorgunlukla yapamıyordu. Ona doğru yaklaştım, kar beyazı saçları vardı, hafif de beyaz beyaz sakalları, beni farketti, gülümser gibi oldu, satacağı belki de bir simit için mutlu olmuştu, belki de evine bir somun ekmek daha götüreceği için gülümser gibiydi, kıyafetlerinden belliydi halinin vaktinin çok yerinde olmadığı, ufak tefek birisiydi, yamalı ceketi, kendisine bol gelen pantolonu ile ayakta duruyordu. Yürek işçisiydi.

Usulca yanaştım, önce bir simit istedim, simiti aldıktan sonra "Amca, şehir merkezine nasıl gidebilirim?" dedim. Gayet düzgün bir türkçe ile gözlerimin içine bakarak "Sen nereyi arıyorsun oğul?" dedi.

Şaşırmıştım çünkü sorumun bir amacı yoktu, sadece geldiğim yeri gezecektim, aradığım gittiğim bir yer yoktu, ne bir planım, ne gidebileceğim bir yer, ne de bir tanıdık; hiç bir yeri aramıyordum. Biraz duraksadıktan sonra "Amca otogarı arıyorum, Kızkalesi'ne gidicem" dedim.

İyiden iyiye karışmıştı kafam, trenden inmiş ve otogarı soruyordum ve üstüne üstük araya Kızkalesi'ni koyuvermiştim. Tamamen bilinçaltımdan gelen birşeydi, okulda bir arkadaşımın gittiği bir yerdi, ilk aklıma o gelmiş ve söyleyivermiştim.

"Neden burda indin ki o zaman, önceki istasyonda inseydin keşke oğlum. Ama iki saat sonra o yöne gidecek bir tren var, ondan inip otobüse binersin" dedi.

İş iyiden iyiye sarmala dönmüştü, sırf laf olsun diye söylediğim iki kelime iyice kafamı karıştırmıştı, hemen konuşmayı bitirme niyetindeydim, simitin parasını verip hayırlı işler dileyerek uzaklaşmaya başladım.

Kendi kendime konuşmaya başladım, "İlla ki bir şey uydurmalı mısın?" diye, "amca ben yer iz bilmiyorum, gezmeye geldim" demek çok mu zordu sanki? Durduk yere beynimde kargaşa yaratmakta üstüme yoktu.

Tren garından çıkıp hemen ana caddeden karşıya geçerek yürümeye başladım, ilk defa gördüğüm yerleri büyük bir dikkatle süzüyordum; çok geniş bir cadde idi, ortada palmiye ağaçları vardı, etrafı yeşillikle doluydu, yürüdüğüm kaldırım tertemizdi, hemen sağ tarafımda büyük apartmanlar ve bir çok sıra sıra dükkan... Hemen her şehirde aşağı yukarı aynı şeyler vardı belki de ama bana farklı geliyordu çünkü geldiğim yerde bunlar yoktu, geldiğim yer hemen her şehirden birisi değildi.

Biraz önce bitirdiğim simit beni kesmemişti, açlığım hala sürüyordu, yürürken yöreye has yemeklere gözümü kestirmiştim, yol üstünde yine geldiğim yerde olmayan kalitede adamakıllı bir lokanta buldum, siparişimi verip biraz alelacele yedikten sonra kendimi dışarı attım.

Şimdi ne yapacağıma sıra gelmişti, yürüyordum ama nereye, ne yapacaktım? Trendeki derin huzur, hiçbirşeyi düşünmeyen, ayakları yerden kesilmiş bünye hafif hafif birşeyler sorgulamaya başlamıştı, lanet olası huyum yine homurdanmaya başlayıp "buraya kadar mıydı rahatlık?" der gibi oldu ama üstesinden gelmeyi başardım. Nasıl başladıysa öyle bitrmeye kararlıydım, içimdeki sesi dinleyecektim.

Ana caddelerden sapmayarak yürümeye devam ediyordum, artık caddeler iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı, farklı insanlar görmek mutlu ediyordu, çevrede vakit geçirebilecek onlarca yer vardı, büyük mağazalar, işhanları, çeşit çeşit büyük dükkanlar... Geldiğim yerin ne denli büyük bir yer olduğunu idrak etmeye başlamıştım. Hemen kendi öğrencilik hayatımla buranınkini karşılaştırdım, bir öğrenci için gidilebilecek, gezilebilecek bir sürü yer, oturulabilecek parklar ya da kafanı dağıtacak bir sürü mekan vardı. İster istemez iç geçirdim.

Farkında olmadan çok büyük bir parka girmiştim, Arnavut kaldırımı gibi yollar yapılmıştı, çok güzel bir peyzaj, lambalarla donatılmış güzel mi güzel bir yerdi. İleride çok büyük bir cami vardı, hemen sağ tarafında parkın bittiğini gördüm, ötesinde boşluk olduğunu farkettim, anlam veremedim, merakım beni o yöne doğru götürmeye başladı. Uzaktan görebildiğim sıra sıra bankların tam karşı yönüme doğru dizilmişlerdi ve bir çok insan da orada oturuyordu, neye baktıklarını, orada ne olduğunu iyiden iyiye merak etmeye başladım, adımlarım hızlanmaya başladı.

Biraz daha yaklaştıktan sonra büyük bir nehir olduğunu farkettim, çok güzel bir manzaraydı, oraya gitmeden camiye doğru yöneldim. O şehrin ve ülkenin en büyük işadamlarından birinin yaptırdığı haşmetli bir cami idi, herşeyi ile özenile bezenile yapıldığı belliydi, yapısının kalitesinden oturacak yerlerine kadar işçilik akıyordu, çeşmesinde ellerimi yüzümü yıkadım, yürüyüşüm bünyemi bayağı terletmişti, geldiğim yerin havası ile yakından uzaktan alakası yoktu, yılın bu mevsiminde anormal bir sıcaklık vardı.

Cami avlusundan hemen çıktım, cami hemen nehrin yanında idi, yapımı için özlellikle burasının seçildiğine en ufak bir şüphe yoktu. Kendimi nehrin kenarına atıverdim, sıra sıra giden banklardan birine oturdum. Biraz önce çıktığım camiin gölgesi nehire düşüyordu, hani "gürül gürül akıyor" denir ya, adeta öyle bir akıntı vardı. Hayatımda hiç böylesine büyük bir akarsu görmemiştim, koyu mavi bir rengi vardı, dip kısımlarının görünmemesine rağmen gayet temizdi, kurak topraklara alışık gözlerim ayrı bir güzelliği görüyordu, otururken yine ne kadar doğru bir karar verdiğimi düşündüm. Ne zaman mutlu olsam, farklı bir şey görsem aptalca kendi kendimi onore ediyordum, içimdeki bunalıma ağır bir yenilgi tattırıyordum. Bu sefer iyi kartları ben çekmiştim.

Kollarımı bağdaştırmış öylece suya bakıyordum, bir sigara yaktım, çevrede dolaşan seyyar satıcılardan birisi yanaştı, "kola, çay, su" diye bağırıyordu, satıcının omzunda bir bidon içinde soğuk içecekler, elinde çay tablası vardı. Bu tezat bende hafif bir gülme yarattı, hemen çağırdım, soğuk birşeyler aldım. Kendimi iyice herşeyin sahibi gibi hissetmeye başlamıştım, çevreyi süzüyordum, insanları, nehrin karşı yakasındaki çocuk parkını, bütün güzel şeyleri içime çekiyordum... Vakit su gibi akıp geçiyordu ve ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım, bir kaç saat sonra hava kararacaktı, ne yapmalıydım?

Bir kere kesinlikle bunu hemen bitirmeyecek, geri dönmeyecektim. Yol parası ve bir kaç şey dışında pek bir para harcamamıştım, bir otele gitsem mi, diye düşündüm, içime sinmedi vazgeçtim, dışarda kalmak geldi aklıma, belki burada, bu bankta geceyi geçirebilirdim ama onun da sakıncaları vardı; gece havanın nasıl olacağı belli değildi, tanımadığım bilmediğim bir yerdeydim, ayrıca gecenin bir vakti bunalıp geri dönme kararı almam büyük bir olasılıktı... İşin içinden çıkamıyordum, zaman iyice ilerlemeye başladı, hava yavaş yavaş kapanıyordu. Trenden indiğimde simitçi amca ile konuşmamızdaki Kızkalesi geldi aklıma, oraya gidebilirdim, gün içinde aklıma gelip durmuştu, arkadaşlarım tarafından çok methedilmişti, bu güzel yolculuğumda neden bir de denizi görmeyeyim, dedim... Burada sıradan bir otelde kalacağıma gider orada deniz kenarında bir pansiyonda kalırdım. Ama ne kadar uzakta olduğuna ve nasıl gidileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu, düşünmeye başladım, seçeneklerimin arasında en farklı olanı buydu, diğerlerini gözönüne almadan yerimden kalktım, hızlı adımlarla geldiğim caddeye çıktım, yoldan geçen birkaç kişiye otogara nasıl gidebileceğimi sorup yolu öğrendim, tarif ettikleri şekilde otogara giden dolmuşlardan birine bindim.

Otogarın şehir dışında olduğunu yolda anladım, biraz telaşlı bir hale girmiştim, çok geç olmadan gitmek istiyordum. Cep telefonumu açma gereğini hissettim, bir yeri aramayacaktım, sadece telaşın yaptırdığı bir şeydi, gittiğim yere vardığımda yeniden kapıyacağıma emindim.

Dolmuştan indiğimde hava kararmıştı artık, üst geçitten geçerek otogara girdim, direkt bir otobüs arıyor ama bir türlü bulamıyordum, neredeyse tek tek tüm otobüs firmalarının bürolarını gezdim ama nâfile, yoktu... Sadece aktarmalı otobüs olduğu söyleniyordu ve benim de buna hiç niyetim yoktu. Tam ümidimi yitirmeye başlamışken direkt giden bir taşıtın olduğu öğrendim.

Otogarın hemen dışından kalkan büyük bir minibüstü, bilet milet yoktu, para direkt şoför muavinine veriliyordu, ben de öyle yaptım. Minibüs yarı yarıya doluydu, içeride envai çeşit süs ve yazı vardı, pavyon gibi yer yer tavanda mor lambalar, ön camın etrafında tuhaf kırmızı ışıklar, vites kolunun tepesinde kuru kafa vardı... Şoföre baktığımda tipinden bunları yapmasına hiç ama hiç şaşırmadım, böyle bir tipten böyle modeller çıkar, diye düşündüm. Yola koyulur koyulmaz uyku çöktü, belki gideceğim yeri kaçırırım diye kendimi tutmaya çalıştım ama nâfile, uyuyakalmıştım.

Ne kadar süre geçtiğinin farkında bile olmadan omzumda bir el hissettim, muavin geldiğimizi söyledi, minibüs yol kenarına yanaştı, hemen iniverdim, şoförün acele eder bir hali vardı.

İner inmez ilk gördüğüm şey denizdi, akşamın karanlığında bile olsa seçebiliyordum. İndiğim yolda ışık falan yoktu, sadece yoldan geçen arabaların farlarının ışığıyla çevremi görebiliyordum, bulunduğum yerdeki sıcaklık beni iyiden iyiye şaşırtmaya başlamışt, akşam olmasına rağmen beklediğimden çok daha sıcaktı hava .Yolun karşı tarafına geçtim, hemen hemen tüm evler iki katlı ve beyazdı, geldiğim yerin iç kısımlarına doğru yöneldim, tatil yöresi olması sebebiyle yaşam yeni başlamış gibiydi, sokaklar insanlarla doluydu, her ne kadar büyük tatil yöreleri gibi bir ışık yumağı bir şatafat olmamasına rağmen, bu kadarını dahi beklemiyordum. Çoğu evin üst balkonundan sarmaşıklar, çiçekler sarkıyordu, sokaklar dar ama bir o kadar da düzenliydi, belirli aralıklarla üçüncü sınıf barlar, yolda yürüyen insanlar, hatta turistler vardı...

Dümdüz ilerledikten sonra kumsalı gördüm, kendime daha fazla ket vurmayıp dikkat çekmeyecek şekilde denize doğru koşmaya başlamıştım, kumsaldan geçerek hemen deniz kenarında buldum kendimi. Arkamdaki, denize bakan disko ve barlardan gelen müzikler eşiliğinde doya doya denizin kokusunu içime çektim. Çok ama çok özlemiştim bu kokuyu. Yüzümü aptalca bir gülümseme aldı, hemen kumsala oturdum, ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkardım, ayaklarımın kumlara değmesini hissetmeyi istiyordum, kumlardan sanki vücuduma enerji çekiyordum.

Hiç unutamayacağım, hiç bitmesini istemeyeceğim bir gün geçiriyordum. Aylardır böylesine dolu dolu mutlu bir gün geçirmemiştim. Yalnızlığın her zaman kötü olmadığını anladım, bu olanlar belki geçici şeylerdi, ilk heyecanlardı ama umrumda değildi, sadece anı yaşıyor, o anlardaki huzuru düşünüyordum, herşeyi geride bırakmıştım, sanki hiç bitmeyecek bir huzurdu, sanki bir kaç dakika sonra başka bir mutluluk beni bekliyordu. Karamsarlığın ve bunalımın içinde yüzen zihnim artık geldiğim şehirde kalmıştı, şimdi bambaşka duygular vardı.

Huzurla denize bakarken cep telefonuma bir sms geldiğini farkettim...

devam edecek...

pesimist44@hotmail.com