itkisel hayat
Volkan GÜÇLER

aklıma gelmişken; gideyim dedim

Bir umutla yürüyordum, belki iki çift güzel söz ya da kafamı dağıtacak birkaç geyik muhabbeti için, buna o kadar çok ihtiyacım vardı ki, insanların pek kullanmadığı bir yoldan. Şehrin giriş kısmında bağlara giden yeni asfaltlanmış bir yoldu, sağ tarafa bakınca, şehrin yerlilerinin oturduğu derme çatma gecekondular tepeciğe düzensizce serpilmiş gibiydi, evlerin kiminin bahçesinde tavuklar, kiminde hırdavat, kiminde ipe serilmiş çamaşırlar vardı. Estetik kavramını tamamen yıkan bir biçimdeydi, kafamı hemen çevirip yolun öbür yakasına geçtim çünkü o tarafta geçmişimden, anılarımı saklar bir şeyler vardı sanki, uzun bir düzlük ve eski bağ bahçeleri, her bahçede eski bir ev, aslında her şey eskide kalmıştı, bahçe bile; çok önceleri ekildiği ve yemyeşil olduğunu hayal ettiğim bahçeler o an gözümün önünde çorak topraklardı ama ben öyle görmüyor, görmek istemiyordum.

Hemen yanı başımdaki eski ahşap bağ evine gözümü diktim, çocukluğum geldi aklıma, böyle terkedilmiş eski evler en gözde yerlerdi benim için, çocukken hep içlerinde bir gizem, hep birşeyler arar gibiydim, eski ev eğer ahşap olursa daha bir önemi artardı gözümde, gizli gizli kaçar, evin içinde boş boş dolanırdım, kimi zaman arkadaşlarımla gider, oyunlar oynardık, onların aynı biçimde hisetmediklerini anlayınca üzülmeye başlardım.

Adımlarım yavaşlıyordu, gözlerimde çocukluğum canlanınca yüzüme tatlı bir gülümseme gelmiş gibi geldi, tıpkı çocukken yaptığım gibi kuralları ters-yüz edip yasaklara nanik yapmayı özlemiştim, o zamanki hayallerim yoktu artık. Bir an için büyüdükçe hayalden yoksun bir mantığa büründüğümü hissettim, tekrar çocukluğuma dönüp hayatımın hiç bir çizgiye sokulmamış halini özledim.

Hep birşeyleri bekler bir halim vardı, hep hayatımı birden başka bir çizgiye çevireceğim umuduyla yürüyordum; az kalmıştı, henüz kendisini yeni yeni tanımaya başladığım, belki de ileride dostum olması ihtimalini hissettiğim arkadaşın evine doğru gidiyordum. Daha evine varmadan evi düştü aklıma, çeşitli meyve ağaçlarının olduğu iki katlı bir evin arka kısmında iki göz odada kalıyordu, ev bayağı eski ve biçimsiz olmasına karşın hep imrenmiştim, herşeyden uzakta gibiydi sanki, dünyadan kopuk bir haldeydi adeta; bende, çoğu insanın hayallerini süsleyen, herşeyden uzak yeşillikteki bir yayla evi gibi bir hissiyat yaratırdı.

Evin bahçesine doğru girdim, arka tarafa yürüdüm, geldiğim esnada pencerede kafasını eğmiş, elinde birşeylerle uğraşıyordu, zoraki gülümseme eşliğinde ''merhaba Savaş'' dedim; yüzümde gülümsemenin, mutluluğun olduğuna inandırmak istedim ama nafile, onu bile beceremiyordum, yürüyüşümden ve yüzümdeki sahte ifadeden vaziyeti hemen anladığını farkettim. ''Ooo hoca hoşgeldin'' dedi.

Eve girdiğimde alelacele elektrik sobasını önüme doğru getirdi, ''çay var, içeriz di mi, sevdiğini biliyorum'' dedi. Bu jestleri hoşuma gidiyordu, halden anlayan, günörmüş bir yapısı vardı, aynı dilden konuşuyorduk, beni henüz yeni yeni tanımasına karşın sanki çözmüş gibiydi.

Çayları içerken yüzüme hadi anlat dercesine bakıyordu, en zorlu kısma gelmiştim, bir yandan içimi dökmek istiyordum, bir dert ortağımın olmasını istiyordum ama yapamıyordum.

Sessizlik bir müddet sürdükten sonra ''Savaş," dedim, "ne olacak bu halimiz, sanırım daha şimdiden okulu uzatıcam ben.''

Tamamen birşey söylemiş olmak için ağzımdan çıkmış bir cümleydi, onun hangi derste hangi notları aldığından bile haberim yoktu halbuki.

''Boşver dersleri, durumlar nasıl?'' dedi.

Eski kız arkadaşımdan bahsettiğini anlamıştım, az çok birşeyler biliyordu, başkası ile gördüğümü söyleyemedim, başkasının kollarında iken gözümün içine baktıktan sonra başını umursamaz bir tavırla nasıl çevirdiğini ve benim bitik bir insan gibi başımı eğerek nasıl yanlarından geçtiğimi söyleyemedim, söylemek de istemedim. Umarsızca bir tavırla ''bizim kızdan bahsediyorsan, bitti gitti'' dedim.

Önce bir "hımm," çekti, ''için rahat mı peki," dedi, "hep sıkıntılı bir halin var.''

Artık eskisi gibi önemsemediğimi anlattım, ''kafamı karıştıran mevzular var ama daha farklı'' dedim. İlk duyulduğunda kulağa züğürt tesellisi gibi gelen bu durum halihazırda gerçekti çünkü beynim kendini hep kötü şeylere programlamış gibi hep birşeyler arıyordu ve hiç bulmamazlık etmiyordu.

Birkaç havadan sudan laftan sonra evden çıktık, okula doğru yol almaya başladık. Okula giderken derse girmemeyi düşünüyordum, sanki koşa koşa geldiğim adamın yanından birden uzaklaşmak istemiştim ya da yine kabuğuma çekilip yanlız kalmak istedim, kimbilir, kendim bile neyi niçin yaptığımı bilmez bir haldeydim. Okulun önüne yaklaştığımızda ''benim biraz işlerim var Savaş, derse girmeyeceğim'' diye bir yalan attım, ''hoca eyvallah, sen bilirsin'' dedi, vedalaştık.

Ne yapsam, diye düşünürken şehrin içine doğru yürümeye başladım. Öğrenciler tarafından "Mecburiyet Caddesi" diye adlandırılan yola girdim.Tahmin edileceği gibi, küçücük olan şehrin tek caddesi idi, gerçek ismini bilmiyordum, hiç de merak etmedim. Sıklıkla gittiğim bir lokanta vardı, sahibi Yalovalıydı, deprem korkusuyla kaçıp buralara gelmişti, ben yapar mıydım, diye düşündüm; sanırım gelmezdim, her ne olursa olsun buraya gelmezdim. Okulu bırakma düşüncesi çok geçmişti beynimden ama cesaret edememiştim, sanki o gönüllü gelmiş de, ben zorla tıkılmıştım buraya, yolun hemen kenarında idim, bir hışımla yanımdan bir yolcu otobüsü geçti o an, otobüse bakakaldım, geçen otobüs bana, sıradanlık içinde yüzerken çok değişik bir fikir vermişti; gidecektim, buradan, bir-iki günlüğüne dahi olsa gidicektim, ne evime, ne bir tanıdığımın yanına, hiç bilmediğim bir yere, hiç gitmediğim bir yoldan gidecektim.

Hemen bankaya yürümeye koyuldum, iki gün önce hesaba yatan öğrenim kredim minik bir seyahata yetecek ölçüde idi. Parayı çektikten sonra tanıdık birilerinin beni görme ihtimali az olan sokaklardan tren yoluna doğru yürümeye başladım, evim görüş alanımdaydı, sanki hiç dönmeyecekmiş, bir daha hiç görmeyecekmiş gibi baktım, sanki sevgili ile vedalaşma gibi; bu yolcuğun beni o kadar değiştireceğine inandırmıştım ki kendimi, ''bak bana, bu beni böyle son görüşün'' der gibi bir halim vardı.

Otobüs yolcuğunu seçmedim, böylesine bir yolculuğa trenle gidilmeliydi, camı açıp sigaramı yakarak görkemli dağlara baka baka, rüzgar yüzüme vura vura yapılması gereken bir yolculuktu bu. Gara girdim, çok eski bir gardı, gişeye yöneldim, memura ''ilk tren kaçta geliyor?'' diye sordum, "yarım saat sonra Adana Ekspresi gelecek'' dedi. Çok şanslı idim, hemen yarım saat sonraya bir tren bulmuştum , saatlerce beklemeye razıydım halbuki...

Garın eski püskü minicik bir bekleme salonu vardı, ortada bir soba ve çevresinde mevsimlik birkaç işçi, hemen yan tarafta cam kenarında iki çocuklu bir aile, çocuklardan birisi oturduğu yerde ters dönmüş şekilde camdan tren yoluna bakınıyordu, belki o da benim gibi yeni birşeyler görme duygusunun heyecanını yaşıyordu, umutla bakıyordu, yüzünde sanki biraz önce bir oyuncak hediye edilmiş gibi bir mutluluk vardı. Bir köşeye oturuverdim, hemen elimi cep telefonuma attım, bir çırpıda kapatıverdim. Çünkü bu yolculuğu kendimle yapacaktım, gereksiz sorularla uğraşmak istemiyordum, aslında kendimle yanlız kalmak istiyordum

Bir süre sonra gelen trenin sesini duydum, benim gibi trenin gelmesini heyecanla bekleyen çocuk hemen dışarı koşmaya başladı, annesi de peşinde. Annelik içgüdüsüyle peşinden gittiğini hissettim, ben de kendimi hemen dışarı attım, elimdeki bilete baktım, bilet eski banliyö trenlerinde kesilen ufak mavi kartlardandı, üstünde tarih, gidilecek yer ve oturulacak yer yazıyordu, sanki umudun belgesi gibiydi.

Tren yavaşlayarak peronda durdu, hemen biniverdim, daha yerimi aramaya bile koyulamadan kondüktör bileti istedi, hemen uzattım, elindeki zımbaya benzer bir aletle bileti işaretledi. Bilet kondüktörün elinde iken yerimin neresi olduğunu sordum, ''istediğin yere oturabilirsin'' dedi, bileti alıp cüzdanımın özel bölümüne koyuverdim -saklıyacaktım çünkü-, vagonda biraz yürüdükten sonra kondüktörün neden öyle dediğini anladım; tren bomboştu, kompartımanlı vagonlardan birine geçtim, havanın soğuna aldırmadan camı açtım.

Şehirden çıkmaya başlamıştık, sanki sıkıntılarımı o şehirde bırakıyordum, elimi cebime atıp bir sigara yakıverdim. Uzun süre sonra böylesine isteyerek, büyük bir hazla sigara yakmıştım, hiç bir şey düşünmüyordum, sadece dışarıyı izliyordum, hiç görmediğim yerler gözüme çok güzel gözüküyordu, yolculuk esnasında hiç oturmuyordum, hep ayakta pencerden dışarıyı izliyordum, yanımda ne su, ne biraz yiyecek, hiçirşey yoktu, gara gelirken bunu düşünmemiştim, hesapsız kitapsız bir yolculuktu bu, gerçi bunlara ihtiyacım yoktu, enerjimi içimdeki huzurdan alıyordum.

Bir süre sonra gittikten sonra yolculuğun dağların içinden geçen kısmına gelmiştik, Her taraf çam ağaçları ile doluydu, baktığımda yeşillikten uzakları bile göremiyordum, çam kokusunu iyiden iyiye alıyordum; o kadar özlemiştim ki bu kokuyu, bu duyguyu, ormanın içinde bizi takip eden bir akarsu ile yolculuk yapıyordum, hiç bitsin istemedim, tıpkı güzel düşlerdeki gibiydi, o an ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.

Her şey çok güzel olacaktı....

devam edecek...

pesimist44@hotmail.com

İTKİSEL HAYAT'TA DAHA ÖNCE...

aklıma gelmişken; bunalayım dedim