itkisel hayat
Volkan GÜÇLER

aklıma gelmişken; bunalayım dedim

yerden üç aydır kalkmamış kardan bir türlü gözlerimi alamıyordum; sanki hiç gitmeyecekler gibiydi, artık gözlerimin ağrıdığını hisediyordum, sanki bu kirlenmiş beyazlık içimden enerjimi söküp alıyormuş gibiydi, her gün yürüdüğüm o yoldan tiksinmiştim artık, hep aynı soğuk, hep aynı kar, hep aynı insanlar, hep aynı sessizlik ve hep aynı bunalım...

geçer miydi, diye düşündüm; sonra aklıma geldiği gibi siliverdim, burda umuda, gülümsemeye yer yoktu sanki; güldüğün zaman sanki sana bakıp hesabını soracaklarmış gibi hissetmek onunla yaşamak zorundaydın.

ayağında pazar malı bi bot, adi bir kot pantolon ve üstünde de kargoda kaybolmuş ve haraç-mezat satılıktan alınmış bir asker montu; hani kıyaslamaya vursan yine en yakın dostum montum'du, sanki sibirya soğuna karşı yapılmış gibi sıcak tutmasına karşın aslında bu soğuk şehirde pek bişey ifade etmiyordu; çünkü soğuk beynini kaplamıştı adeta, üstündekinin pek bi manası yoktu, arada bir girdiğin beşinci sınıf lokantalarda ''huop tertibime bakıverin'' veya ''giyme bunu yiğenim askerde tiskinirsin'' gibi geyiklerin dışında pek bi konu açmazdı.

düşmemeliyim diye binbir ayak oyunu ile gittiğim yol en nihayetinde açlıktan mide spazmları geçiren vücuduma merhem olacak yarı dökük lokantada bitiverdi; kapıda üstünde sadece bir kazak, ellerini sinek gibi soğuktan ovalayan kirli sakallı amca, sanki beni orda üç saattir bekler gibiydi, selamın aleyküm tarzı kafa salladı, aynı kafa sallamasını ben de yapayım dedim ama kafamın yarısı kaplumbağa gibi montun içine çöktüğünden başımla adamın istediği verimde bir selamı veremedim; ağzımla ''eyvallah dayı'' diyecek kadar da zerre takatim yoktu, olsa da söylemeye erinirdim, elimi tam kapıya uzatıp iteklemeye kalkışacaken amca gür sesiyle ''kendine doğru çekecen'' dedi, beynimde milyon tane düşünce geçtiğinden, belki de ellinci kez geldiğim yere, nasıl unuttum hiç demedim, sadece her zaman olduğu gibi kendime saydım...

han kapısı gibi olan kapıyı bi gayret çekip içeri daldığımda en azından bir sıcaklık bekliyordum, ki sıcaklığın ne dükkan sahibinde, ne de o gün dükkanda olduğunu farkettim; içerde ocaktan çıkan bit osuruğu gibi kebap kokulu ısıdan ve meymenetsiz bakışlardan başka bişey yoktu, pek önemsemedim bunlar doğaldı bu bu şehirde, hep kendi kendime alıştım derken, aynı durumlarla yeniden karşılaşınca kendimi kötü hisetmekten alamıyordum.

en sondaki eski püskü sandalyeye oturdum, hani masanın da ondan kalır yanı yoktu, üstünde plastik bir örtü, bir sürahi ve yaklaşık 5-10 kişinin içtiği tahmin edilen bardak... hani desen ki yeni bir bardak isteyim ama burda bunlara yer yoktu ya da en azından sen öyle hisederdin, bardağı getirse bile içinden sülalene sayacak diye düşünür, yeltenmezdin...

üstü şehrin tüm kedilerinin yalayınca doyacağı kadar pislikle dolu önlüğü ile gelen garsona ''bi dürüm alıyım'' dedim, bikaç saat önce soft sigara kavramı henüz gelmemiş bakkala da ''dayı bi vinston yumuşak paket versene'' deyişimden sonra ilk cümlem olmuştu, garson ocakbaşındaki dükkan sahibine ''bi dürüm çek'' diye böğürdükten sonra gitti, bişey içecek misin diye hiç sormadı, biliyordu istemeyeceğimi, hisediyordu belki de paramın sadece o midemdeki boşluğu doldurabilecek kadar olduğunu, masada otururken, acaba selam vermeyişinin nedeni de bu muydu ki, dedim; acaba yediğim üç kuruşluk dürümden başka dükkanın sermayesine zerre bişey katmayışım mıydı?

dürümü beklerken her geldiğimde baktığım tam karşımdaki duvarı tamamen kaplayan resmedilmiş portreye gözlerimi diktim; koyunlarla dolu bir mera, eski bir kulübe ve bu tür resimlerde hiç eksik olmayacak, tepesi karlarla kaplı uzaktaki görkemli dağ; hani resmedilmiş demişsem de, ressamlık'tan zerre nasibini almamış birinin yaptığı çizimdi, aklıma trt'deki amca geldi, halbuki ne güzel yapardı o beş dakkada, elinde spatula haldur huldur çizerken ben hiç dinlemezdim dediklerini, sadece izlerdim... diye düşünürken garson dürümü nerdeyse burnuma sokuverdi.

dürümü yerken, acaba bunla doyar mıyım, diye düşündüm ama doymasam bile evde hazır çorba vardı, bir de ekmek aldım mıydı benden iyisi yoktu, her ne kadar çorbaya azıcık yağ atacak kadar margarin'im olmadığı gelse bile aklıma, bu kadar basit şeylere hayıflanmayı çoktan aşmıştım.

dürümü yedikten sonra kapının eşiğindeki kasaya yöneldim, davulcu parası gibi cebimden bozuklukları çıkardım ki, aklıma cüzdandaki kağıt para geldi, bozuk parayla ödeme yapcağımı mı sandınız, benim param var kardeşim, der gibi bir mağrur bir ifade ile parayı verdim ve kapıyı itekleyip dükkandan gidecekken ''hayırlı akşamlar'' gibi bir sözcük işitir gibi oldum, ''eyvallah'' çakıp yola koyuldum...

artık evime gidiyordum, belki de bu şehirdeki benim için en güzel şeye, adımlarım hızlanmaya başlamıştı, ne yerdeki karlar, ne açık kahverengi yarı dökük taş binaların insanı huzursuz eden yapısı umrumda değildi artık, üstelik karnım da toktu; eve yaklaştıkça demir yolundan gelen yük treni diye tahmin ettiğim trenin sesi geliyordu, her gece dörtte uykumun içine eden trenin beni bu gece uyandırmaması için iç geçirdim...

kısa süreli olarak vücudun kendini iyi hisetmekte olduğunu bilen beynim yeni bişeyler bulmalıydı ve bu uzun sürmedi; buna hakkımın olmadığını düşünmüş olacak ki aklım, eski kız arkadaşımın okulun bahçesinde başkasının koluna girdiğini gösteren fotoğrafı arşivinden çıkarıp al bakalım, öyle başa böyle tarak, der gibiydi; hiç bitmiş ilişki bana ne ya, dememiştim; onunla daha önce yürüdüğüm bu yol sanki yine azap yolu olmuştu, yenilmenin verdiği hayal kırıklığı ve bunun üstüne cila olan manzara beynimi kemiriyordu adeta, kime kızacağımı, kime hayıflanacağımı tam kestiremeden herkese içimden sayıyordum, herşeyde olduğu gibi boku yine bu meymenetsiz şehire bindirdim, herşeyin sorumlusu bu ot bitmeyen, hiçbir yolun üzerinde bile olmayan bu topraklardı, içimdeki kin o resimden tekrar şehire dönmüştü, bu paradoks'ta boğuluyordum adeta, kendimi çaresizlik yumağına atmış gibi yürümeye devam ettim...

içimdeki bunalım, sinir harbi ve çekememezlikle harmanlanıp iyice beynimin içine etmeye başlamıştı ki evin kapısında buldum kendimi, alttan üstten iki kilidi olan kapıyı açtım ve bir hışımla içeri daldım, dedim ya tek güzel şeyim evim diye bu şehirde, hakikaten öyleydi, ailenin biricik oğlu ve torunu edasıyla döşenmiş ev hiç öğrenci evine benzemiyordu, iki odası ve salonu eşya ile doluydu, mutfağında ocağından buzdolabına, ve mükemmel bir banyosu olan bir evdi; hatta sayısaldan tutturulmuş 5 ile alınmış bir bilgisayar, lnb'si bozuk bir uydu anteni bile vardı; o şehir için bırak bir lüks evi, saray yavrusuydu adeta. şehir ve soğuk enerjimi iyiden iyiye çekmiş olucak ki hemen pijamaları giyip yatakta buldum kendimi, tabii yatarken yanıma parasızlığı, yalnızlığı, buhranımı ve binlerce derdi alarak zıbardım.

sabah uyanmak yeni bişey ifade etmiyordu benim için ama herzamanki günlerden biri olmadığını hissetmiş gibi okula gitmek için yola koyuldum, kendimi şımartıp bugün yürümüyecektim çünkü bişeyler olacaktı, hemen okula gitmeliydim, altıncı hissim her zaman kazık sokmuştu bana ama bu sefer farklı gibiydi sanki...

otobüs diye adlandırılan minübüse bindim, ilk durak olduğundan boştu, gerçi topu topu beş durağı olan bir şehir için pek de bişey ifade etmiyordu, sıcaktır diye en arkaya yerleştim ama her zaman olduğu gibi yine aradığımı bulamadım, kısa süre sonra okulun bulunduğu durakta indim, minübüs hareket etmedi bir müddet, sanki perde gibi önümdeydi, bak sana yeni bir süprizimiz var, diye bir perde görevini görüp bana bişey gösterecek hali vardı sanki; ben de minübüsün etrafından dolanıp yürümeyi tercih etmeyip sahnenin açılmasını bekledim...

minübüs yoğun bir duman eşliğinde görüş açımı açıp yoluna koyulurken, karşımda dün yaşadığım sinir harbini artık nefrete dönüştüren manzara ile karşı karşıya kaldım...

eski kız arkadaşım yine o herifin kolundaydı, üstüne üstük boyu oğlandan uzun olmasına karşın başını omzuna koymuştu, hadi onu geç, nasıl koyabilirdi diye içimden düşünürken sinirden dişlerimi sıktığımı farkettim...

onlar da karşıya geçecekti besbelli, ben de onların istikametine doğru gidecektim, kesin bişeyler yapmalıyım diye hemen aklımdan geçirdim, acaba bir laf mı sokmalıydım; yok bu çok ucuz bir davranış olurdu, yoksa elemana bir omuz atıp kavga mı başlatmalıydım? kız yanındayken alttan almıyacağı kesindi, bu da tam bir amelelik olurdu, iyice kendimi düşürmüş olurdum...

bir-iki saniye içinde bunları aklımdan geçirirken kaldırımdan ilk adımlarını yola atmışlar, beni görmemişlerdi, biraz dikili kaldım burda ama beni görmediler, diye düşündüm ve ben de onlara doğru yola adımımı atar atmaz hemen ne yapmalıyım sorusu yeniden beynime düşüverdi, bişeyler olmalıydı yoksa uykusuz geceler potansiyeli iyice dibe vurucaktı... onlar orta refüje geldiğinde ben daha varamamış oldumu hissettim, biraz hızlıca, sanki yoldan araba geçiyormuş gibi kendimi ortaya atıverdim; galiba yapacağım şey, tam karşılaştığımızda o an aklıma ne gelirse o olacaktı, ama kesinlikle bir şey olacaktı, bunu hisediyordum.

devam edecek...

pesimist44@hotmail.com