DOĞRULARDAN YANLIŞLARA

 

Mesut ULUKÖK
27 Ocak 2009, Salı

 

2006-07 sezonunda G.Saray Cafe Crown formasını giyen Gerald Fitch’in TBL takımlarından Kepez Belediyesi ile anlaştığı haberi düştü ajanslara hafta içerisinde. Yapılan yorumlar herkesin tahmin edebileceği türden. Fitch’in Kepez Belediyesi’ne vereceği katkı, Kepez Belediyesi’nin ne kadar önemli bir transfer yapmış olduğu, Fitch’in ne denli skorer bir oyuncu olduğu dillere pelesenk oluvermişti bir anda. Hemen hemen herkes bu transferin Kepez Belediyesi üzerine yapacağı etkiden bahsederken, farklı bir yerinden tutmaya çalıştım bu konuyu, farklı bir şekilde dile getirmek istedim. Gerald Fitch, 2006-07 yılında G.Saray Cafe Crown’ın bir üst seviyeye çıkmak için kullandığı bir basamaktı adeta. “Ne seviyesi, ne basamağı, adam Kepez’e transfer olmuş, hala G.Saray Cafe Crown’a bağlamaya çalışıyorsun olayı bilader, uçtun mu sen?” diyorsanız, haklısınız belki ama yazının ileriki kısımlarında bunu bir şekilde bağlamaya çalışacağız elbette. Şimdilik bir kenarda dursun bu. Basamağa, seviyeye geri dönelim biz. Ne tür bir basamaktı Fitch, ne türden bir seviye atlamasına sebebiyet vermişti G.Saray Cafe Crown’ın? Biliyorsunuz, 2004-05 sezonunda Galatasaray -takım 2006-07 sezonunda G.Saray Cafe Crown adını aldı- play out oynamak zorunda kalıp, küme düşmenin eşiğine kadar gelmişti. Kurtuldu oradan bir şekilde Galatasaray ama bazı dersler de çıkardı bu gelişmelerden. Ligin dibine vurmuş bir takım, bir enkaz aldı Murat Özyer 2005 yazında ve o zaman bir hedef koydu kendi kendine. G.Saray Cafe Crown Avrupa’da söz sahibi kulüpleri arasına girecekti; inancı tamdı buna. Tabii, eğer görevi başındayken sürekli belirttiği istikrar sağlandığı takdirde bu mümkün olabilecekti, ona göre.

G.Saray Cafe Crown, o tarihte bir anda oturmuş bir yapı, sağlam bir bina kuramayacağının ve zirveye oynayan bir takım oluşturamayacağının farkındaydı. Bu yüzden olsa gerek, yaşanan geçiş döneminde 2 yıl boyunca kulübün basketbol şubesinin “hasta adam” kimliğinden uzaklaştırılması amaçlandı. Bu yolda da bol bütçeyle, kollektif bir yapı oluşturarak, bir “takım” olma yolunu seçmediler, seçemediler. 2005-06’da Malik Dixon, 2006-07’de Gerald Fitch ile yürümeye çalıştı yalnızca takım. Amaç, play out oynanan senenin ardından şampiyonluk olamazdı. Hayalperest olmadılar çok fazla bu zamanlarda; verdiler topu Dixon ile Fitch’in eline. Onlar da kendileri çalıp kendileri oynadılar 2 sene boyunca. Bu 2 senenin ardından da ufak da olsa bir kimlik kazanıldı. G.Saray Cafe Crown artık orta ve alt sıralarda boğuşan sıradan takımlardan olmayacaktı. Şampiyonluk da kazanılmayacaktı belki ama artık her sene play-off heyecanı yaşanacaktı, bu görülüyordu. Dixon ve Fitch seçimleri kulübün bu geçiş sürecinde doğru tercihler olabilirlerdi belki, ama artık G.Saray Cafe Crown’a bu yetmiyordu. Daha fazlası isteniyordu, daha fazlası bekleniyordu. Bu aşamada bir doğru hamle daha geldi G.Saray Cafe Crown’dan. Artık, maç içinde topu bir adamın eline verip, onun üzerinden oynamak yoktu kesinlikle; böyle bir tarzla hedeflenen başarıların gelmeyeceği muhakkaktı. Takım olma yoluna gidildi, doğru olanı yapıldı yani bu aşamada.

Bu değişim kendini her alanda gösterecekti. 2005-06 sezonunda Malik Dixon 21.9 sayı ortalamasıyla oynuyordu. Onun arkasından gelen Burak Sezgin ise 10.3. Başka çift haneli ortalamalara sahip olan oyuncu yok. 2006-07 sezonunda Gerald Fitch 19.4’lük bir sayı ortalaması tutturuyordu; Darren Mitchell 13.7, Jeff Graves 11.6. Bir gelişme vardı mutlaka; ama bu da yeterli değildi. 2007-08 sezonu ise G.Saray Cafe Crown’un hem bu belirttiğimiz yönlerden, hem de saha içindeki oyuncuların değişen rolleri yönünden kilit bir sezon olacaktı. Öyle ki, sezon sonuna gelindiğinde takımdaki en yüksek sayı ortalamasına sahip olan oyuncu 13.0’lık ortalamasıyla Charles Gaines, onu takip edenlerse; 13.1 ile Chris Owens, 12.4 ile Dee Brown, 10.7 ile Hüseyin Beşok oluyordu. (Editörün Notu: 13.0 > 13.1 mi şimdi Mesut?) 9.8 sayı ortalaması tutturan Robert Hite’ı da bu grubun içine dahil edebiliriz. Ve işin saha içi tarafı. G.Saray Cafe Crown artık kimlik sahibi bir takım olacaktı. Savunma kimliği, savunma direnci olan bir takım olacaktı her şeyden önce. Yerli-yabancı dengesi iyi kurulacaktı. Owens, Hite, Dee ve Gaines takım için ne kadar değerliyse Cüneyt Erden, Murat Kaya, Hüseyin Beşok, Cenk Akyol, Tufan Ersöz de takım için o kadar değerli olacaktı. Bu denge parkelere, her maçın her saniyesinde yansıyordu zaten. Ve artık G.Saray Cafe Crown’da “en önemli skor opsiyonu” diye bir şey de kalmıyordu. Her gün farklı bir isim çıkıp sırtlayabiliyordu takımı. Zaman zaman çok vasat hücum ettiği maçlar yaşıyordu G.Saray Cafe Crown; zaman zaman çok düşük rakamlarda da kalabiliyordu hücumda ama orada da artık takımın içine işlemiş olan savunma kimliği ortaya çıkıveriyordu. Sonrası mı? Sonrası gayet net bir şekilde ortada. ULEB Cup Final-Four’u.

İşler gayet tıkırındaydı ama Galatasaray kulübünü “acaba”ya sürükleyen bir şeyler vardı. Play-off çeyrek finali 3-0 ile kaybedildi Türk Telekom’a. Ve o seri daha sonraları G.Saray Cafe Crown’dan çok şeyi alıp götürdü. Sezon genelindeki başarılı performans, ULEB Cup’ta kazanılan yarı final başarısı, oynanan basketbol ve ondan daha önemlisi sahaya yansıtılan takım kimliği hiç umursanmadan, dikkate alınmadan bir kenarı itildi. Bu noktada da pekçok çelişki çıktı karşımıza. Yaz döneminde yapılan hataları bir tarafa bırakalım; yaklaşık 1 ay önce takımın coach’luk görevinden ayrılan veya alınan Murat Özyer’in açıklamalarına kulak verelim. Özyer diyor ki; “Sabır gösterilmedi, devamlılık sağlanamadı, istikrar yakalanamadı. Devamlılık sağlanmadan, belli bir istikrar yakalanmadan ve sabır göstermeden başarı beklemeyin.” Yanlış şeyler değil bunlar; tam tersine çok doğru ifadeler ama bunun kime söylendiği ve kim tarafından söylendiği çok şeyi değiştirir. Kim tarafından söylendiğine bakalım önce. Bu sözleri söyleyen kişi Murat Özyer, istikrardan yana olduğunu belirtiyor sürekli. Peki, kendisi transfer döneminde neler yapıyor? Biraz önce uzun uzadıya bahsettiğimiz gibi oluşmuş bir düzeni, bir çuval inciri berbat ediyor. Tek başına değil tabii ki; Galatasaray yönetimiyle birlikte, el birliğiyle. Bu lafları ise kulüp içindeki “abi”lere yönelikmiş. Ahmet Dedehayır’a yönelikmiş. Dedehayır’ın hem kişiliğini hem de yöneticiliğini beğenmeyen birisiyim ama orası apayrı. Zira çok farklı bir konunun içindeyiz şu an. Şubede direkt olarak Dedehayır’ın hedef gösterileceği olaylar var ama burada yapılan hatalarda Özyer’in payı da es geçilmemeli. Özyer, Dedehayır’ı amiyane tabirle basketboldan çok fazla çakmayan biri olarak tanımlıyor. Çok heyecanlı, her şey hemen olsun bitsinci biri diye de ekliyor. Ama bu noktada Özyer’in istikrar istikrar diye çığıran kişi olarak, kendi yaptığı hataları da gözden geçirmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Bu takım kurulurken geçen senekinden çok daha fazla bir bütçe vardı; ama her bakımdan geçen seneki takım, futbol tabiriyle “içerde dışarda 5 atacak takım”. Şube yapısı olarak da öyle, yönetilme biçimi olarak da. Şubede yapılan daha başka hatalar da var ama şimdilik konudan kopmamakta fayda var.

Enkaz süreci. Silkinme süreci. Toparlanma süreci. Yükselişe geçme süreci. Çakılma süreci. Galatasaray Erkek Basketbol Takımı, son 4 yılda bu süreçlerin hepsini sırasıyla yaşadı. Enkaz sürecinden, yükselişe geçme sürecine kadar da çoğu şey yolunda gitti, aslına bakılırsa. Ama, şu sıralar yaşanan “çakılma süreci” G.Saray Cafe Crown’un uzun süredir emek verdiği bu yapıyı yıkabilir; yıkmak üzere. “Sorunları anlattın kendince, ardından da tüyüyorsun” diyecek olanlara fırsat bulduğumuz bir vakitte devamını getireceğimizi belirtelim. En son yazıda, ilk yarının sonlarındaki maçları değerlendirme ve o 1 aylık süreci kaplayan bir analiz yapma sözü vermiştik; ama bu maçların dışında, kulüpte yaşanan hareketlenme tam gaz olunca önceliği buraya verdim. Aliağa Petkim orada, Pınar Karşıyaka orada, Mersin Belediyesi orada, Beşiktaş Cola Turka orada, Darüşşafaka Cooper Tires orada. Hiçbir yere de kaçmıyorlar. Ama bunlardan daha önemli trenler var ve o trenler her an kaçabilir.