Emre GÖLLÜ
yazıyor

NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

O DEDİ, BU KODU!


KNICKS TARİHİNDEN

ENCORE
haftanın lafı, gafı ve safı...

TRANSITION
NBA'dan kısa kısa...

NBA WALLPAPERS

TÖRKİŞBASKETBOL

YUROBASKET

EFVAN

COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.






İkinci ve üçüncü haftalara bakış

Karmaşanın hâkimiyetinde geçen sürprizli bir başlangıç haftasından sonra, iki haftayı daha geride bırakıverdik. Kadrolar takviyelerle şekillenmeye ve oturmaya başladı; bunun, mücadeleyi ve kaliteyi yükseltmede bir itici güç olması öncelikli dileğimiz.

İkinci hafta, deplasman takımlarının zafer haftası olarak nitelendirilebilir. Hatta deplasman takımı kapsamına, rakiplerinin salonlarında oynadıkları maçlara seyirci götürme izni olmayan -bu uygulamanın mantığını anlayabilmiş değilim doğrusu- Galatasaray (salona girmiş seyircisi devre arasında dışarı çıkarılmış! Güler misin, ağlar mısın?) ve Efes Pilsen'i de eklemek mümkün.

Pınar Karşıyaka, İTÜ deplasmanında galip gelirkenki performansıyla, ilk haftadaki Efes Pilsen galibiyetinin tesadüfi olmadığını gösterdi. ABD'li oyuncular uyum aşamasını geride bırakıyorlar. Jefferson, takımın lideri konumunu edindi kısa sürede. Nihat Mala, tecrübesinin gerektirdiği sorumluluğu üstlenerek skora katkı sağlıyor. Kaf Sin Kaf'ta göze çarpan eksiklik, yeni yerli transferlerin henüz istenilen düzeyde katkı sağlayamamaları. Bu durum, kendi sahalarında kaybettikleri Ülker maçında iyice göze çarptı. Jefferson dışındaki yabancılar da inişli çıkışlı bir grafik çizince yenilgi kaçınılmaz oldu.

İTÜ'de uyum ve kurgu sıkıntıları sürüyor: İç sahada üç maç ve üç yenilgi. Tecrübeli oyuncuların ayrılmasından sonra tüm yük yeni yabancıların üzerine binmiş durumda. Bordo-beyazlıların yerli oyuncuların katkısını da ivedilikle sağlayıp takım oyununa dönmeleri şart. Geçen sene, Levent Bilgin'in play-off ilk turundaki performansı buna iyi bir örnek olur sanırım.

Galatasaray, ezeli rekabette Fenerbahçe karşısında etkili savunması ve dış şutlardaki yüksek isabet yüzdesiyle açık farklı galip geldi. Yeni ABD'li oyunculardan Mitchell oyunu organize etmede başarılı gözükürken, Hairstone hücumda vasattı. Pivot Koch ise pota altından oynamadan ziyade dışarıdan isabetli üçlüklerle skor üretti ve Fenerbahçe'nin savunma dengesini bozdu. Ali Ton, görev aldığı dakikalarda tempoyu ayarlama ve takımı hücuma yerleştirmede faydalı olacağını gösterdi. Dış şutlarda katkı sağlayamaması önemli bir handikap kanımca. Bunu süratle telâfi etmesi gerekiyor. Tekel karşısında ise baştan sona çekişme içinde geçen maçı son saniyelerde kazandılar. Muratcan Güler, Beşiktaş'taki günlerini anımsatan bir skor katkısı sağladı. ABD'liler de ona eşlik ettiler. Kenardan gelen oyuncular Ersin ve Şemsettin'in skora katkılarının artması ilerki maçlarda Galatasaray'ın hücum performansını yükseltecektir.

Fenerbahçe, Galatasaray karşısında hücumda da savunmada da savruk ve dağınık bir görüntü çizdi. Özellikle Zeki Gülay'ın faul problemine girmesinden sonra pivotsuz kalınca çaresizlikten Alpay Öztaş'ı pivot oynattılar. Dış şutlarda da isabet kaydedemeyince fark gitgide açıldı. Yeni ABD'li Halton, okul arkadaşı Kenyon Weaks ile aynı oyun karakterine sahip olduğunu gösterdi. Driplingi ve zorlama şutları seviyor, savunmada dirençli değil.

Ankara deplasmanı ise sarı-lacivertlilerin uyanış maçı oldu adeta. Türk Telekom karşısında ilk periyodda geriye düşmelerine rağmen, takıma yeni katılan ABD'li pivot Derrick Davenport'un hücum ve savunmadaki mükemmel oyunuyla öne geçip bu üstünlüklerini maçın sonuna kadar sürdürdüler. Davenport, aranan kan olduğunu ilk maçında gösterdi. Fenerbahçe'nin pota altındaki sıkıntıları son bulacak artık. Zaza Enden de dış şut ağırlıklı oynamak yerine hücumda potaya yakın oynamaya başlarsa önemli bir tehdit gücü oluşturacaklar rakipler için. Sarı Kanaryalar'ın çok önemli bir kazancı daha var: Oyun kurucu Mark Dickel. Milli takımının Dünya Şampiyonası'ndaki derecesinde önemli rol oynayan Yeni Zelandalı yıldız, Galatasaray'a karşı tek başına direnirken, Türk Telekom karşısında takımını bir maestro gibi yönetti ve galibiyette büyük pay sahibi oldu. Hücumda boş adamı çok iyi bulması, gereksiz zorlama yapmaması, boş kaldığında isabetli üçlük atması ve savunmada yardımlaşması onun göze çarpan artıları. Erdal Bibo ve Alpay Öztaş'ın performanslarının yükselmesi, Halton'ın takım oyununa adapte olması ve genç Erkan'ın katkılarıyla dış atıcılardan skor üretecek gibi görünüyorlar. Buna pota altında Zaza'nın savaşçılığı ve Davenport'un hücum gücü eklenince takımın performansı yükselecek hiç şüphesiz.

Tekel, Türk Telekom karşısında alınan farklı yenilgiden sonra kadrosunu Sankes ile takviye ederek pota altını güçlendirdi. Sankes'in ribauntlardaki etkisi Galatasaray maçında göze çarptı. Turgay'ın liderliğinde, Galatasaray ile başa baş mücadele ettiler. Tekel'deki sıkıntı, tecrübeli kısa oyuncular Turabi Genç ve Serdar Köymen'den skora yeterli katkının gelmemesi olarak göze çarpıyor.

Türk Telekom, ABD'li pivotu Ellis'in etkili oyunuyla ilk periyodu önde geçse de Fenerbahçe karşısında pota altı savunmasında ve hücumda dış şutlarda sorun yaşadı. Yılların tecrübesi Steven Rogers, Donnie Carr ve Emre Ekim son derece etkisiz kalırken; Yeşilyurt'tan gelen genç oyun kurucu Can Akın da Mark Dickel karşısında zorlandı. Ivo Jurkovic takıma skorda liderlik ederken, Bosna'dan dönen Umut Yenice'nin performansı umut vericiydi. Türk Telekom da Pınar KSK ve Tekel ile aynı dertten muzdarip: Kısalar hücumda katkı sağlayamıyor.

Beşiktaş, evinde oynadığı ilk maçta güçlü Efes Pilsen'e farklı mağlup oldu. Pota altında kadrodaki tek pivot olan Volkan Çetintahra (Umut Görür'ü tam bir pivot oyuncusu olarak addedemiyorum şahsen), Kambala ve Kaya Peker karşısında çok zorlandı. Onun faul problemine girmesinden sonra da siyah-beyazlılar pota altında Kaya-Kambala ikilisine teslim oldu. Dış şutlar son derece isabetsiz olunca da Efes Pilsen zorlanmadan farka gitti. Geçen sezonun flaş isimleri Nedim Yücel ve Tufan Ersöz'ün son derece etkisiz gözükmeleri düşündürücüydü. Makedon guard Stefanov da Beşiktaş'ın aradığı oyuncu gibi gözükmüyor. Fatih Solak'ı ikâme edecek ve Volkan Çetintahra'yı rahatlatacak bir pivot ihtiyacını saptayabilmek için müneccim olmaya gerek yokken, kadrosunda Onur Aydın, Nedim Yücel, Umut Görür gibi uzun forvetlerin yanı sıra bu pozisyona kayabilecek İnanç Koç ve İsmail Çevik'in de bulunduğu Karakartalların, tipik bir 4 numara oyuncusu olan Rolan Roberts'ı transfer etmeleri ilginç geldi bana. Oyak Renault deplasmanında son anlara kadar iyi mücadele etmelerine rağmen, geçen sezon sıkça gördüğümüz hatalarının tekrarlanmasıyla mağlup oldular. Kaçan faul atışlarını maç sonlarında çok arıyor, Beşiktaş.

Efes Pilsen, Pınar KSK mağlubiyetinden sonra üst üste farklı iki galibiyet aldı. Beşiktaş karşısında Kaya-Kambala ikilisi çok etkiliydi ve galibiyetin mimarları oldular. Brown, İnanç'ın baskılı savunması karşısında bunaldı ve fazla skor üretemedi. Golemac biraz kıpırdanır gibi olduysa da savunma yetersizliği göze çarptı. Granger da Faruk'un savunması karşısında etkili olamadı. Kenardan gelen Ömer ve Alper, Efes Pilsen'in skoruna katkı sağladılar. Lacivert-beyazlılar, Göztepe karşısında ilk yarıda zorlanmalarına rağmen, maçın ikinci yarısında kadro derinliği avantajını da kullanarak farka gittiler. Marcus Brown, yüzde 83'lük şut isabeti oranıyla göze çarptı.

Göztepe, dar kadrosuyla elinden geldiğince mücadele etti. Büyük Kolej'e karşı alınan iki farklı yenilgide takımın skor gücünü sırtlayan ABD'li pivot Nosse Efes Pilsen karşısında durunca, Göz-Göz'ün skoru eski Efesli Bora Sancar'ın şutlarına kaldı. Üçüncü maçında biraz da fikstürün azizliğiyle galibiyetle tanışamayan Göztepe'nin Levent Saçak ve Ali Benli gibi tecrübeli oyuncularından daha fazla faydalanması gerekiyor.

Bu sezona yabancı oyuncunun bulunmadığı bir kadroyla başlayan Oyak Renault üçte üç yaparak flaş takım oldu. TED Kolejliler deplasmanındaki galibiyetten sonra Beşiktaş'ı İstanbul'a eli boş gönderdiler. Nedim Dal ve Rasim Başak, Bursa temsilcisini skorda sırtlayan isimlerdi. Oyak Renault, genç antrenörü A.Yücel Platin yönetiminde daha çok can yakacağa benziyor. Yücel Hoca'yı yarattığı savaşçı ekipten dolayı kutlamak istiyorum.

Darüşşafaka, kafaları karıştıran Galatasaray maçının ardından hem ligde, hem de ULEB Kupası'nda ardarda yenilgiler aldı. Özellikle Ülker'den fark yemelerini yadırgadığımı belirtmeliyim. Son maçta Büyük Kolej'i Ankara'da farklı yenerek, Köln deplasmanı öncesi moral buldular. Daçka'da da oyun kurgusu henüz oturmuş değil. Büyük beklentilerle alınan Ufuk Sarıca ve Acie Earl inişli çıkışlı bir performans gösteriyorlar. Grimm de olumlu bir görüntü vermedi bugüne değin. Vincent Jones'un ayrılmasından sonra sistem değişikliğine giden Daçka'nın biraz daha zamana ihtiyacı var.

Ülker, yeni yabancı oyuncularının takıma çabuk adapte olmalarının semeresini görmeye başladı. Daçka'yı açık farkla geçtikten sonra, Pınar KSK deplasmanından da galibiyet alıp zorlu bir virajı döndüler. Pınar KSK karşısında Melvin Booker skorda liderliği üstlenbirken, Harun ve Haluk da ona katıldılar. Turuncu-yeşillilerde kilit isimlerden biri Virginius Praskevicius. Beşiktaş'tan tanıdığımız Litvanyalı oyuncu, hem pota altında ve ribaundlarda, hem de dış şutlarda etkili olabiliyor. Ancak bugüne kadar ribaundlarda bu yönünü ortaya koyamadı. Onun iyi oynadığı maçlarda, özellikle Euroleague'de Ülker daha üstün bir performans sergileyecektir. Skorerliğini ortaya koyma zamanı gelen isim ise Miljan Goljovic.

Başkent temsilcilerinden TED Kolejliler, son maçında Gökhan Üçoklar'ın etkili oyunuyla İTÜ'ye fark attı. Gürcü pivot David'in de pota altında sağlayacağı katkı önemli olacak. Paul Reed de şu ana kadar istikrarlı bir görüntü çizdi.

Büyük Kolej, Göztepe deplasmanında aldığı galibiyetten sonra kendi evinde Daçka karşısında başarılı olamadı. Genç oyuncular Murat ve Adem'in performansları umut verici ancak tecrübeli Tunç ve Gazi'nin de devamlılık sağlayıp skor yükünü paylaşmaları gerekiyor. Onlar yorulunca takım aksamaya başlıyor.

Kıssadan hisse, kadrolar oturdukça rekabet ve mücadele artacak gibi görünüyor ligimizde. Avrupa Kupası maçlarında tüm takımlarımıza başarılar diliyorum.

(1 Kasım 2002, Cuma)

egollu@hotmail.com



İlk haftanın ardından...

Ertelendi, başlayacak, başlıyor derken, ligimizin ilk haftasını geride bıraktık. Sürpriz sayılabilecek bir sonuçla birlikte, gündemde sıcaklığını koruyan konular da vardı. İzmir ekipleri, TRT'nin naklen yayın havuzundan üç büyüklere "kıyak geçilmesine" haklı tepkiler verdiler. Efes Pilsen ve Ülker'in, naklen yayın gelirlerinden üç büyükler lehine ferâgat edecekleri söylentisi de tartışmalara başka bir boyut kattı.

Takımlara genel bir bakış atacak olursak, ilk haftada Pınar Karşıyaka'nın hakkını teslim etmek gerekir. Sponsor destekli özerk yapısıyla iyi bir örnek oluşturan yeşil-kırmızılılar, kendi sahalarında seyircilerinin de desteğiyle, yeni transferleriyle iddialı görünen Efes Pilsen'e şans tanımadılar. Kaf-Sin-Kaf'ta yabancıların takıma uyum sağlamada bayağı yol katettiği ve yerli transferlerin de isabetli olduğu görüldü. Kısaların da hücumda daha fazla katkı sağlamasıyla -Cüneyt Erden'in orta mesafeli üçlükleri akla geliyor hemen- Pınar Karşıyaka'nın hem ligde, hem de FIBA Şampiyonlar Kupası'nda başarılı sonuçlar almaya devam edeceğine inanıyorum.

Efes Pilsen'de Mehmet Okur'un yeri doldurulamamışa benziyor. Büyük ümitlerle alınan Golemac'ın ilk maçta verdiği görüntü, tek kelimeyle etkisiz. Skor yükü pota altında Kambala'nın sırtına binmiş durumda. Asım'ın göstereceği performans merak konusu. Kaya ise müzmin kenar adamı konumunda yine. Brown dış şutlarda etkili ancak takımın liderliğini üstlenmek gerekince yetersiz kalıyor. Granger da skora katkı yapmasına rağmen daha uyum sürecinin devam ettiğini belli ediyor. Dileyelim, ALBA Berlin deplasmanında daha iyi bir oyun ortaya koysunlar.

Ülker, ligin yeni ekibi Göztepe karşısında üç periyot boyunca zorlandığı maçı tecrübe farkıyla almasını bildi. Yenilerden Booker-Blair ikilisi faydalı gözüktüler. Aşina olduğumuz bir isim olan Praskevicius ise mücadeleciliğini ve ribaundlardaki etkisini ortaya koydu. Göztepe'yi ortaya koyduğu mücadeleden dolayı tebrik ediyorum. Rakiplerinin isminden çekinmeden tüm güçlerini sahaya yansıttılar.

Üç büyükler arasında haftayı galibiyetle kapatan tek takım olan Beşiktaş, kadrosunun uyumunun önemli bir avantaj sağlayacağını gösterdi. Kendisi gibi yabancı oyuncuya yer vermeksizin mücadele eden, hazırlık döneminin dikkat çeken ekibi Büyük Kolej karşısında baştan sona üstün bir oyun sergileyen siyah-beyazlılar, ilk deplasmandan galibiyetle döndü. Beşiktaş'ta oyuncuların skora olan katkılarının dengeli dağılımı, takım oyunu kurgusunun gelişiminde önemli bir göstergeydi.

Başkent derbisinde TED Kolejliler, Türk Telekom'a üstünlük sağlarken, İstanbul'daki derbide gülen taraf (şimdilik) Daçka oldu. Skor ve oyun bakımından son derece kısır mücadelenin hatırlanan iki yönü, her iki takımın şut yüzdelerinin de inanılmaz derecede düşüklüğü ve Acie Earl'ün Türk Telekom'da oynadığı dönemden kalan cezasıydı. Daçka formasıyla ligimize iyi bir dönüş yapan Earl için son sözü Disiplin Kurulu söyleyecekmiş. Galatasaray, kadro uyumunu sağlayamamanın sıkıntılarını yaşadı, doğal olarak. Zaman ilerledikçe mutlaka toparlanacaklardır. Muratcan'ın Ülker'den kiralanması ve ABD'li oyun kurucunun gelmesiyle iyi bir takım kurdular.

Ligin çiçeği burnunda ekibi Tekel'in üç yabancıyla takviye edilmiş İTÜ'yü mağlup etmesi, dikkate alınması gereken bir sonuçtu kanımca. Akılcı oyunu tecrübeyle birleştirmenin güzel bir örneği yaşandı.

Fenerbahçe, Bursa deplasmanından eli boş döndü. Galatasaray ile aynı dertten muzdariptiler. Henüz uyum sağlayamamış, topu topu iki hafta birarada antrenman yapmış kadrodan daha fazlasını beklemek de iyimserlik olurdu bana göre. Takımın en skorer oyuncusunun Efes Pilsen'den yeni kiralanan Erkan Veyseloğlu olması dikkat çekiciydi. Anlaşmaya varılan Yeni Zelandalı oyun kurucu Dickel'in katılması sarı-lacivertlilere güç katacak.

Kaotik bir başlangıcın ardından gözlerimizi Avrupa arenasına çevirdik. Temsilcilerimizin tümüne başarılar diliyorum.

(8 Ekim 2002, Salı)

egollu@hotmail.com


Basketbol nostaljisi...

Çocukluğumu anımsayıverdim birdenbire. Nostalji kavramının yaşantımızda yer edinmeye çalıştığı, mekanik kurgulanmış düzen içerisinde zaman zaman olduğu gibi geçmişi yaşama özlemim yeniden canlandı.

Nostaljiyle söze başlamışken, basketbolun coşkuyla yaşandığı dönem geliverdi gözlerimin önüne. Bir an "Nostalji mi oldu acaba?" diye sormaktan kendimi alamadım. Hayır, hayır. Elbette olmadı. Geçici bir dönem bu. İçimizdeki basketbol sevgisi her zaman canlı, değil mi?

Lüfti Kırdar Kongre Merkezi'nin "Spor ve Sergi Sarayı" olduğu günlere doğru bir yolculuk yaptım, nostalji rüzgarına kendimi bırakarak. İstanbul'da basketbolun mâbediydi Spor ve Sergi Sarayı. Gençlik kulüpleriyle müessese takımları arasında uçurumun oluşmadığı zamanlarda, tatlı rekabetlerin ve mücadelenin yaşandığı, ticarileşmenin sporculuk ruhunun önüne geçmediği spor anlayışının bir kalesiydi adeta.

Nice yıldız oyuncular, değerli antrenörler geçti o parkelerden. Yenilmez armadalar İTÜ ve Eczacıbaşı, Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Karşıyaka, Çukurova, Efes Pilsen, Tofaş; Necati'ler, Zeki Tosun'lar, Melih'ler, Efe'ler, Erman'lar, Emir'ler, Kara Mehmet'ler, Aytek'ler, Aliço'lar, İhsan'lar, Burak'lar, Cihangir'ler, Birtan'lar, Suat'lar ve daha niceleri. Rahmetli Aydan Siyavuş'u unutmak mümkün mü?

5000 kişilik tribünlerin tıklım tıklım dolu olduğu, ardarda maçların oynandığı, üç büyüklerin taraftarlarının tezarühatlarına "Bombalasi bombalasi bom bom bom, Teknik Teknik zıp zıp zıp"ın eklendiği, heyecanın buram buram yaşandığı bir ortam.

Zaman su gibi akıp geçiyor gerçekten de... Spor ve Sergi Sarayı tarihin yapraklarındaki yerini aldı, yukarıda saydığım müessese kulüplerinden bazıları da. Oyuncular emekliye ayrıldı, yeni jenerasyonlar geldi. Bu yeni jenerasyonlar, dünyada yaşanan teknolojik gelişme-globalleşme olgusunu da taşıdı beraberinde basketbol sahalarına belki de. Amatör ruh, heyecan, mücadele, spor aşkı, yerlerini ticari başarıya giden bir basamak olarak addedilen sportif başarı amacına, profesyonelleşmeye hızlı bir geçişe ve acımasız bir rekabetçiliğe bıraktı.

Basketbol bugün İstanbul'da çok güzel bir gelişmenin eseri olarak birçok farklı salonda oynanıyor ancak ne yazık ki tribünlerde coşku yok.

Takımların kadrolarında birbirinden değerli ve yetenekli oyuncular, üst düzey yabancılar var ancak amatörce mücadele ruhu, rekabet eksik. Farklı hedefler ve beklentiler var.

Böyle olunca da geçmişe özlem duyuyor ister istemez insan. Nostalji rüzgarlarına kolayca kapılıveriyor. Yaşanan coşkuları, hüzünleri, sevinçleri, üzüntüleri hatırlıyor, duygulanıyor biraz da.

(5 Mart 2002, Salı)

egollu@hotmail.com

2001'e veda ederken

21. yüzyılda bir adım daha ilerlemeye artık sayılı saatler kalmış durumda. 2001'i acı-tatlı tüm yaşananlarıyla geride bırakıp yeni umutlar ve beklentilerle 2002'ye merhaba diyeceğiz.

Geride bırakmakta olduğumuz 2001 yılını Türk basketbolu açısından değerlendirecek olursak, akıllara gelecek ilk olay, Erkek Milli Takımımızın Avrupa ikinciliğidir, hiç kuşkusuz. Evsahipliği yaptığımız Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda, "tüm zamanların en iyi kadrosu" olarak nitelendirilen takımımızla bu tarihi başarıya imza attık. Böylelikle, Balkan Şampiyonluğu ve Avrupa Şampiyonası'nda çeyrek finalden öteye gidememenin yarattığı psikolojik engeli de aştık ki, önemli aşamalardan biri de buydu kanımca. Türk basketbolunun da bireysel yetenekler, yıldızlar ortaya çıkarabileceğini cümle alem gördü. "12 Dev Adam" bir fenomen oldu. NBA'deki temsilcimiz Hidayet Türkoğlu'nun yanı sıra İbrahim Kutluay, Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok ve Mehmet Okur, Avrupa'nın üst düzey oyuncuları olarak gösteriliyorlar artık. Mehmet Okur'un Detroit Pistons tarafından draft edilmesi bir yana, diğer üç isim basketbolumuzu Avrupa'da temsil ediyorlar.

Sadece onlar mı Avrupa'ya açılanlar? Madem sırası geldi, bir satırbaşı da lejyonerlerimiz için açalım. 2001 yılı, Türk basketbolcuları için Avrupa'ya yayılmanın başlangıç dönemi sayılabilir. Yukarıda belirttiğim isimler dışında Burak Sezgin, Emre Ekim, Şemsettin Baş, Alpay Öztaş, Ufuk Sarıca; bayanlarda Gülşah Akkaya, Nevriye Yılmaz ve de antrenör olarak Ergin Ataman... Sezgin, Baş ve Sarıca geri dönmüş olsalar da, bunun nedeninin yetersizlikleri değil, gittikleri takımlarda yaşadıkları birtakım yasal sorunlar ve uyum zorlukları olduğu herkes tarafından biliniyor.

NBA'de Hedo, Sacramento taraftarının gönlünde taht kurmaya devam ediyor. Bu sene daha fazla sorumluluk alan ve daha bilinçli bir görüntü çizmeye başladı. Cesareti, kendine güveni ve tartışılmaz yeteneğiyle kısa zamanda mükemmeli yakalama yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Kulüplerimiz ve Avrupa

2001 yılında takımlarımızın Avrupa Kupalarındaki performasının beklenilen düzeyde olduğunu söylemek mümkün değil, ne yazık ki. Korac Kupası'nı aldıktan sonra Euroleague'de zirveyi hedefleyen ve iki defa üçüncülükte kalan Efes Pilsen, bu sezon tam bir hayal kırıklığı yaratıyor. Son anlarda kaybedilen maçlara saç baş yolmamak elde değil. Tüm beklentimiz Efes Pilsen'in süratle toparlanması. Ülker'e nazarımız değmesin. Bud Eley, Muratcan Güler, Mustafa Abi ve Asım Pars'ın transferleriyle sağlanan kadro derinliğinin yanı sıra Harun Erdenay'ın liderliğini Quadre Lollis'in savaşçılığıyla kaynaştırma işini çok iyi başarmış durumdalar. Darüşşafaka bir başka hayal kırıklığı... Euroleague ilk ön eleme turunda elendikten sonra Saporta Kupası'nda yenilgiler art arda geldi. Alınan son galibiyet bir umut ışığı yaktı yine de. Türk Telekom emin adımlarla ilerliyor, bu sene daha istikrarlı bir görüntü çiziyorlar. Korac Kupası'nda Beşiktaş ve Büyük Kolej'den başarı beklemek gerçekten iyiymserlik olur.

Yabancısız, genç oyuncuların ağırlıkta olduğu kadrolarla mücadele eden bu takımlarımızın ortaya koydukları özverili mücadele takdire şayan... Ellerinden geleni yapıyorlar.

Türkiye Birinci Ligi

2001'de ligimiz derseniz, ekonomik kriz basketbolumuzu da vurdu cümlesini ilk olarak vurgulamak yanlış olmayacaktır sanırım. 12 takımlı, küme düşmenin olmadığı, heyecandan yoksun, önceki sezonları mumla aratan bir lig izliyoruz. Umarım, uygulanan canlandırma çalışmaları kısa sürede sonuç verir ve rekabetçi ortama yeniden kavuşuruz.

2002 yılının basketbolumuz için güzellikler getirmesini diliyor, batug.com'un siz değerli okuyucularının yeni yıllarını kutluyorum.

(29 Aralık 2001, Cumartesi)
Onlar ve diğerleri

(9 Aralık 2001, Pazar)

"... ve diğerleri. ..."

Bir belirsizlik çağrıştırır hepimizde, değil mi? Özellikle de ilk duyduğumuz ya da okuduğumuz zaman. Neden böyle bir ayrımın yapıldığını merak ederiz. İlk bakışta ayrım yapılmasını garipseyedursak da, sonrasında olası nedenleri üzerinde düşündükçe olayı kavrarız iyiden iyiye.

Basketbolda "onlar ve diğerleri" kavramının karşımıza çıkmasına verilebilecek ilk örnek olarak benim aklıma NBA'den Chicago Bulls'un efsane kadrosu geliyor. Boğalar, Phil Jackson yönetiminde ardarda şampiyonluklara adeta ambargo koyarken, takımın kadrosu için yapılan betimleme son derece basitti: "Majesteleri Michael Jordan ve diğerleri."

Gerçekten de kadroya bakıldığında Michael Jordan'ın yanında tüm takım arkadaşlarının sönük kaldığı açıkça görülebiliyordu. Zamanla, kalıplaşma ve bir paradigma olma yolunda giden bu yaklaşımı kırmayı başaran oyuncu Scottie Pippen oldu. Maçlarda inisiyatif almaktan ve kişiliğini oyuna yansıtmaktan kaçınmayan siyahi forvet, Michael Jordan ismi altında ezilmeyeceğini açıkça ortaya koyuyordu. Takım artık "Jordan, Pippen ve diğerleri" olarak anılmaya başlamıştı.

Diğerlerinden sıyrılıp bu ikilinin yanına katılabilecek üçüncü isim konusundaki en büyük aday Toni Kukoc oldu. Fiziği ve tekniğiyle gelecek vâdeden genç Hırvat yıldız, yıllar ilerleyip NBA'e yerleştikçe, bu kalıcılık özelliğini gösteremedi ne yazık ki... O, "diğerleri" ile birlikte anılacaktı.

Gerçekten de, Chicago Bulls'un efsane kadrosu denildiğinde bugün aklımıza ilk gelen isimler; Michael Jordan, Scottie Pippen ve de NBA'in sıradışı koçu Phil Jackson oluyor. Diğerlerinden hafızalarda kalanlar ise oldukça az. Kimisi için -ben de dahil olmak üzere- öldürücü üçlük silahı Steve Kerr (ilk 3 peat'te), kimisi için de gerçek cengâver Horace Grant (ikinci 3 peat'te.) Sonrasını pek anımsayan yok.

Bizim versiyonlar

Basketbolumuzdaki "onlar ve diğerleri" ne değinelim biraz da, arzu ederseniz. Oyuncu fenomenleri hafızalarda mı, yoksa yazının başlığını oluşturan olgu daha çok takımlar için mi geçerli, irdelemeye çalışalım.

Oyuncular düşünüldüğünde benim aklıma gelen ilk isim, Jak Habib. Basketbol tarihimizde yaptığımız ilk milli maçta, Yunanistan'ı 49-12 mağlup eden kadronun hep "Jak Habib ve arkadaşları" şeklinde anıldığına tanık oldum bugüne değin. 1960'larda Galatasaray için "Yalçın Granit ve arkadaşları" tanımlaması da yanlış olmayabilir belki de.

Sonrasına bakıldığında ise 1970'lerden günümüze değin Türk basketbolunda takım olma, takım halinde başarıya ulaşma olgusunun yerleşikliğini görüyoruz. Bir ya da birkaç oyuncunun sırtlayıp götürdüğü takımlardan ziyade, tüm oyuncuların sorumluluğu paylaşabildiği, herkesin elini taşın altına koyduğu takımlar var artık, basketbolumuzda. Belki buna bir istisna olarak, Naumoski'nin oyun kuruculuğunu yaptığı Efes Pilsen kadrosu gösterilebilir. Ancak özellikle Naumoski ön plana çıktığında spor kamuoyunda şiddetle yapılan "Petar Pilsen" yakıştırmalı eleştirileri de unutmamak gerekir. Demek ki somut bir gerçekle karşı karşıyayız. Takımların bir bütün olarak, tüm oyuncuların katkısıyla sağladığı başarı, oyuncuların bireyselliğinden daima önde tutuluyor artık.

Takım anlayışının öncüsü Efes

Takımlara bakıldığında ise ilk sıçramayı gerçekleştirenin elbette ki Efes Pilsen olduğu söylenebilir. Önce, Avrupa Kulüpler Kupası'ndaki final ve sonrasında kazanılan Korac Kupası, Efes Pilsen'i diğer takımlardan ayrı bir konuma yerleştiren belirgin unsurlardı. Efes Pilsen, bir Avrupa takımıydı artık, Türkiye'de bir ilki başarmıştı, bir öncü olmuştu. Toplumun beklentileri de, Avrupa'daki başarıların devamı ve sürekliliği yönündeydi.

"Efes Pilsen ve diğerleri" gerçeği Türk basketbolunda yer edinmişti. Bu arada, "diğerleri" de bu olguyla birlikte bir arayış içine girmişler, yükselen çıtayı geçmek için daha fazla çaba sarfetmek gerektiğinin bilincine varmışlardı. En somut adımlar Ülker' de görüldü. Ülker, profesyonel yapılanması, gözettiği hedefler ve altyapı yatırımlarıyla âdetâ Efes Pilsen'den aşağı kalmayacağının mesajını veriyordu. Gerçekten de Efes Pilsen ile birlikte Türk basketbolunun Avrupa arenasındaki önde gelen temsilcileri konumunu elde etmeyi başardılar.

Bu ikiliye katılmayı başaran bir diğer takım da Fenerbahçe oldu. Yıldız isimlerden oluşan kadrosuyla Avrupa Ligi'ne katılan Fenerbahçe, özellikle deplasmanlarda büyük hayal kırıklığı yaratıp beklenen başarıyı gösteremese de, kulüp takımları için bir öncü olmuştu. Ne yazık ki Fenerbahçe, geldiği bu aşamada kalıcılığı sağlayamadı. Belki de futbolun her zaman ön planda tutulduğu spor kulüplerinin kaderi bu, kimbilir... Müessese takımı-kulüp takımı ayrımı yine gündeme geliyor ister istemez.

Ekonomik kriz ve diğerleri

Ligimizin halihazırdaki durumuna baktığımızda karşılaştığımız gerçek son derece açık: Efes Pilsen, Ülker ve diğerleri. İki takım en üstte, farklı hedefler gözetiyorlar, farklı beklentlere sahipler. Diğerleri mi? Öncelikle varlıklarını idâme ettirmeye, sonraki bir hedef olarak da, tepedeki bu ikiliyi yakalamaya uğraş veriyorlar. Ekonomik kriz ortamının aşılamadığı koşullarda ne yazık ki durum bu şekilde.

Ekonomik kriz patlak verdikten sonra özellikle spor kulüplerinin basketbola yaklaşımları hepinizin mâlumu: Üç büyüklerde tipik "kale kültürü" uygulamaları, küçülmeler ve bu küçülmeler için mazeret ileri sürmeler; kapanan müessese kulüpleri ve 12 takımlı lig. Daha fazla söze hacet yok sanırım.

Ekonomik kriz mutlaka aşılacak, krizin spor üzerindeki etkileri de ortadan kalkacak. Kulüpler de yeni hedefler göztebilecekler, vizyonlarını yenileyecekler buna bağlı olarak. Bunun uzun zaman geçmeden gerçekleşmesi en büyük dileğimiz. Burada, "diğerleri"nden ayrı konumda bulunanlara da önemli görevler düşüyor. Kendilerini "biz zaten ayrı bir konumdayız" diye soyutlamamalı, bilâkis aşağıdan geleceklerin onların seviyesine erişmesi için yardımcı olmalılar. Elbette toplumumuzdaki klâsik yaklaşım ve tavır gibi önde koşanın geriden gelen tarafından çelmelenmesine müsâde edilmemeli, tepedeki alttakini yukarıya çekmek için elini uzattığında aşağıya çekilmemek için güçlü olmalı, aşağıdakileri o yukarıya taşımalı. Üsttekiler bu geçiş basamağını sağlamlaştırırsa, alttakilerin tek gayesinin "basamaktan yukarı çıkmak" olacağına inanıyorum.

"Diğerleri"ne gelince, "Üsttekiler bizim rakibimiz değil, onlar bizi çoktan aştı" gibi bir düşünceye sahiplerse, bunu süratle terk edip "Onları nasıl yakalayabiliriz?" sorusuna cevap aramalılar ve buldukları yanıtları somut adımlara dönüştürmeliler. Yanıt bulmakta zorlanıyorlarsa, geçmişe doğru bir yolculuk yapıp İTÜ ve Eczacıbaşı'nın şampiyonluk serilerini, Beşiktaş ve Karşıyaka'nın elde ettikleri şampiyonlukların arkasında yatan gerçekleri enine boyuna incelemeliler.

Sonuçta, sporun toplumsal boyutu her zaman varolmaya devam edecek ve katkı bekleyen bir unsur olacak. "Şimdilik bizlere düşen ne?" diye sorarsanız; sabırla beklemek ve doğruların yanında olmaya devam etmek, kanımca.

egollu@hotmail.com
Ligimize genel bir bakış

(20 Kasım 2001, Salı)

Merhaba. Uzunca sayılabilecek bir süredir ayrı kaldık sizlerle. Executive MBA öğrenimine başlarken, bu kadar yoğun olabileceğini düşünmemiştim doğrusu. Bundan sonra arayı bu kadar açmamayı umuyorum.

Gelelim, sizlerden ayrı kalmışken ligimizde neler olup bittiğine. Genel bir bakışla...

Takım sayısı 12'ye indikten sonra, küme düşmenin de kaldırılmasıyla birlikte bu sezon ligimizin heyecandan yoksun ve geçmiş yıllara nazaran oldukça sönük geçeceği tahmin ediliyordu. Tahminlerde yanılma payının yüksek olduğu da söylenemez. Kabul edilmesi gereken gerçek o ki, renksiz, rekabetin düşük düzeyde olduğu, heyecandan uzak bir lig izleyeceğiz bu sezon.

Yine Efes ve Ülker... Fakat bu kez yalnızlar

Efes Pilsen ve Ülker her zaman olduğu gibi yine iddialı. İki takım arasındaki derbinin galibi de Efses Pilsen oldu bu arada. Kaybettiği yıldızlarının yerini Brown, Stombergas ve Kambala gibi kaliteli yabancılar ve şimdiye kadar yeterince şans bulamamış Mehmet Okur, Arda ve Kaya gibi yeteneklerle doldurmaya çalışıyor lacivert-beyazlılar. Ligimizin nâmağlup tek takımı olma özelliğini halen koruyorlar.

Ülker, flaş transferlerle girdiği sezonda öncelikle Avrupa'da artık fobi haline gelen şanssızlığını yenmek, deyim yerindeyse şeytanın bacağını kırmak ve lig şampiyonluğu korumak arzusunda. Ligde tek mağlubiyetlerini Efes Pilsen'e karşı aldılar. Her ne kadar kadro derinliğini sağlasalar da, takım içi uyumun henüz istenilen düzeyde olmadığı kolaylıkla farkediliyor.

Üç büyükler: Hangisi daha kötü?

Üç büyüklerde izlenen zorunlu küçülme politikası, onları daha iddiasız konumlara sürükledi. Beşiktaş, genç oyunculardan oluşan yabancısız kadrosuyla ligi, şimdiye kadar oynadığı maçlarda görüldüğü üzere, inişli-çıkışlı bir grafikle tamamlayacak gibi görünüyor. Son dakikalarda, hatta son saniyelerde kaybedilen maçlar, takımın tecrübe eksikliğinin en önemli göstergesi.

Fenerbahçe, daha mütevazi ve aynı zamanda deneyimli bir kadroyla mücadele ediyor. ABD'li Whisby'nin sakatlığı sırasında görev yapamadığı maçlarda alınan yenilgileri onun sakatlığına bağlamaları mazeret olarak kabul edilmemeli. Onlarda da takım içi uyum istenilen düzeyde değil. Erdal Bibo, M. Kemal Bitim gibi oyuncuların çok yönlü özelliklerini ortaya koymaları, skor yükünün sadece Mrsic'in sırtına binmemesi, Badzim'in Whisby'e biraz olsun ayak uydurması bekleniyor.

Galatasaray, belirsizlik ortamında, Orhun Ene'siz başladığı sezonda ABD'lilerin gelişinden sonra toparlanmaya çalışıyor. Altyapıdan yetişen iki oyuncu Ersin Görkem ve Önder Külçebaş'ın şimdiye kadar ortaya koydukları performansın umut verici olduğu söylenebilir. Özellikle Ersin Görkem, bu sezon sıtındaki yükün arttığının bilincine varmış gözüküyor. Ülker'den kiralanan Boşnak Tarık Valjevac'ın gerçek oyunu da beklenmeye devam ediyor. Sarı-kırmızılılar, ligin dibinin gerçek yerleri olmadığının farkına çabuk varırlar umarım.

İzmir, Ankara, Bursa temsilcileri

İzmir'in tek temsilcisi Pınar Karşıyaka, bünyesinden yetiştirdiği oyuncuların yanına, yine bünyesinden yetişmiş tecrübeli oyuncu Nihat Mala'yı, ayrıca, Ufuk Kaçar ve Ufuk Yanar'ı, yabancı olarak da Litvanyalı Patiejunas ile iki ABD'liyi ilave ederek oluşturduğu kadroyla mücadele ediyor. Yeşil-kırmızılılar da istikrarsız bir görüntü çizdiler. Patiejunas'ın takıma yeterince liderlik yapamadığı, Stelmahers'in yerini dolduramadğı eleştirileri sık sık yapılıyor. Patiejunas-Stelmahers kıyaslaması sezon boyunca sürecek galiba.

Ankara temsilcilerinden Türk Telekom, her zamanki mücadeleci çizgisini sahalara yansıtıyor. Skor yükü yine Radosevic'in sırtında. Büyük Kolej de Beşiktaş gibi kadrosunda yabancı oyuncuya yer vermiyor bu sezon. Arda Urcu, Gazi, Tunç gibi tecrübeli oyuncuların katkısını gençlerin dinamizmiyle birleştirerek başarılı olmayı hedefliyorlar. Avrupa Kupaları'nda Celik Zenica karşısında deplasman galibiyeti alarak ilk turu atlamış olmaları da son derece olumlu. TED Kolejliler de Mydonose FM'in sponsorluğu bırakmasından sonra daha mütevazi bir kadroya döndü. Öncelikli hedefleri playoff'a kalmak olacak.

Bursa'nın tek temsilcisi Oyak Renault, BJK'nin iki eski ABD'li oyuncusu James Blackwell ve Kevin Thompson ile birlikte Bora Sancar, Güray Kanan, Gökhan Güney gibi tecrübeli isimlerin yer aldığı kadrosuyla mücadele ediyor. "İstikrarsızlık sözünü diline iyiden iyiye pelesenk ettin" diyeceksiniz, haklısınız ama Oyak Renault da istikrarsızlık göstergesi olan bir başka ekip.

İTÜ ve Darüşşafaka

Unuttum sanmayın İTÜ ve Daçka'yı da. Orhun Ene, Levent Topsakal gibi oyun kurucu mevkiinin basketbolumuzdaki iki değerinin yanı sıra Altar Tunçkol gibi tecrübeli bir kısanın; Atıl Taşpınar ve Şafak Telli gibi mücadeleci uzunların bulunduğu, ABD'li Kurtz'un tek yabancı olarak yer aldığı kadrosuyla mücadele ediyor, "Teknik". Özellikle iç saha maçlarında seyircisinin de muhteşem desteğini arkasına alan İTÜ çok can yakacağa benziyor. Dış sahada aldıkları Fenerbahçe galibiyeti, deplasmanda da kazanma güçlerini ortaya koyuyor. 1970'lerin "Bombalasi bombalasi bom bom bom, Teknik Teknik zıp zıp zıp" tezahüratını yeniden canlandıracak silkinmeyi biraz olsun görmek sevindirici.

Darüşşafaka, yine bildiğimiz anlayışı ve çizgisini koruyor. Yani altyapıdan yetişen genç yetenekleri yapıya uygun yabancılarla takviye ederek oluşturdukları kadroyla mücadele ediyorlar. Yabancılardan Alex Jensen geçen sezondan tanıdığımız, beklenen verimin alınamadığı bir isim. Vincent Jones, takımın en skorer ismi görünümünde. Leonid Yaylo'nun bir türlü çözülemeyen pivot sorunu için aranan kan olup olmadığını zaman gösterecek. Kahyaoğlu kardeşler, oyun kurucu mevkiinde genç yetenek Hakan Köseoğlu ve Deniz Gökay da takıma her zaman katkı sağlayabilecek oyuncular. Efes Pilsen'in altyapısından yetişme Mehmet Mumcuoğulları ile genç Vedat Koruk'un katkı yapmaları da Yaylo'nun uzun adam olarak yükünü hafifletecektir.

Tatsız tuzsuz başlayan ligimizin ilk beş hafta sonundaki sıralaması, sezon sonuna dönük tahminleri doğrulayan ipuçları verse de, lig mücadelesine biraz olsun canlılık geleceği yönündeki beklentilerimizi yitirmememiz ve umutsuzluğa kapılmamamız gerekiyor.

Sevgilerimle.


Avrupa Şampiyonası'nın ardından

(1 Ekim 2001, Pazartesi)

Merhaba. İş yoğunluğu sebebiyle bir süredir ayrı kaldım sizlerden. Bu arada da evsahipliği yaptığımız Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın üzerinden üç haftadan fazla bir süre geçti bile. Oyuncular kulüplerinin yolunu tuttular, yeni sezon öncesi hazırlıklarını sürdürüyorlar. Avrupa Ligi ön eleme maçları da oynanmaya devam ediyor.

Milli Takımımız açısından tarihi bir başarıyla sonuçlanan şampiyona beraberinde neleri getirdi ve şampiyonanın ardından yaşanabilecek olanlar nelerdir, bunları kısaca irdeleyelim dilerseniz.

Şampiyona öncesi favori gösterilen iki takım finali oynadı: Daimi favorilerden Yugoslavya ve evsahibi Türkiye... Beklenen karşılaşma gerçekleşti finalde.

Hayal kırıklığı yaratanlar

Final öncesine bakıldığında, şampiyona gerçekten de büyük sürprizlere gebe oldu. Favorilerden İtalya ve Litvanya, çeyrek final öncesi baraj maçlarında elendiler. Özellikle Litvanya'nın turnuvanın sürpriz ekibi Letonya karşısında aldığı farklı yenilgi, zihinlerde "bir efsanenin sonu mu geliyor?" sorusunu bıraktı.

Grup maçlarına Yunanistan yenilgisiyle başlayan ve sonra toparlanan İtalya, baraj maçında karşısında ummadığı bir Hırvatistan buldu ve Hırvatların organize oyununa ayak uyduramayınca, sahadan mağlup ayrılarak bir diğer sürprizi gerçekleştirip turnuvaya veda etti.

Sydney Olimpiyatlarının finalisti Fransa da bekleneni veremedi. İki ABD'li, NBA'de forma giyecek gard Tony Parker ve Crawford Palmer'ın yanı sıra Bulgar asıllı Vassil (Vasco) Evtimov takviyeli kadrolarıyla ve Sciarra, Risacher ve Bilba gibi tecrübeli isimlerin de yapacakları katkıyla ilk dört sırada yer bulması sürpriz sayılmayacak Fransa, altıncılıkla yetinmek durumunda kaldı.

Üçüncü ve dördüncü: İspanya ile Nowitzki (yani Almanya!)

NBA'e en üst sıradan draft edilen ilk Avrupalı olan Pau Gasol, bir diğer NBA yolcusu Raul Lopez, genç ve yetenekli skorer gard Juan Carlos Navarro gibi oyuncuların yer aldığı İspanya, yarı finalde Yugoslavya'ya çekişmeli geçen bir maçın ardından mağlup olsa da üçüncülük maçında Almanya'yı mağlup etmeyi bildi. Boğalar, şampiyonayı bronz madalyayla tamamlama başarısını gösterdiler.

Turnuvadaki Birleşmiş Milletler temsilcisi Almanya'ya gelince; herhalde hepinizin kuşkusuz katıldığı husus, Dirk Nowitzki'nin itici gücü olacaktır. Almanya'yı adeta yarı finale kadar sırtında taşıyan, Milli Takımımıza karşı kaybettikleri yarı finalde ve sonrasında İspanya ile yaptıkları üçüncülük karşılaşmasında da mücadeleyi son ana kadar sürdüren Nowitzki'ye eşlik edenler, Okulaja ve biraz da Femerling oldu. Takım oyunu kavramından tamamen uzak olan Panzerlerin, "sırtlarını Nowitzki'ye dayayarak Dünya Şampiyonası'nda ne yapabilecekleri" sorusu zihinleri meşgul etmeye devam edecek gibi görünüyor.

12 Dev Adamın finaldeki rakibi Yugoslavya, Avrupa'nın en güçlü takımı hüviyetini sürdürdüğünü herkese ispatladı. Antalya'daki eleme grubu maçlarının tümünü zorlanmadan kazandıktan sonra, çeyrek finalde şampiyonanın flaş ekibi Letonya'yı açık farkla mağlup ettiler. Yarı finalde İspanya'yı, finalde de İspanyol hakemin katkısının tartışılamayacağı maçta Milli Takımımızı yenip şampiyonluğa ulaştılar.

Kendini gösterebilen gençler

Yugoslavya'nın sürpriz sayılmayacak şampiyonluğuyla noktalanan şampiyona, ünlü yıldızların yokluğunda genç yeteneklerin kendini göstermesine sahne oldu. Milli Takımımızda Hidayet ve Mehmet Okur, İspanya'da Pau Gasol ve Navarro, Rusya'da Kirilenko, Letonya'da Kambala sivrilen genç oyuncular oldular.

Burada, oyun kurucu mevkii için bir parantez açmayı arzuluyorum. Avrupa genelinde, ABD'li oyuncular dışında bu mevkide sıkıntı çekildiği bu şampiyonada da görüldü. Milli Takımımız, tecrübeli kaptan Orhun Ene'nin sakatlığı ve Kerem Tunçeri'nin formsuzluğu nedeniyle zor anlar yaşadı. Birkaç istisna dışında diğer takımlarda da durum çok farklı değildi.

İstisnalar mı? En başta, iki isim geliyor akla. İtalya'dan Pecile ve İsrail'den Tapiro. Bunlara grup maçları sonrasında yükselen performansıyla Fransa'dan Tony Parker da eklenebilir. Eski tanıdıklardan Minglinieks ve Mulaomerovic de iyi performans sergilediler. Fransız Sciarra da Parker ile paylaştığı mevkide göz doldurdu. Yine de görülüyor ki Marciulionis, müteveffa Drazen Petrovic, Djordjevic ve Gallis ayarında oyuncular yetişmiyor ne yazık ki... Avrupa genelinde oyun kurucu sorunu için somut çözüm arayışlarına girilmesi ve ABD'lilere bel bağlanmaması şart gözüküyor.

Takım bazında değerlendirirsek...

Şampiyonanın ortaya koyduğu önemli bir gerçek de takımlar arasındaki güç dengelerinin çok büyük farklar göstermediğiydi. Yugoslavya'yı bir istisna olarak değerlendirirsek, ilk sekize giren diğer takımlar arasında bir eşdeğerlik söz konusu olduğu söylenebilir. Bunlara, İtalya, Litvanya ve İsrail'i de eklemek mümkün. Anılan bu takımlar arasındaki maçlarda her türlü sonuca rastlamak sürpriz sayılmamalı bundan böyle.

NBA'e oyuncu göndermenin kanıksandığı Avrupa basketbolu, genç ve yetenekli yüzlere ihtiyaç duymaya devam ediyor. Minglinieks, Bilba, Reyes gibi yıllanmış isimler zaman zaman keyif verse de dinamizmin sağlanmasında itici gücü başarıya aç ve hırslı genç oyuncular oluşturacak.

Şampiyonada, takım olmayı başarmanın en güzel örnekleri Yugoslavya ve Letonya idi. Yugoslavya, yıldızları aynı potada ergitme ve kuvvetli bir takım oyunu kurgusu sergilemeyi başarırken, Letonya da tecrübeli ve genç oyuncuların bir sentezi olan kadrosunun uyumu ve dengeli oyunlarıyla hak ettiği dereceyi aldı.

Milli takımımızın yeni hedefi gelecek yıl Indianapolis'te düzenlenecek Dünya Şampiyonası'nda Avrupa ikinciliğinin evsahibi olunan bir şampiyonada tesadüfen elde edilmemiş olduğunu tüm dünyaya göstermek olacak. Avrupa kıt'asının diğer temsilcilerine de, olimpiyatlarda bir Avrupa takımının NBA yıldızlarının oluşturduğu ABD'ye karşı başabaş bir final mücadelesi yapmasının ve Avrupalı oyuncuların NBA'e gitgide artan sayıda geçmelerinin rastlantılara dayanmadığını ispatlamak düşüyor.

"Bekleyelim ve görelim" derken, gözlerimizi de ligimize ve Avrupa Kupalarına çeviriyoruz artık.

egollu@hotmail.com


12 Dev Adam unutulmamalı

Tam tamına sekiz gün oluyor, tarihi bir başarıya imza atan milli takımımızın Avrupa Şampiyonası'nda gümüş madalya almasından bu yana. Evet, her ne kadar tam anlamıyla beklenen mutlu son olmasa da, tatmin edici bir dereceyle noktaladık şampiyonayı.
Şampiyona öncesinde hedef beşincilikti, dördüncülüktü, yarı finaldi, finaldi, şampiyonluktu derken, bir de baktık ki 12 Dev Adam bizi gerçekten de özlediğimiz yere taşımış.

Eleme grubu maçlarında hayal kırıklığı ve endişe

Otoritelerin "iyi" olarak değerlendirdiği bir grupta başladık şampiyonaya. Aslında çok da iyi denemezdi kanımca çünkü İspanya ve Slovenya'ya karşı şanşımız bir türlü tutmuyordu. Letonya ise zayıf bir ekip olarak nitelendiriliyordu ama ne de olsa Sovyet ekolünün bir temsilcisiydi. Biz ise her şeyden önce evsahibi ve favoriydik.
İlk maçta umduğumuzdan daha dirençli çıktı Letonya. Oldukça zorlansak da son dakikada maçı kazanmayı bildik. Tehlike çanları çok şiddetli olmasa da çalmış, şampiyonluk adayı gibi oynamadığımız açıkça görülmüştü.
"Slovenya maçı daha iyi olur, ne de olsa ilk maçın stresi başkadır, oyuncularımız bunu üzerlerinden atmış olacaklardır" diye bekledik. Maalesef büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Hızlı basketbol oynayan Slovenlere yine diş geçiremedik, maçın sonunda skor 14 sayı aleyhimizeydi. O anda "acaba?" diye sorduk kendi kendimize, ister istemez, "olabilir mi? Bu kadar hazırlıktan, çalışmadan sonra? Hem de evsahibi olduğumuz şampiyonada."
Dananın kuyruğu İspanya maçında kopacaktı. Ya yenecektik, ya yenecektik İspanyol boğalarını, başka çaremiz yoktu. Mükemmel sayılabilecek üç periyodun ardından yaşanan panik ve dokuz doğurduğumuz dakikalar elbette unutulmayacak. Sonunda, şeytanın bacağını kırdık, İspanyolları yenmeyi başardık. Artık, grup birincisiydik ve çeyrek finaldeki rakibimizi bekliyorduk.

Hırvatları Mirsat, hakemi Hidayet altetti

İtalya-Hırvatistan eşleşmesinde ibre İtalyanlara daha yakın duruyordu ama şampiyonaya iyi başlayamayan Hırvatlar sürprizi gerçekleştirdi ve İtalya'yı saf dışı bırakıverdi. Çeyrek finalde karşımıza aşina yüzler çıkıyordu.
Mulaomerovic'in liderliğindeki Hırvatlar, maçın ilk devresinde bize adeta kan kusturdu. Hücumda ve savunmada tel tel dökülen takımımız 16 sayı gerideydi devre bittiğinde. İkinci yarıda ise sahada Mirsad Türkcan rüzgarı esmeye başlamıştı. Takıma değen sihirli değnek, itici güçtü Mirsad. Savunma yapıyor, ribaunt alıyor, sayı atıyor, rakibi yıldırıyordu. Onun hırsına skorerlerin de devreye girmesi eklenince kendimize geldik. Beklenen mucize gerçekleşti, maçı uzatma sonunda kazandık. Mirsad'ın normal sürenin son saniyesinde aldığı ribaunt unutulmazdı. Sonrasında kendisine yapılan faul sonucunda iki atıştan birini kaçırması ise talihsizlikti. O anda yaşadığı heyecan ve gerilim herhalde tarif edilemez.
Bir engeli daha aşmış yarı finale ulaşmıştık. Rakip, turnuvanın Birleşmiş Milletleri görünümündeki Almanya'ydı. Dirk Nowitzki'nin liderliğinde ilerleyen Panzerler, turnuvanın sürpriz takımı olarak gösteriliyorlardı. Almanya maçı da çeyrek finalden farklı olmadı. Burada, yardımcı hakem İspanyol Eduardo Sancha'nın da hakkını yememek lazım. Bizi oyundan düşürmek için çok uğraştı ama başaramadı. Bu defa, Hidayet Türkoğlu çıktı sahneye. NBA'e boşuna gitmediğini gösterir gibiydi. Kritik bir üçlüğü alelacele attı derken kaçırdı, herşey bitti derken son saniyelerde üçlüğü soktu ve maçı uzatmaya götürdü. Uzatma dakikalarında sakat sakat, ayağını sürüyerek oynadı ve son saniyelerdeki turnikesiyle 12 Dev Adam'ı finale taşıdı.

İnancımızı İspanyol hakem kırdı

Coşkuluyduk. Şampiyonluğa inanmıştık. Kuşkular, şüpheler ortadan kalkmış; 12 Dev Adam, kendilerine güvenen halkımızı mahçup etmemişti. Hedefe ulaşmak için bir engel kalmıştı: Başlıbaşına bir dünya ekolü olan Yugoslavya.
Çekinmiyorduk Yugolardan. Biz de onlar kadar güçlüydük. Stojakovic, Bodiroga, Drobnjak onlardaysa; İbrahim, Hidayet, Mirsad, Mehmet de bizdeydi. Maça iyi başladık. Hüseyin Beşok, pota altında etkilydi hücumlarda.
Tam havamızı bulduk derken, sahneye, emellerine bir gün önce ulaşamamış olan İspanyol hakem çıktı. Bu sefer başhakemdi Sancha. Sahada kanun oydu. Bunu da gayet iyi kullandı. Hüseyin, peş peşe aldığı faullerle oyundan düştü, kenara çekildi. Takımımızın savunmadaki her pozisyonuna faul çalınmaya başlayınca direncimiz kırıldı, oyuncularımızın faul sayıları yükseldi. Devreyi 40-38 önde bitirdikten sonra ikinci yarıda aleyhimize çalınan fauller ve bozulan oyunumuzla Yugoslavya istediği tempoyu rahatça yakaladı. Dört faule ulaşan İbrahim'in savunmada gardı düşünce de, karşısındaki Scepanovic maçın yıldızı oldu. Çalınmayan hücum fauller, aleyhimize çalınan hatalı yürüme kararları derken maç bitiverdi.
Bazıları emeline ulaşmıştı, kupa Yugoslavya'nındı.

Stankovic kürsüde kendini ele verdi

Burada, hakemi suçlamak ya da Yugoslav takımını küçümsemek niyetinde değilim. Sadece, bilinmesi gereken gerçekler var ki; hakem tarafsız davranmadı ve Yugoslavya, şampiyon olmak için hakemin yardımına ihtiyaç duyan bir takım değil.
Cotleba-Stankovic-hakemler üçlü ayağında dönen tezgahlardan bahsediledururken, ortadaki somut gerçek, Borislav Stankovic'in ödül töreni sırasında mutluluktan uçan, ağzı kulaklarına varmış haliydi. Daha fazla söze hacet yok sanırım!
12 Dev Adam'ı alınlarından öpelim. Bize bir ilki yaşattıkları için onlarla gururluyuz.
Bundan sonrası mı? Bu bir TV dizisi değildi, unutmayalım. 12 Dev Adam'ın önünde başta gelecek yıl Indianapolis'te düzenlenecek (son terör olaylarından sonra durum ne olur bilinmez gerçi) Dünya Şampiyonası olmak üzere yeni hedefler duruyor.
Kısacası, daha yapacak çok iş var!


egollu@hotmail.com


Şeytanın bacağını kıralım derken bayağı ızdırap çektik

12 Dev Adam eleme grubundan birincilikle çıkmayı başardı. Letonya karşısında zorlandık, Slovenya karşısında dağıldık derken, birdenbire İspanya'ya karşı son kozumuzu oynayacak durumda bulduk kendimizi. Letonya, beklenmeyen bir sonuçla Slovenya'yı mağlup etmişti.
Slovenya maçı sonrasında hiçbir değerlendirme yapmadım. Elim klavyeye gitmedi doğrusunu isterseniz. Değerli yazar arkadaşlarıma da ifade ettim bunu. Kızgındım bayağı. Kime derseniz, bilemiyordum, günah keçisi arayışında değildim. Öfkeliydim, "bu inanç bu kadar kolay sarsılmamalı" diyordum. Her şey bitmemişti oysa ama rakip İspanya şampiyonaya oldukça iyi başlamış ve zorlanmadan farklı galibiyetler almıştı.

Slovenya maçında da, bir gün evvelki Letonya maçındaki hataların tekrarlanması, takımdaki uyumsuzluk, savunmadaki sıkıntılar had safhada başgöstermiş ve sonucunda farklı mağlubiyet gelmişti. Skorerlerin sayı üretememesi, gardların oyun kuramaması, savunmada üç saniye koridorunun rakibe cirit meydanı gibi bırakılması ve hücumda hepimize saç baş yoldurtan pozisyonlar, kaçan faullerle birlikte kabullenmek durumunda kalmıştık mağlubiyeti.

İspanya'yı yıllardır yenemiyorduk. Şansımız tutmuyordu bir türlü. Bilmem hatırlar mısınız, Hüsnü Çakırgil, Tamer Oyguç, Ömer Saybir jenerasyonu döneminde Malaga'da bir maçta karşı karşıya gelmiştik İspanyollarla. Takımımız gerçekten çok iyi oynamış, maçı uzun süre önde götürmüştü. Son dakikalarda hakemin sertliğe göz yummasıyla, Orenga'nın ateşlediği İspanya öne geçmiş ve üstünlüğünü koruyarak sahadan 74-65 galip ayrılmıştı. Oysa, ortaya koyduğumuz oyuna bakıldığında, bu skoru hiç de hakettiğimiz söylenemezdi. O akşam, "ne zaman?" diye sormuştum kendi kendime, "ne zaman yenebileceğiz bu İspanya'yı?"

14 yıllık beklentiye son vermek ve şeytanın bacağını kırmak için gerekli fırsat, bizim için ölüm kalım maçıyla karşımıza çıktı. Her zamanki alışılagelmiş ilk beş değil, Mehmet Okur ve Orhun Ene'li bir beş vardı sahada. Oyuna hızlı girdi millilerimiz. Hüseyin Beşok'un pota altında sayıları, Mehmet Okur'un blokları, ribauntları ve üçlüğü, İbrahim'in sayıları bizi öne taşıdı. Savunmada ilk defa yardımlaşmayı başarıyorduk, sert ve dirençliydik. Burada Mehmet Okur faktörü yadsınamaz elbette.

İlk üç periyot, İbrahim'in hücumdaki muhteşem oyununa Mehmet ve Hüseyin'in eşlik etmesiyle Milli Takımımızın üstünlüğüyle geçildi. Üçüncü periyodun sonunda 70-55 ilerideydik. İbrahim Kutluay'ın hanesinde 35 sayı vardı. Ancak ne olduysa dördündü periyodun başına oldu. Sanki oyuncularımıza sihirli bir el değdi, tümünün basireti bağlandı. Sayı atamadık, rakibi izlemekten başka birşey yapamadık. 4.5 dakikalık sürede İspanya 18-1'lik bir seri yakaladı ve 73-71 öne geçti. Neyse ki paniği çabuk atlattık ve Mirsad'ın başı çektiği silkiniş hamlesiyle öne geçmeyi başardık. Büyük çekişme içinde geçen maçı 84-79 galip bitirerek, yıllardır hasretini çektiğimiz sonucu aldık İspanya'ya karşı.

Genel bir değerlendirme yaparsak; ilk üç periyotta savunmada dengeli, özellikle de pota altında dirençliydik. Rakibin en önemli şutörü Navarro'yu savunmakta ise zorlandık. Kritik faul atışlarını yine kaçırdık. Özellikle de Hüseyin ve Hidayet ile... Hücumda İbrahim, maruz kaldığı sert savunmaya rağmen attığı sayılarla takımımıza adeta hayat verdi. Mehmet ve Hüseyin de pota altından sayı ürettiler. Dördüncü periyotta, Türk basketbolunda klasikleşen sendromu tekrarladık. Gereksiz stres ve panik ile acele hücumlar kullanıp savunma yerleşimini yapamayarak rakibe büyük fırsat verdik. Son silkinme hamlesi bize galibiyeti getirdi.

Kanımca en önemli husus, farklı önde götürdüğümüz oyunda bu kadar basit bir şekilde geriye düşmemizdi. Stresten kurtulmamız şart. Oyuncularımız, sayıya dönük kahramanlık yapmak yerine görev bilinciyle oynadıklarında daha faydalı oluyorlar kuşkusuz. Savunmamızı daha da sertleştirmemiz gerekiyor, olay sadece Mehmet'in bloklarına kalmamalı. Kısaların da ribauntlara katkıda bulunmaları şart. Maalesef bunu göremedik takımımızda. Örneğin, rakip potaya 35 sayı bırakan İbrahim'in aldığı ribaunt sayısı sadece 1 idi. Hücumda, stres altında acele top kullanmaktan mutlaka kaçınmalı ve doğru adamı bulmalıyız. Doğru adamı bulmak başarı getiriyor, kişisel zorlamalar yapmak değil. Bu da oyun içerisinde açıkça görüldü.

Çeyrek finalde rakibimiz, sürpriz sayılabilecek bir sonuçla İtalya'yı saf dışı bırakan Hırvatistan. Her ne kadar bu şampiyonadaki ilk maçlarında olumlu bir görüntü vermeseler de, Hırvatların bir ekolün temsilcileri olduğu unutulmamalı. Almanya ve Yugoslavya'ya farklı yenildiler, turnuvanın en zayıf ekibi olarak gösterilen Estonya karşısında bile zorlandılar derken, İtalya karşısında bambaşka bir kimlikle sahadaydılar. Hırvatistan takımında Damir Mulaomerovic, Zan Tabak, Matej Mamic gibi aşina olduğumuz isimler var. Ne zaman ne yapacakları belli olmayan bu oyunculara karşı dikkatli olmamız gerekiyor.

12 Dev Adam'ın Hırvatistan karşısında da, İspanya karşısında ilk üç periyotta sergilenen oyunu tekrarlamasını diliyor, yarı finale çıkacağımıza inanıyorum.
İtalya ve Litvanya gibi iki favorinin saf dışı kaldığı turnuvada, gerçek favori olduğumuzu gösterelim artık.

egollu@hotmail.com


Onlar daima favori olmaya devam edecek

(30 Ağustos 2001, Perşembe)


Favori, Fransızca kökenli bir sözcük. Herhangi bir iş ya da yarışmada üstünlük sağlayacağına inanılan kişi veya takımları belirtmek için kullanılıyor dilimizde. Genellikle evsahibi ülke, tüm spor dallarında düzenlenen turnuvalarda ev sahibi olma avantajıyla favorilerden biri olarak gösterilir. Bundan dolayıdır ki, milli takımlar düzeyindeki turnuvaların organizasyonuna birçok ülke talip olur. Amaç, gelir sağlamanın yanında, esas olarak "evsahibi" sıfatıyla kamuoyu desteğini almak ve başarı şansını yükseltmektir.
Çoğunlukla da gerçekleşir bu amaç. Çünkü evsahibi olma sorumluluğu işin içine girmiştir. Hazırlıklar daha sıkı yapılmış, hedefler daha büyümüş, motivasyon daha artmıştır. Seyirci desteği de söz konusu olunca başarıya giden yoldaki adımlar sağlamlaşır hiç kuşkusuz. Hakemlerin de evsahibine müsamaha gösterdikleri yadsınamaz bir gerçektir. Deyim yerindeyse, biraz kayırılır evsahibi. Ne de olsa, evsahibi olmanın avantajıdır bu.
Basketbolda da evsahibi olmak, gerek kulüpler, gerekse milli takımlar düzeyindeki uluslararası karşılaşmalarda önemli bir avantajdır. Avrupa Basketbol Şampiyonaları tarihinde 1987'de Yunanistan'ın, 1993'te de Almanya'nın evsahibi olarak elde ettikleri şampiyonluklar, belirgin örneklerdir. Özellikle Yunanistan'ın, dönemin yenilmez devi Sovyetler Birliği'ni, seyircisiyle adeta bütünleşmenin verdiği itici güçle devirdiği inkar edilebilir mi?

Favorinin hedefi beşincilik değil, şampiyonluktur

Bir Avrupa Basketbol Şampiyonası daha geldi çattı. Bu kez evsahibi biziz. Ankara, İstanbul ve Antalya, kıran kırana geçecek maçlara sahne olmayı bekliyor. Aylardır tartışılıyor kamuoyunda, evsahibi olduğumuz şampiyonada "gelmiş geçmiş en güçlü kadro" olarak nitelenen Milli Takımımızın gerçek hedefi ne olmalıdır diye? Yetkili ağızların "ilk beşe girme" hedefine burun kıvırıyoruz ister istemez. Neden mi? Başlıca nedenimiz ortada: Evsahibiyiz, doğal olarak da favoriyiz. Beşinciliğin favorisi olur mu? Favori takımın mutlak hedefi şampiyonluktur, ilke olarak.
Yarın başlayacak olan şampiyonanın favorileri denecek olsa, sayılabilecek takımlar üzerinde görüş birliğine varmak hiç de zor değil: Son şampiyon İtalya, Yugoslavya, Litvanya, Sydney Olimpiyatları'nın finalisti Fransa ve evsahibi Türkiye.
Evsahibi Türkiye... Yukarıda belirtmiş olduğum gibi tüm zamanlarının en iyi kadrosuna sahip olduğu belirtilmesine rağmen, favori gösterilmesindeki başlıca etken "evsahipliği" olan Milli Takımımız.
Ya diğerleri?

Hepsinin de tutunacak dalları var

Myers, Abbio, Pozzecco gibi üst düzey oyuncularından yoksun olduğu düşünülen, ancak onların yerlerini kendini göstermeyi bekleyen Basile, Righetti, Radulovic gibi isimlerle dolduran ve Meneghin gibi bir yıldızın form grafiğini yükselten son şampiyon İtalya.
Şampiyonluk kupasını defalarca müzesine götürmüş, eski Yugoslavya'nın bölnmesinden sonra da gücünden bir şey kaybetmemiş Yugoslavya. Radmanovic geliyor-gelmiyor tarışmaları sürerken; Divac, Djordjevic gibi isimler kadroda yer almazken, Danilovic gibi bir yetenek basketbolu bırakmışken, yine de koşulsuz favorilerden biri.
Litvanya derseniz, eski Sovyetler Birliği'nin Avrupa ve Dünya Şampiyonaları ile Olimpiyatlarda elde ettiği başarıların temel taşlarını oluşturan oyuncuların anavatanı. Sabonis, Kurtiniatis, Komichius, Marculionis, Iovaisha; yeni jenerasyonda çiçeği burnunda Efes Pilsenli Stombergas, Adomaitis, Zukauskas, Einikis, Javtokas. Akla ilk gelen isimler bunlar. Belki de ekol olmayı aşmış, kurumayan bir oyuncu pınarı Litvanya.
Favoriler arasında gösterilmesi yıllar önce sürpriz sayılan ancak son iki yıldır büyük çıkış yakalayan Fransa. Yıldız guard Rigadueau, skorer Bonato, yaşlı kurt Occansey'den yoksun; NBA patentli ve ABD asıllı guard Tony Parker, Bulgar asıllı pivot Vasco Evtimov'un yanına Risacher, Bilba gibi tecrübeli isimleri ekleyerek Olimpiyat finalinin tesadüf olmadığını ispat etme arayışında olacak Horozlar.
Klasik bir söylem olacak ama, favorilerden sonra plase ve sürprizlere de değinecek olursak; kanımca, İspanya, Hırvatistan plase; Almanya ise sürpriz olarak değerlendirilebilir.

***

Tüm bu değerlendirmelere rağmen, artık koşulsuz olarak kabul edilmesi gereken bir husus var: Yugoslavya, İtalya, Litvanya ve hatta Fransa, kadrolarında kim olursa olsun, takımlarını kim çalıştırırsa çalıştırsın her zaman iddialılar. İsimleri bile bir ağırlık taşıyor, rakipler duyduklarında çekiniyor ister istemez. Ekol olmak basit değil elbette.
Ne olursa olsun, onlar daima favori olmaya devam edecekler.
Yarın başlayacak şampiyonada milli takımımıza başarılar diliyor, en iyi dereceyi elde edeceklerine olan inancımı yineliyorum.
12 Dev Adamın yolu açık olsun!


egollu@hotmail.com



"12 Dev Adam"ın gerçek oyunu bekleniyor

(27 Ağustos 2001, Pazartesi)


Artık, deyim yerindeyse "üç vakte kadar" başlayacak olan Avrupa Basketbol Şampiyonası öncesinde son hazırlıklar yapılırken, 12 kişilik kadrolar da kesin hallerini almaya başladı. Bir takım yıldız oyuncuların vetosundan sonra sönük geçecek izlenimi veren şampiyonanın, aslında yeni yıldızların parlamasına fırsat vereceği, hazırlık maçlarında görülüyor.
Son yazımda, Turgut Atakol anısına düzenlenen turnuvayı da kapsayan döneme kadarki hazırlıkları değerlendirmiş ve milli takımımızın açıkça göze çarpan eksiklerine değinmeye çalışmıştım. Farklı Yugoslavya mağlubiyetiyle noktalanan turnuvanın ardından, Slovenya'da düzenlenen dörtlü turnuvaya katıldık. Buradaki rakipler, milli takımımızın şu anki düzeyine bakıldığında, daha dişe göreydi: Evsahibi Slovenya, Almanya ve Bosna-Hersek.

Bize denk rakipler

Oynadığımız üç maç da başa baş mücadelelere sahne oldu. Almanya'ya, Türk asıllı gard Mithat Demirel'in azizliğiyle gelen son saniye basketiyle, evsahibi Slovenya'ya ise hakemlerin kollaması söz konusu olsa da klasikleştirdiğimiz top kayıplarını son dakikada tekrarlı olarak yapınca mağlup olduk. Bosna-Hersek'i yine mağlup ettik ama rakip bu sefer özellikle de son periyodda daha dirençliydi.
Özellikle, Avrupa Şampiyonası ilk tur eleme grubundaki rakiplerimizden biri olan Slovenya karşısında, oyunun son periyodunda klasikleşen hatalarımızı sıkça tekrarladık. Hücumda kolay top kaybı yapma, -ki özellikle pivota top indirmede son derece başarısızdık, pasların neredeyse tümü rakibe gitti- savunma ribauntlarında etkili olamama, organize hücumlar geliştirme yerine bireysel girişimlerle potayı zorlama ve bunların çoğunda başarısız olma. Savunmada ise daha düzenli ve dirençliydik. Pota altını iyi kapattık. Slovenler, sayılarının çoğunu dış şutlardan buldular.

Mücadeleci İsrail ve vasat Polonya'yı yendik

Üç maçta iki mağlubiyetle noktalanan bu turnuvanın ardından, Ankara'da İsrail ve Polonya'yı konuk ettik. Bu maçlar, hazırlıkların son safhası niteliğini de taşımaktaydı.
Rakiplerimizden İsrail, yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. Oded Katash'ın basketbolu bırakması, Nadav Henefeld, Doron Sheffer, Tomer Steinhauer gibi yıldız oyuncularının da yaşlanmasından sonra, takıma ABD asıllı tecrübeli guard Derrick Sharp'ı monte edip genç ve mücadeleci bir kadro oluşturmuşlar. Sert savunma yapıyorlar ancak hücumda organize değiller ki, yeni bir takım için bu durum doğal karşılanabilir. İsrail'e karşı tecrübe üstünlüğüne de öne çıkararak galibiyete ulaştık.
Ertesi günkü rakibimiz, milli takımlar düzeyinde Avrupa'da söz sahibi olmayan ancak kulüpler seviyesinde bir çıkış gösteren Polonya idi. Liderliği üstlenecek yıldızı bulunmayan vasat bir takım hüviyetindeki Polonya karşısında, genç oyuncular Kaya Peker ve Arda Vekiloğlu da dahil olmak üzere tüm oyuncularımız şans buldu. Rahat bir oyunla farklı galibiyete ulaşmamız zor olmadı.
İsrail ve Polonya maçlarından kanımca çıkarılabilecek en önemli sonuç, oyun kurucu pozisyonunda tecrübe faktörünün hiçbir zaman yadsınamayacağıydı. Orhun Ene, hem skora katkısı hem de isabetli pas seçimleriyle kendini gösterdi. Kerem Tunçeri'yi yetersiz göstermek gibi bir niyetim yok ancak bu oyuncumuzun şu ana kadar bekleneni veremediği bir gerçek. Umarım, şampiyonada patlama yapar.

Şampiyonaya galibiyetle başlayabiliriz ama...

Önümüzdeki Cuma günü rakibimiz Letonya. Kadrosunda eski KSK'li, yeni Ülker'li Stelmahers, geçen sezon Antbirlik formasını giyen Valters, Efes Pilsen'in yeni transferi Kambala'nın yer aldığı, deneyimli isimlerin ağırlıkta olduğu bir kadro. Üst düzeyde bir takım olmasalar da, Sovyet ekolünün bir temsilcisi oldukları unutulmamalı. Bu maçta galibiyet ibresi milli takımımızdan yana ancak şu da gerçek ki, diğer maçlar ve ileriki turları gözönüne aldığımızda, klasikleşmiş hatalardan ivedilikle arınılması gereği ortaya çıkıyor.
Kıssadan hisse, dersimizi biraz daha çalışmamız gerekiyor, "12 Dev Adam"ın gerçek oyunu hasretle beklenmeye devam ediliyor.

egollu@hotmail.com


Milli Takım'da son durum

(14 Ağustos 2001, Salı)

Evsahipliği yapacağımız Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın başlamasına gün saymaya devam edilen şu dönemde, takımlar son hazırlıklarını yapıyor ve şampiyonada mücadele edecek kadrolarını şekillendiriyorlar.
NBA'deki temsilcimiz Hidayet Türkoğlu'nun Yaz Ligi'nden dönmesiyle çalışmalarını tam kadro olarak sürdüren millilerimizde, yurtdışına transfer olan yeni oyuncularla birlikte takım, adeta bir "lejyonerler ordusu" görünümüne büründü. Hazırlık maçlarında sahaya çıkan ilk beşe baktığımızda dört oyuncunun yurt dışında oynadığını ya da yeni sezonda oynayacağını görüyoruz. Türk Basketbolu için gurur kaynağı, hiç kuşkusuz.
Hazırlık devresinin ilk bölümünde İstanbul'da Çek Cumhuriyeti'ne karşı rahat galibiyetler alındı. Milli Takım genelde oyundaki etkinliği sürekli hale getiremedi, kopuk kopuk olarak maçın belli bölümlerinde iyi basketbol sergiledi. Bu durum her iki maçta da bu şekilde cereyan etti. Rakip de eski gücünden oldukça uzak bir görüntü verince, galibiyetlere kolayca ulaşmak kaçınılmaz oldu.

Bormio'da ikincilik

İtalya'nın Bormio kentinde yapılan turnuvada, Avrupa Şampiyonası'na katılacak olan üç tane güçlü takımla karşılaştık. Evsahibi ve son Avrupa Şampiyonu İtalya, daha önceki şampiyonalarda ilk turlarda karşılaşmış ve galip gelmiş olduğumuz Bosna-Hersek ve Sovyet ekolünün temsilcilerinden Ukrayna...
Bosna-Hersek ve Ukrayna karşısında fazla zorlanmadan galip geldikten sonra, turnuvanın finalinde, şeytanın bacağını bir türlü kıramadığımız İtalya ile karşılaştık. "Bu sefer olacak" diye ümit ediyorduk ama maalesef yine olmadı. Gök mavililer, yenilenmiş kadrolarıyla da güçlerini gösterdiler ve bize adeta sahayı dar ettiler. Karşılaşmayı 78-56 kaybettik.
İlk bakışta alınan bu ağır yenilgiye üzülsek de, aslında "olumlu etkisini kabul etmeliyiz" diye düşünüyorum. Özellikle Ukrayna maçından sonra yere göğe sığdırılamayan Milli Takımımız, İtalya karşısında alınan yenilgiyle, tam kıvama gelmemiş olduğunu gösterdi.

Rakiplere göre değerlendirme

Bosna-Hersek, çoğunlukla üstünlük sağladığımız, tanıdık simaların kadrosunda yer aldığı bir takım. Yugoslav ekolünün tipik özelliklerini sahaya yansıtıyorlar. Yeni Fenerbahçeli Damir Mrsic, turnuva boyunca takımın skor gücünü taşıdı. İtalya karşısında aldıkları 75-73'lük yenilgi, yabana atılmamaları gerektiğinin somut bir göstergesi oldu.
Ukrayna, Volkov'dan sonra yetiştirdiği büyük yıldızı, NBA patentli Potapenko'dan yoksundu. Ancak kadrosunda, ülkemizde Oyak Renault ve Fenerbahçe formalarını giymiş Lokmanchuk ile Darüşşafakalı Okunsky gibi isimler vardı. Sovyet ekolünün bu temsilcisi karşısında alınan 73-58'lik galibiyet hepimize umut verdi.
Son Avrupa Şampiyonu İtalya bize yine ağır bir yenilgi tattırdı. Kurt hoca Tanjevic'in yönetiminde, yeni isimlerle ve devşirme Radulovic ile takviye edilen kadrosuyla, Abbio ve Myers gibi yıldızlarından yoksun olmasına karşın, şampiyonanın favorilerinden olduğunu ortaya koydu gök mavililer. Bosna-Hersek karşısında oldukça zorlansalar da, tüm maçlarını kazanarak turnuvanın şampiyonluğuna ulaştılar. Yardımlaşmalı ve sert savunma yapan, hücumda dış şutlarda yüksek isabetle oynayan mücadeleci bir takım hüviyetindeler.

Ankara'da şampiyona öncesi son hazırlık turnuvası

Rahmetli Turgut Atakol'un anısına Ankara'da düzenlenen dörtlü turnuva, Milli Takımımıza Rusya ve Yugoslavya gibi güçlü rakiplerle karşılaşma fırsatı sağladı. Turnuvanın dördüncü takımı da, Avrupa basketbolunda etkinliği olmayan İsveç idi. Turnuvanın ilk gününde Rusya karşısında beklenenin üzerinde bir başarı gösterip 21 sayılık farka ulaştık. İbrahim Kutluay, attığı 25 sayıyla yıldızlaştı.
Yıldız ismi olmayan, orta düzeydeki bir takım görünümündeki İsveç'i de rahatça geçtik, bir önceki gün Rusya karşısında ulaşılan farkı da egale ettik.
Turnuvanın son gününde finaldeki rakibimiz, Avrupa ve Dünya çapında bir ekol olan Yugoslavya oldu. Kanımca, takımımızın düzeyini görebilmek açısından oldukça belirleyici bir karşılaşma olacaktı. İlk iki periyotta başa baş giden oyundan sonra ilk yarıyı yedi sayı farkla geride tamamladık. Üçüncü periyotta farkı azaltıp öne geçmeyi beklerken klasikleşmiş, adeta hastalık haline gelmiş hatalarımızı tekrarladık: Hücumda acele ve dengesiz atışlar, basit top kayıpları, ribaundlarda etkisizlik. Bunlara Yugoslavya'nın dış adamlarının skorer oyunu da eklenince fark gitgide açıldı ve maçı 90-72'lik mağlubiyetle tamamladık.

Eksikler ve yanlışlar

Geride kalan iki turnuvanın ardından genel bir değerlendirme yapmak arzusundayım.
Tarihinin en iyi kadrosuna sahip olduğu belirtilen Milli Takımımızda, klasik sorunlar maalesef çözülebilmiş değil. Yukarıda Yugoslavya maçını değerlendirirken belirttiğim gibi, çok kolay top kaybediyoruz. Bu durum, fast-break temeline dayalı oynayan rakipler karşısında zaafa yol açıyor.
Hücumda organize olamıyoruz. Sayı girişimleri çoğunlukla oyuncuların şahsi girişimleri ve potayı zorlamalarıyla sonuç veriyor. Uzunlar istikrarsız. Özellikle de power forvet olarak ribauntların yanında skora da katkı yapması gereken Mirsad Türkcan... Gereksiz zorlamalara ve şutlara devam ediyor, huylu huyundan vazgeçmez misali. Pota altından skor üretmede tüm yük Hüseyin Beşok'a binince, o da fiziksel olarak kuvvetli rakipler karşısında çabuk yoruluyor; Yugoslavya maçında Tomasevic ve Tarlac buna örnekti.
Hidayet Türkoğlu, NBA'deki başarılı sayılabilecek çaylak sezonuyla hepimize ümit verse de, o başarıyı henüz Milli Takıma taşıyamamış durumda. Takımın liderliğini üstlenemiyor, hücumda boş şutları kaçırıyor, bazen gereksiz yere aceleci davranıyor. İbrahim Kutluay, maruz kaldığı sert ve yardımlaşmalı savunmalara karşın skorda liderlik görevini aksatmıyor. Savunmada biraz daha kuvvetli olması gerekli. Gardlardan Orhun Ene tecrübesini öne çıkarıyor, Kerem Tunçeri de sanki Efes Pilsen'de ilk beş başlamamış olmanın sıkıntısını yaşıyor. Tempoyu kontrol etmede sorunları var, skora katkısı yetersiz kalıyor.
Takım olarak bir diğer sorunumuz ise savunmada yeterli yardımlaşmayı sağlayamama olarak göze çarpıyor. Bu durum, savunma ribauntlarında zaafiyetlere yol açıyor.

Uzun lafın kısası, iki güçlü rakiple karşılaştık, iki maçta da farklı mağlup olduk.
Hazırlık maçları bir ölçü değildir diye düşünebilirsiniz ancak yine de alınması gereken tedbir sayısı oldukça fazla. Önümüzde iki haftadan fazla zaman var, eksikliklerimizi tamamlayabilmek için...
Umutsuzluğa kapılmayalım ve bekleyelim.

egollu@hotmail.com



Lejyonerlerin halefleri nerede bekliyor?


(28 Temmuz 2001, Cumartesi)

Türk basketbolunda dışa açılmanın adeta yıllardır beklenen bir patlamayla gerçekleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Uzun bir süre kendi kabuğunda kalan, kapalılık ilkesinin sadık uygulayıcısı konumundaki Türk basketbolunun, dünyada kitlelerin karşıt eylemler yaptığı, hatta bu uğurda can verilen "küreselleşme" ya da diğer adıyla "globalleşme"nin sporun geneline yansımalarının etkilerini artan bir şekilde hissettiği muhakkak.
Nereden nereye geldik gerçekten de. Bazı istisnalar dışında, ikinci sınıf veya emekliliği yaklaşmış ABD'li ve Yugoslav oyuncuların akın ettiği Türkiye, basketbolda artık Avrupa'ya ve de bu sporun anavatanına sporcu ihraç eder durumda.
Haklı bir gurur kaynağı bizim için bu. Sporda ikinci sınıf görülen, genelde bakıldığında "gelişmekte olan" statüsünü bir türlü aşamayan ülkemizin adının bu oyuncular vasıtasıyla duyurulması, daha da tanınması... Bayrağımızın yabancı sahalarda tribünlere asılması hepimizi memnun etti, memnun etmeye de devam edecek bundan sonra mutlaka.

Perde, NBA'e gidenlerle açıldı

Bu süreç nasıl başladı peki? Yani yurtdışına basketbolcu transferinde başı kim çekti?
Akıllara kolaylıkla geliyor değil mi, basketbolumuzun hırçın çocuğunun ismi: Mirsad Türkcan. Yugoslavya'dan ülkemize göçettikten sonra Efes Pilsen forması altında yıldızı parlayan bu oyuncu, cesaretiyle yer edinmişti hafızalarımızda en önce. Gözü karaydı, kendine güveniyordu, kritik anlarda umulmadık topları sayıya çevirebiliyordu. Bunların ardında yatan gerçek sonradan ortaya çıktı, kendine hedef olarak NBA'i seçmişti.
Başardı da Mirsad. NBA'e giren ilk Türk oyuncu oldu. Onun açtığı yolu Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur takip ettiler. Çok değil, 10 yıl kadar önce bir Türk oyuncu için rüyadan öte gitmeyen NBA'in kapıları ardına kadar açılmıştı artık.

Avrupa sahnesindeki Türkler

Bir başka tabuyu yıkan da İbrahim Kutluay idi. Aramızdaki soğuk savaşın sporda da sürdüğü komşumuz Yunanistan'a, İstanbul'dan göç eden Rumların kurmuş olduğu AEK takımına transfer olarak adım atıyordu skorer yıldızımız. Avrupa'da en üst düzeydeki basketbolun oynandığı liglerden birinde, hatta en zorlusunda mücadele edecekti. Sadece ULEB'in Avrupa Ligi Euroleague maçları için transfer edilmişti, ancak sonrasında mahkemenin verdiği karala AB vatandaşı oyuncu statüsüne girdi ve bu durum AEK'nın lokomotifliğini yapmasının başlangıcı oldu.
Geçtiğimiz sezon Yunan basketboluna damgasını vurdu İbrahim Kutluay ve yeni sezonda daha iddialı bir takımın, Panathinaikos'un formasıyla izleyeceğiz onu.
NBA'den sonra döndüğü Efes Pilsen'den Fransa'ya Racing PSG'ye kiralık giden Mirsad Türkcan da sezonun bir diğer lejyoneriydi. Takımına çabuk uyum sağlayıp, faydalı olduğunu belirtmek yersiz olmaz kanımca.
Yeni sezon öncesi gelişmeleri ise, açılan yoldan başka oyuncuların da geldiğini gösteriyordu. Hatta buna bir antrenör de dahildi. Ergin Ataman, İtalya'da basketbolun Fatih Terim'i olarak karşılanıyor ve Montepaschi Siena'nın başına geçiyordu. Bir ilke daha imza atılmıştı Türk basketbolu için.
Son yıllarda yetiştirdiğimiz en başarılı pivot Hüseyin Beşok'un yeni takımıysa Suproleague şampiyonu Maccabi Tel-Aviv artık. İsrail basketbolunda da Türk izleri olacak bundan sonra.

Dışarıda prestij iyi de, ya buradaki vaziyet?

Bize heyecan ve gurur veren bu transferlerin ardından bir de geride bıraktıklarına bakalım isterseniz, yani kulüplerimize ve dolayısızla da ligimizdeki rekabete. Yıldız oyuncuların yurt dışına transfer olduğu, kalanların da yaşlarının ilerlediği, emekliliklerinin yaklaştıkları bir ligde rekabet ne düzyde olacak? Üstüne üstlük yaşanan ekonomik sıkıntılardan sonra bir takım daha ligden çekildiğini açıklamışken.
Yurt dışına göğsümüzü gere gere gönderdiğimiz bu oyuncuların yerlerini dolduracak halefleri hazır mı? Kulüpler düzeyinde hem ligimizdeki rekabeti hemde Avrupa kupalarındaki mücadeleyi canlı tutacak kadrolar nasıl kurulacak? Alternatifsiz yıldızlarımız gitti diye yabancı oyunculara dört elle sarılacak, yeni Scepanovic, Silas Mills sendromları mı yaşayacağız?
Yoksa, basketbolumuzun liderlğine soyunan kulüplerin övgüyle bahsettikleri alt yapılar mı devreye girecek? Keşke, hemen gerçekleşse bu durum. Alt yapıdan yetişmiş oyuncular gidenlerin yerini alsalar, o yolun yeni yolcuları olmaya aday olsalar. Keşke... Maalesef kesinlik vurgusu içeren ifadeler kullanmak mümkün olmuyor burada. Gerçek tüm çıplaklığıyla ortada, alt yapılar meyva vermeyen ağaçlara dönüşüyor, kuruyor.

Gidenin yeri dolmuyor...

Bakın Efes Pilsen'e Hüseyin'in yerini doldurabilecek bir oyuncu çıkmış mı alt yapıdan? Büyük ümitler beslenen guard oyuncusu Tufan Ersöz bile Muratpaşa stajından sonra hala kafalarda tereddütler bırakıyor. Yeni genç yetenek Enver Arslan ne durumda acaba, bu arada, o da kısa bir oyuncu. Bir sezon bu takımın formasını giyen İbrahim Kutluay'ın ve NBA'deki yüz akımız Hidayet Türkoğlu'nun yerlerinin doldurulamadığı apaçık ortada. Bunun için yabancı oyuncu arayışları sürüyor, demek ki alt yapıdan umut kesilmiş.
Sadece Efes Pilsen'e yüklendiğimi zannetmeyin. Darüşşafaka haricindeki takımlarda durum farklı mı ki? Beşiktaş'taki trajedi ise gerçekten derin boyutta, kurtlar sofrasına kuzular sürülüyor, adına gençleştirme politikası deniyor.
Sonuçta, yabancı sultasına teslimiyet savımın geçerliliği biraz daha kuvvetleniyor, bizler de yeni yetişecek yıldız oyuncumuzu dört gözle beklemeye devam ediyoruz.
Şimdilik, gidenin yerine yenisi gelmiyor.

egollu@hotmail.com




Kulüplerimiz nereye koşuyor?


(19 Temmuz 2001, Perşembe)

Yıllardır meşgul eden bir konudur spor kamuoyunu, salon sporlarında müessese kulüpleriyle gençlik kulüplerinin rekabeti... Türk Sporu'nun lokomotifi olma görevini daima taşıyan üç büyüklerin yanında Eczacıbaşı, Efes Pilsen, Çukurova gibi takımlar ve de İTÜ gibi bir kurumsal yapının bünyesinden çıkan takım, rekabeti taşımışlar salonlara uzun bir süre.
Üst üste kazanılan şampiyonluklar, özellikle 70 ve 80'li yıllarda sırasıyla İTÜ ve Eczacıbaşı'nın, 90'lara gelindiğinde de Efes Pilsen'in başarıları göz kamaştırmış adeta. Bu başarıların uluslararası platforma taşınmasını beklerken bir de bakmışız ki, öncülerden Eczacıbaşı basketbol şubesinin kepenklerini indirmiş. Bunu sonrasında ne acıdır ki Çukurova, Beslen, Meysu, Tofaş ve son olarak da Troy Pilsner izlemiş. Halen belirsizliğin hüküm sürdüğü bir bekleyiş içerisinde olan Kombassan Konya son kurbanı olacak belki de bu sistemin.
Gerçekten, basketbolumuzun temeli olan kulüplerimiz nereye koşuyor? Müessese kulüpleriyle gençlik kulüpleri arasında yıllardır sağlanamayan dengeler daha da mı bozulmaya yüz tutuyor? Aradaki fark git gide açılıyor mu, yoksa müessese takımları kaçınılmaz sona daha da mı yaklaşıyorlar?
Bu sorulara tatmin edici cevaplar ortaya koyabildikçe, yaz olimpiyatlarının müzmin adayı konumundaki ülkemizde, sporun genel düzeyini ve basketbolun konumunu daha iyi irdeleyebileceğiz, kanımca.

Spor kulüplerinde vaziyet...

Gençlik kulüplerinin güncel durumuna baktığımızda, en çarpıcı gelişmenin Beşiktaş'ta yaşandığını görüyoruz. Üç sezon önce Korac Kupası'nda çeyrek final oynamış olan siyah-beyazlılar, bu sezon öncesinde Yönetim Kurulu kararıyla basketbola yaklaşık 700 bin USD mertebesinde bir bütçe ayırdıklarını ve yabancı oyuncunun yer almadığı, çoğunluğu gençlerden oluşan bir kadroyla mücadele edeceklerini açıkladılar. Bu kararın amacının "Türk Sporu'na hizmet ilkesini canlandırma" olduğunu vurgulasalar da, olayın mali boyutu gerçek nedeni ortaya koyuyor zaten.
***
Fenerbahçe, Nihat İzic yönetimindeki hayal kırıklığı dolu sezon sonra kendi bünyesinden yetişen Murat Özgül'e takımı teslim etti. Yeni sezon için bütçenin 1 milyon USD'ye indirilmesi ve kadronun ağır topu durumundaki isimlerin satılması, Sarı Kanaryalar cephesindeki gelişmeler. Özellikle, alt yapıdan yetişen ve yetenekli bir oyuncu olan Mustafa Abi'nin geçen sezon hemen hemen hiç şans bulamadıktan sonra Ülker'e satılması dikkat çekici. TOFAŞ'ın Ülker'den 3 milyon USD ödeyerek aldığı, TOFAŞ kapanınca Fenerbahçe'ye gelen Asım Pars'ın 50 bin USD karşılığında eski kulübü Ülker'e dönmesi bir diğer ilginç husus.
Nereden nereye diye geçiriveriyor insan içinden.
Ya Milli Takım kadrosundaki Murat Evliyaoğlu'nun serbest bırakılmasına ne demeli?
***
Galatasaray cephesinde yeni yönetimin yaklaşımları bekleniyor. Ancak görünen o ki her zamanki durum aynen devam edecek. Faruk Süren yönetiminin basketbol ve voleybol şubelerini kapatma arzusu ancak gelecek tepkilerden dolayı buna cesaret edememesi, hafızalarda yer alacak. TOFAŞ'ın eski kaptanı Murat Konuk'un serbest bırakılması da Galatasaray'daki dikkat çekici bir gelişme.
Troy Pilsner'in kapanmasından sonra daha güçlenmesi beklenen Karşıyaka, sponsoru Pınar'ın desteği konusundaki belirsizliğin sürmesi üzerine eli kolu bağlı olarak bekliyor.

Ve müessese takımları...

Müessese kulüplerine gelince; Troy Pilsner'in kapanmasının yarattığı şok atlatıldıktan sonra "Sırada başkası var mı?" sorusu gündeme geldi, ister istemez. Kombassan Konya'nın içinde bulunduğu durum da bu sorunun gündemde kalmasını sağlıyor şimdilik.
***
Türk Basketbolunun sıçrama tahtası Efes Pilsen, geçtiğimiz yıllara nazaran daha mütevazı bir bütçeyle kadro oluşturacak gibi görünüyor. Predrag Drobnjak ve Vlado Scepanovic'in ayrılmasından sonra takıma katılacak yeni yabancılar merak konusu. Avrupa'da üst üste oynanan iki Final Four'dan sonra bu seneki hedef ne olacak, kimbilir? Yine zirveye ulaşma parolasıyla mı yola çıkılacak acaba? Mutlak bir küçülme yaşanırsa, üçüncülük derecesinin tekrarı bile belki uzak bir ihtimal ancak gençlik kulüpleriyle arada uçurum olmasının önüne geçilmesi için bunu olumlu bir yaklaşım olarak değerlendirmek gerekiyor.
***
Geçtiğimiz sezonun şampiyonu Ülker, Avrupa cephesinde Scavolini karşısında artık adeta kanıksadığımız bir hezimet yaşadıktan sonra yeni sezona güçlü bir kadro ve büyük hedeflerle giriyor. Stelmahers, Asım Pars, Mustafa Abi ve Muratcan Güler'in transferleri farklı cephelerde mücadele edecek kadro derinliğini yakalama arayışının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Oluşturulmakta olan bu kadro Avrupa'da başarı hasretine son verebilecek mi derseniz, soru işaretleri zihinlerden silinebilmiş değil henüz. Bu kadar yatırım ve emeğin karşılığı ne zaman alınacak?

Türk Basketbolu'nun önündeki tercihler

Tüm bu gelişmelerin ışığında, iki seçenek karşımıza çıkıyor. Ya müessese kulüpleriyle gençlik kulüpleri orta noktayı bulup dengeli bir platformda mücadele edecekler yani müessese kulüplerinin deyim yerindeyse "ayakları yere basacak" ve gençlik kulüpleri de basketbola üvey evlat muamelesi yapmaktan vazgeçecekler ya da aradaki fark git gide açılarak bir uçurum halini alacak. Belki de bu durum müessese kulüplerinden bazılarının istenmeyen hazin sonla karşılaşmasına neden olacak. Basketbolda da çalkantılı bir dönem bizleri bekliyor.

egollu@hotmail.com



NBA'de üçüncü Türk

(2 Temmuz 2001, Pazartesi)


Geçen hafta yapılan NBA Draft'i sonunda, Efes Pilsen'li Mehmet Okur ikinci turda Detroit Pistons tarafından seçildi ve NBA'e adım atan üçüncü Türk oyuncu oldu. Draft'ten önce çok farklı yorumlar yapıldı Mehmet Okur'un durumu hakkında. Kimilerine göre ilk turda seçilmesi kesindi; bazıları iknci tura kalmasını olağan buluyordu. Çünkü takımında yeterli süreyi alabilmiş ve uluslararası maçlarda istikrar sağlayabilmiş bir oyuncu değildi. Sonuçta Mehmet Okur, ikinci turda 38. sıradan NBA'e girmeyi başardı.

Bariyeri ilk kırıp geçen, Mirsat Türkcan

İki sezon önce, Mirsad Türkcan, Houston Rockets tarafından seçilerek NBA'deki ilk Türk oyuncu olmuş ve hepimizi gururlandırmıştı. Efes Pilsen'de oynadığı dönemde gençliğini ve tecrübesizliğni örten hırsı ve mücadeleci yapısıyla tanıdığımız Mirsad, adeta baş koyduğu yolu aşmış ve hedefine ulaşmıştı. Erişilmezi gerçekleştiriyordu Türk sporu için belki de. Hiçbirimizin hayal bile edemeyeceği bir ilke imza atmış, bir tabuyu yıkmıştı.
Koyduğu hedefi gözeterek çalışması, kendini sürekli geliştirmesi ve katıldığı "workout"lardaki üstün performansı, ona her basketbolcunun rüyalarını süsleyen NBA'in yolunu açmıştı. Ya bundan sonrası ne olacaktı? Yüzlerce oyuncunun gelip geçtiği, Avrupa'nın üst düzey oyuncularının bile zorlandığı -Divac, Kukoc ve Stojakovic'in NBA'deki ilk sezonlarını hatırlamakta fayda var - hatta birçoğunun tutunamadığı - Radja, Djordjevic, Vrankovic, Danilovic- bu devler arenasında hırslı genç oyuncumuz yer bulabilecek ve kalıcı olabilecek miydi?

Mirsat'ın talihsiz NBA serüveni kısa sürdü

Mirsad'ın NBA'e geçişi sorunlu bir döneme denk gelmişti. Oyuncular sendikasıyla NBA yönetimi arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda, oyuncular ligi boykot ederek greve gitmişlerdi. NBA komisyonu da lokavt kararı alıverdi. Sezon ilerliyor ancak maçlar oynanmıyordu. Mirsad takas karşılığında New York Knicks'e verildi. Patrick Ewing ile takım arkadaşı olmuştu. Sonunda grev de çözülmüş ancak zaman ilerlediğinden dolayı kısa bir sezon oynanmasına karar verilmişti. Mirsad, bu kısa sezonda New York Knicks kadrosu içerisinde kendini göstermek için yeterli fırsatı bulamadı. Oynadığı maçlarda sahada kaldığı süre, üç-dört dakika civarındaydı genelde. Böylelikle, çaylak sezonu parlak olmayan şekilde sonuçlanıyordu. Ertesi yıl Milwaukee Bucks'a gönderilen Mirsad burada da şans bulamayacak ve NBA macerasını hayal kırıklığıyla noktalayıp yuvaya dönüş yapacaktı.
İkinci lejyonerimiz Hidayet Türkoğlu oldu, NBA'de. O da Efes Pilsen'in alt yapı sisteminin bir eseriydi. Fiziği ve her mevkide oynayabilme özelliğiyle dikkat çeken bir oyuncuydu. Genç yaşta Milli Takım'a yükselmişti. Fundamentali iyiydi. Hedef olarak NBA'i seçmişti, Mirsad'ın açtığı yolu izlemek ve kalıcı olmak istiyordu. Geçtiğimiz yılki "Draft"te Sacramento Kings tarafından seçildi ve deyim yerindeyse kendisine güvenenlerin yüzünü kara çıkarmadı. Ortaya koyduğu performans hepimizi gururlandırdı, geleceği için de umut ışığı oldu.

Joe Dumars, Mehmet Okur'u beğendi

Mehmet Okur, bu yolun üçüncü yolcusu. Bana kalırsa, çok büyük bir olayı gerçekleştirdi. Basketbol geçmişi beş yıl gibi çok kısa olan, fundamentali tam anlamıyla yeterli görülmeyen ancak fiziksel olarak kuvvetli, çabuk ve mücadeleci bir oyuncunun da şansı olabileceğini kanıtladı. Kendi takımında fazla süre alamadığı, uluslararası maçlarda yetersiz kaldığı, özellikle son "Final-Four"da varlık gösteremediği için eleştiriliyordu. "Final-Four"da biraz iyi oynamış olsa, Gasol ve Fotsis'in esamesinin okunmayacağını ileri süren otoriteler vardı.
Mehmet Okur, yoğun geçen bir sezonun ardından soluğu menaceriyle birlikte ABD'de aldı. On gün boyunca art arda her gün farklı takımların "workout"larına katıldı. Her türlü teste tabi tutuldu. Bu yorucu tempoda kendini göstermeyi bildi. Özellikle, Draft sabahı "workout" a çıktığı Detroit Pistons'ın asbaşkanı Joe Dumars'ı kendisine hayran bırakmıştı. Bu kısa süreli ve yoğun çalışmasının semeresini de Detroit Pistons kulübü tarafından seçilerek gördü.

Mehmet Okur, NBA'de ne yapar?

Bu soruya yanıt aramadan önce önümüzde duran bir gerçek var. Mehmet, Efes Pilsen ile sözleşmesi devam eden bir oyuncu. Efes Pilsen'in isteyeceği bonservis bedelini Detroit Pistons ödemeye yanaşır mı, bilinmez. Öncelikle bu konunun açıklığa kavuşması, yani Mehmet'in önümüzdeki sezon için Detroit Pistons kadrosuna mı alınacağı, yoksa bir yıl daha Efes Pilsen forması giydikten sonra mı NBA'e geleceği durumunun netleşmesi gerekiyor.
Eğer Mehmet, Detroit Pistons kadrosuna hemen girerse, çaylak sezonu için şanslı bir başlangıç olacak onun için, kanımca... Çünkü NBA'de alan savunması uygulamasına geçiliyor. Birçok takım ve oyuncular yıllardır uyguladıkları adam adama savunmadan sonra alan savunmasını da ihtiyaç duyulduğunda uygulamada zorlanabilecekler. Mehmet Okur'un buradaki en büyük avantajı, alan savunmasına çok yatkın olan stili ve savunma ribauntlarındaki etkinliğini gösterebilmesi olacak. Alan savunması yapan rakibe karşı dışarıdan etkili şut atması da onun için önemli bir artı puan. Uzun bir oyuncu için çok çabuk oluşu ve kısa mesafedeki sürati, diğer olumlu faktörler olarak ortaya konulabilir. Detroit Pistons takımında şans verilirse 4 numaralı power forvet pozisyonunda faydalı olacağına inanıyorum.
Mehmet Okur'a NBA kariyerinde başarılar diliyor, Avrupa Şampiyonası'nda etkili oyunlarını izlemeyi temenni ediyorum.

egollu@hotmail.com




Milli takım kadrosu üzerine...


(26 Haziran 2001, Salı)


Avrupa'da üst düzey liglerin Fransa hariç sona ermesiyle birlikte gözler Avrupa Basketbol şampiyonası öncesinde milli takımların durumlarına çevrildi. Kamplar, hazırlık maçları, NBA draftına katılacak oyuncular derken, yoğun bir hazırlık dönemini yaşıyoruz.
Avrupa Basketbol Şampiyonası'na evsahibi olarak katılan Milli Takımımızın 18 kişilik kadrosu geçen hafta ilan edildi. Efes Pilsen ve Ülker ağırlıklı kadroda bazı "sürpriz" isimlere yer verilmesi yadırgamalara neden oldu.

Sarıca ve Evliyaoğlu neden?

Bunların başlıcaları, Ülkerli Ufuk Sarıca ve Fenerbahçeli Murat Evliyaoğlu idi. Ülker takımında koca bir sezonu kenarda geçiren, teknik heyetle sorunlar yaşadığı ve takımdan ayrılabileceği her fırsatta dile getirilen, formsuz, Efes'teki parlak günlerini mumla aratan Ufuk Sarıca'nın aday kadroda ne işi vardı?
Ya Murat Evliyaoğlu? Fenerbahçe'de takımın geneline uyarak başarısız bir sezon geçirmiş, saman alevi gibi parlamaların dışında istenilen form grafiğini bir türlü yakalayamamıştı. Milli takım aday kadrosunda ise kolaylıkla yer bulabiliyordu, yaşı 30'u aşmış olduğu halde.

Gençleştirme operasyonunda ara

Akıllara gelen ilk soru, Milli Takımımızın gençleştirme hareketinin Fransa'da başlayıp geçen hafta sona mı erdiği oldu? Orada, A Milli Takım seviyesinde deneyimi az olan Kerem Tunçeri gibi genç bir oyun kurucuyla oynamaktan çekinmemiş, bu cesaretin de semeresini başarılı sonuçlar alarak, örneğin; Hırvatistan karşısındaki 70-63'lük galibiyetle görmüştük. Mirsad Türkcan, Hidayet Türkoğlu, Hüseyin Beşok ve Mehmet Okur gibi oyuncuların her geçen gün yükselen çizgisi ve sonrasında bunların yanına Kaya Peker ve Arda Vekiloğlu gibi yeteneklerin de monte edilmesi, "2001'de zirvenin adayı takımın temelleri atıldı" yorumunu getirmişti.
Gelinen noktada, Milli Takımımızdaki teknik heyet değişikliğinden sonra, tam teşekküllü gençleştirme operasyonuyla hedeflenen 2001 Avrupa Şampiyonası kadrosu oluşturma hareketine bir ara verildiğini saptamak zor değil. Teknik heyetin, kadronun deneyimli oyuncularla yetenekli gençlerin bir sentezinden oluşmasını öngördüğü; sezonu başarılı geçiren lejyonerlerimiz Hidayet Türkoğlu ile İbrahim Kutluay'ın bu oluşumda lokomotif görevini üstlenecekleri görülüyor. Her zaman bildiğimiz hırsını sahaya yansıtan Mirsad Türkcan'ın katkısı da lokomotif için bir itici güç olacak.

Kadroya alınmayanlar

Ne olursa olsun, Beşiktaş formasıyla başarılı bir sezon geçiren ve takımında sorumluluk üstlenen bir oyuncu konumuna gelmiş olan genç Muratcan Güler'in neden kadroda yer bulamadığı sorusu, hele ki basketbol otoriteleri Milli Takımın durumuna bakarak Beşiktaş'ta oynaması gereken mevkiyi tartışırken, gündemdeki yerini koruyacak gibi.
Darüşşafaka'nın genç yeteneği Emre Ekim için biraz erken olsa da, Pınar Karşıyaka'da yönetimle ihtilafa düşene kadar adeta kariyerinin en başarılı sezonunu geçiren Şemsettin Baş'ın ve kapanan Troy Pilsner'de sezonun sonlarına doğru çok iyi performans gösteren Nedim Dal'ın kadroya alınmayışları, zihinlerdeki soru işaretleri arasında yerlerini muhafaza edecek kanımca.
Sonuçta bizlere düşen, "bekle gör" stratejisini uygulamak.

egollu@hotmail.com




Çokulusluluk ve basketbol

Evsahibi ülke olarak katılacağımız, beşincilik gibi yüksek (!) bir hedefimizin olduğu Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın başlamasına kalan süre gün be gün azalıyor. Avrupa basketbolunda ligler ve kupaların yoğun trafiğiyle geçen sezonun rehaveti, transfer gündeminin sıcaklığıyla birlikte devam ederken, şampiyonaya katılacak olan takımlar da kadrolarını oluşturuyorlar.
Milli takımımızın kadrosu üzerindeki görüşlerimi evvelki bir yazımda ortaya koymuştum. Diğer takımların kadroları açıklanıp ünlü yıldızlar birbiri ardına ulusal takımlarından aflarını istedikçe, ortam daha bir ilginçleşti. Yıldızların adeta oynamaya yüksündüğü, yıldız adayı olarak bekleyenlere ise gün doğacak gibi göründüğü bir şampiyonaya doğru yol alıyoruz.

Artık hemen her takımda devşirme var

Açıklanan takım kadrolarına bakıldığında göze çarpan ilginç bir durum var: Ulusal takımlarda kökenleri farklı milletlere dayanan birçok oyuncu yer alıyor.
Diyeceksiniz ki, zaten öyle değil miydi? İtalya bile devşirmelerle Avrupa Şampiyonu olmadı mı? Doğru, çok haklısınız. Ama bu kez, farklı bir boyut kazanmış durumdaki bir olguyla karşı karşıyayız.
Farklılığın en önemli göstergesi, hemen hemen her takımda, kökeni başka bir millete dayanan oyuncunun/oyuncuların yer alacak olması. Böylelikle, Avrupa basketboluna çokulusluluk (supranasyonalite) kavramı da gitgide yerleşiyor ve AB'nin ana ilkelerinden olan entegrasyon sürecini spor salonlarında hayata geçirmiş olup, sınırları kaldırıveriyor adeta.
Biraz da konumuzun ana fikrini oluşturan kavramın kaynağı olan kadrolara bakarak somut örnekleri irdeleyelim dilerseniz.

Almanya Milli Takımı'nda tek Alman!

1993'te evsahipliği yaptığı turnuvada Avrupa Şampiyonluğu'na ulaşan Almanya, kadrosuyla çokulusluluk olgusunun ideal bir göstergesi gibi. Pesic, Papic, Tomic, Bogojevic gibi Yugoslav kökenlilerle birlikte, Afrika asıllı siyahi Okulaja, geçen sezon Oyak Renault'da forma giyen Mithat Demirel ve hepsinden de önemlisi, umut kapısı ABD'li Shawn Bradley. Alman Milli Takımı koçu Henrik Dettmann'ın oyun sistemine göre, yüksek olasılıkla süper yıldız Dirk Nowitzki'nin yanında dört tane devşirmenin yer aldığı bir ilk beş seyredeceğiz. İki kısa Yugoslav, forvette Okulaja ve pivotta da Bradley, ne dersiniz, akla yatmıyor mu?
Bir de 1993'te şampiyon olan kadroya baktığımızda, devşirme olarak sadece Galatasaray ve Ülker'de de forma giymiş olan Türk asıllı Teoman Öztürk bulunduğunu görüyoruz. Aslında Teoman Öztürk'ü devşirme sınıfına sokup sokmamak apayrı bir tartışma konusu. Çünkü kendisi Alman sisteminde alt yapıdan yetişmiş bir oyuncu.
Henning Harnisch, Henrik Rödl, Michael Koch, Hans Jürgen Gnad, Christian Welp, Günther Behnke gibi "has Alman" ların oynadığı şampiyon kadrodan sonra günümüze bakınca, çokulusluluğun spora yansımasının özgün bir tablosu çıkıyor karşımıza.

İtalya ve İspanya'nın yaklaşımları

Tutucu yapılarıyla bilinen İtalya ve İspanya da çokulusluluktan esintiler gösterir durumdalar. Son şampiyon İtalya, kadrosunda Gregor Fucka, Dan Gay ve Marcelo Damiao gibi devşirme oyunculara yer vermişti. Daha önceki yıllarda da, takıma ağabeylik yapsın diye İtalyan asıllı ABD'li Mike D'Antoni'nin ilerlemiş yaşına rağmen forma giydiğini görmüştük İtalyan Milli Takımı'nda.
Burada Carlton Myers'ı yine de imtina etmek lazım gelir düşüncesindeyim, çünkü kendisi İtalya'da yetişmiş ve 14 yaşından önce İtalyan vatandaşı olmuştur. Sydney 2000 Yaz Olimpiyatları'nın açılış töreninde de İtalya bayrağını taşıması, çokulusluluk kavramı için keskin bir vurgudur kanımca.
İspanya yıllar önce siyahi ABD'li Michael Smith'e yer vererek bir ilki gerçekleştirmişti. Şimdi aday kadroda yine bir ABD'linin, Chuck Kornegay'in ismi yer alıyor. Roberto Duenas ve Pau Gasol gibi yetenekleri NBA'e ihraç ederken, bir yandan da basketbolun anavatanından oyuncu ithal ediyor İspanyollar. İlginç bir durum!

ABD'lilerle bizi yenmişlerdi...

80'li yıllarda Milli Takımımız Avrupa Şampiyonası grup elemelerinde İngiltere ve İskoçya ile karşılaştığında, ABD asıllı siyahi devşirme oyuncularla müşerref olmuştuk. Hatta bu oyuncuların etkili performansıyla İngiltere bizi evimizde yenmeyi başarmıştı. Bu oyuncular belki de İngiltere'nin basketbolda önemli aşama kaydetmesine ve John Amaechi gibi NBA çapında bir oyuncu çıkaracak seviyeye gelmesine katkıda bulundular, kimbilir?
Kulüpler düzeyinde başarılı sonuçlar alan İsrail, beyaz ABD'li Brad Leaf'e uzun yıllar kadrosunda yer vermişti. Ronny Bayer'in sürüklediği Belçika Milli Takımı'nda da siyahi ABD'li John Weatherspoon ilk beşte kendine yer buluyordu.
O zamandan günümüze doğru gelindiğinde, belli takımlarda birer ikişer olarak gösterilen, farklı kökenden oyuncuların adeta çoğu takımın kadrosunda gelenekselleşen biçimde yer almaya başladığını görüyoruz. Kendi milli takımımızda da Bosna-Hersek asıllı Asım Pars ( yanılmıyorsam soyadı Tajcunovic idi, yanlışsa lütfen düzeltin) ve Mirsad Türkcan (Jahovic) yer almıyor mu?

Yugoslavya'nın dağılmasının etkileri

90'lı yılların başından bu yana Balkanlar'da yaşanan etnik çatışmalar ve buna bağlı olarak Yugoslavya'nın dağılması süreciyle birlikte, Balkan basketbolunda da çokulusluluk yansımaları karşımıza çıktı. Bosna-Hersek asıllı Teoman Alibegovic ve Hırvat asıllı Marijan Kraljevic Slovenya, Bosna-Hersek asıllı Damir Mulaomerovic Hırvatistan, yine Bosna Hersek asıllı, talihsiz bir saldırı sonucu aramızdan ayrılan Haris Brkic de Yugoslavya milli takımlarında forma giydiler.
2001 Avrupa basketbol şampiyonası için açıklanan Slovenya aday kadrosuna Ariel Mc Donald'ın çağrılması, Balkan basketboluna milli takım düzeyinde siyahi oyuncu entegrasyonu kavramını da sokmuş oldu.

Devşirmeye itibar etmeyenler

1988'in şampiyonu Yunanistan, NBA'deki temsilcileri Gürcü asıllı Tsakalidis'ten başka devşirmeye yer vermiyor kadrosunda. Oysa liglerinde mücadele eden ve Yunan pasaportu taşıyan birçok Yugoslav ve ABD'li oyuncu tanıyoruz.
Şampiyonanın iddialı ekiplerinden Litvanya'nın yanı sıra Rusya ve Bosna Hersek de yabancı kökenlilere sıcak bakmayanlardan. Özellikle başlıbaşına bir basketbol ekolü olan Litvanya'nın bu tür bir yaklaşıma ihtiyaç duymayacağı apaçık ortada.
Bakalım esas kadrolar şekillendikçe başka süprizler karşımıza çıkacak mı? Avrupa basketbolunda Yeni Dünya'dan esintiler artar belki de, ne dersiniz?

egollu@hotmail.com



Yabancı sultasına teslimiyet


(18 Haziran 2001, Pazartesi)

Benim kuşağım, yani yirmili yaşların ikinci yarısındakiler için geçmişe doğru dönüp bakıldığında, Türk basketbolunda ilk hatırlanan yabancı oyuncular, Benjamin McGilmer ve Billy Lewis'tir hiç kuşkusuz.
Bu ikiliden özellikle Benjamin Mc Gilmer, uzun süren kariyerinin yanı sıra -hafızam beni yanıltmıyorsa 42 yaşına kadar basketbol oynamıştı- renkli kişiliğiyle de her zaman ilgi toplamış ve basketbolu bıraktıktan sonra da Eczacıbaşı altyapısında görev alarak Türk sporuna hizmet etmişti.
80'li yılların ortalarına doğru gelindiğinde "Süpermen" ile tanıştı Türkiye. Hepinize ilk çağrışım yapan, çocukların sevgilisi, kötülerin baş düşmanı olan uçan kahraman değil mi? Bu kahramanın kimliğinin yakıştırıldığı yabancı basketbolcu, Fenerbahçe tarafından transfer edilen Calvin Roberts idi.
Müessese takımlarıyla gençlik kulüpleri arasında büyük dengesizliklerin yaşanmadığı ama Türk basketbolunun genel düzeyinin kulüpler bazında yükselmeye çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, kaliteli yabancı oyuncular, hem bu amaca hizmet etmek hem de seyir zevkini artırmak için ülkemize getiriliyordu. Bunlardan biri olan Calvin -o zamanın spor kamuoyunda da Calvin diye bilinir, soyadı hiç kullanılmazdı- gösterdiği perforsmanla Türkiye'de "yılın yabancı sporcusu" seçilmiş, sonrasında bir dönem Fenerbahçe'nin ezeli rakibi Galatasaray'ın da formasını giymişti.

Diğer "iz bırakan" yabancılar...

Galatasaray denildiğinde ilk hatırlanan yabancılar, Paul Dawkins, Michael Scearse ve o zaman Türk pasaportuyla oynayan Nihat İzic'ti.
Ünlü çalıştırıcı Rusmir Halilovic'in Efes Pilsen'in başına gelmesiyle uluslararası platformda da bir silkiniş gösteren basketbolumuz, " Basketbol ABD'li siyah oyuncuların egemenliğinde" anlayışından da, beyaz bir ABD'li oyuncu ve iyi bir skorer olan Efes Pilsen'li Scott Roth ile sıyrıldı.
Yabancı oyuncunun takımın kimyasına uyumu hususundaki en belirgin örnek ise Eczacıbaşı formasını giyen, sonrasında Efes Pilsen ile Avrupa Kupası finali oynayacak olan siyahi ABD'li Larry Richard idi.

Naumoski'li Efes ve yükselen çıta

90'lı yıllara gelindiğinde, müessese takımlarının hakimiyeti iyice kendini göstermiş ve tüm kulüpler için yabancı oyuncularla mücadele adeta bir zorunluluk halini almıştı. Larry Richard gibi "istikrarlı takım oyuncusu" profilinin temel bir örneğinin yanına patlama yapmayı bekleyen potansiyel yıldız Petar Naumoski'nini katılması, Efes Pilsen'i Avrupa'da finale taşıyan yolu açıyor ve Türk basketbolunda "Petsy"li yıllar başlıyordu.
Avrupa'da bir Türk takımının final oynaması çıtayı yükseltmiş, Türk basketbolu uluslararası platformda daha fazla söz sahibi olamaya başlamıştı. 1996'da Efes Pilsen'in elde ettiği Korac Kupası şampiyonluğu, hayallerin gerçeğe dönüştüğünün simgesiydi.
Efes Pilsen'in açtığı yoldan yürümek, çıtayı daha da yukarı taşımak isteyen kulüpler, kısa vadeli başarı için "kadroların kaliteli yabancı oyuncularla takviyesi" yolunu seçtiler. Bu süreçte, değişik uluslardan değişik karakter ve özelliklere sahip oyuncularla tanıştık. Bunların arasında, takıma katkı sağlamaktan ziyade kendi istatstik değerlerini yükseltmeyi ön planda tutanlar da dikkat çekiyordu. Takımı sürükleyeecek yıldız oyuncu olarak transfer edilip takıma fayda sağlamak yerine zarar vermeleri kaçınılmaz sonuç olmuştu. Galatasaray formasını bir sezon giyen Lloyd Daniels ve Ülker'de kısa bir süre oynayan Sean Higgins, buna verilebilecek en tipik örnekler, kanımca.

FIBA'nın yeni uygulamasının bizdeki etkileri

FIBA'nın Zone II uygulamasına geçmesiyle birlikte, eski Doğu Bloğu ülkelerinden oyuncular Türk basketbolunda da yer bulmuş ve yabancı oyuncu sayısının üçe çıkması da uzun süren tartışmalara yol açmıştı.
Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından kulüplere, "takım kadrolarında ikisi ABD'li ve ikisi de Avrupa kıtasından olmak üzere dört yabancı oyuncuya yer verme ve bunları birarada oynatma" imkanı verilmiş bulunuyor.
Bu durum, maddi sıkıntısı olmayan ve uluslararası düzeyde başarı hedefleyen müessese takımlarının kadrolarını takviyeleri için iyi bir fırsat olabilir. Ancak bir de madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekli.
Mali zorluklardan dolayı mütevazı kadrolarla mücadeleyi seçen gençlik kulüpleriyle -üç büyüklerden birinin bile tamamen gençlerden oluşan bir kadroda yabancı oyuncuya yer vermeksizin mücadele edeceği açıklanmışken- başarıya ulaşmak için yatırımı esirgemeyen müessese takımları arasındaki makas git gide daha da açılacak, derin bir uçurum mu meydana gelecek?
Başarılı bir müessese takımı kapanmış, bir diğeri de bu aşamaya gelmişken ligimizin rekabet dengesi nasıl sağlanacak?

Akıldaki sorular ve basketbolumuzun geleceği...

Yerli oyuncuların durumu ayrı bir konu. İlk beşlerde üç yabancının yer aldığı takımlarda süre almada zorlanan, bunun dezavantajlarını uluslararası müsabakalarda açıkça hisseden yerli oyuncularımız, şimdi de dört yabancının arkasında beklemeye mahkum mu olacak?
Alt yapıdan yetişen yetenekli oyuncular kendini nasıl gösterecek, müessese kulüplerinin pilot takımlarının gediklisi mi olacaklar?
Milli Takım kadrosunun oluşumu için gerekli rekabet nasıl sağlanacak?
Bu soruların tümü yanıt beklerken, bizlerin tek yapabileceği, son günlerde ülkemizde özellikle ekonomide yaygın olarak kullanılan bir deyim; "bekleyip görmek."
Yabancı sultasına teslim olup olmayacağımız er geç ortaya çıkacak.

egollu@hotmail.com


Fersah mı, arpa boyu mu?


(14 Haziran 2001, Perşembe)

Acısıyla tatlısıyla bir sezonu daha geride bıraktık ligimizde. Efes Pilsen ile Ülker arasında beklenen final oynandı. Zaten bu iki takımın diğer takımlarla güç bakımından kıyaslanamayacağı hepimizin malumuydu.
Kurulduğundan beri müessese takımlarının üstünlüğüne sahne olmuş ligimiz... 1970'li yılların sonu ve 80'lerin ilk yarısında Eczacıbaşı'ydı şampiyonluklara ambargo koyan. Sonra Tofaş ile tarih tekerrür etti ve ardından Efes Pilsen ön plana çıktı. Yıllardır sportif başarılara susamış Türk halkının uluslararası alanda başarı beklentilerine karşılık verebilecekler miydi? 1993'te Kulüpler Kupası finalinin talihsizce kaybedilmesi bir ışığı yakmıştı sanki. 1996'da bir ilk gerçekleşti, Korac Kupası Türkiye'ye geldi, Efes Pilsen ile.
Aradan geçen, tamı tamına beş yıl. Burada geriye dönüp bir bakalım, Türk basketbolunun geldiği yeri irdelemeye çalışalım.
Euroleague, Suproleague gibi farklı isimler adı altında oynanan Avrupa Ligi'nde elde edilen iki üçüncülük... Tabii ki Efes Pilsen tarafından. Ya diğerleri? Sadece 1997'de Tofaş'ın Aris'e hediye ettiği bir Korac Kupası finali, o kadar.
Milli Takım'a gelince, Avrupa Şampiyonası'nda sekizinciliği aşamadık, dolayısıyla da Dünya Şampiyonası'na ve Olimpiyatlar'a katılma şansı elde edemedik.

Alınan sonuçlar ışığında mevcut manzara...

Gelinen noktada karşılaştığımız iki husus var: Birincisi, ülkemizde basketbolun genel düzeyinin ilerleme gösterdiği hala tartışılır durumda; ikincisi ise, iki müessese takımı haricinde, yakın geçmişteki başarılı sonuçlara ulaşabilecek bir takım adayı göze çarpmıyor maalesef.
Önümüzdeki sezon Avrupa Ligi'ndeki temsilcilerimiz Efes Pilsen ve Ülker olacak. Hedefler çoktandır belli, Efes Pilsen için şampiyonluk, Ülker için ise öncelikle Final Four.
Transfer yönetmeliğinde yapılan değişiklikten ve 23 yaş üzeri oyunculara tanınan serbestlikten sonra, bu iki kulübün yeni sezon için oluşturacakları kadrolar merakla bekleniyor. Yıllardır yapılan yatırımlar devam edecek ve hasretle beklenen Avrupa Ligi şampiyonluğu gelecek mi? Kimbilir?
Eylül ayı başında başlayacak olan Avrupa Basketbol Şampiyonası ise evsahibi Milli Takımımız için büyük bir fırsat olma özelliğini taşıyor. "Tarihinin en kuvvetli kadrosu" olarak nitelendirilen genç ekibimizin alacağı sonuç, basketbolumuzun düzeyi hakkında akıllarımızda kalan soru işaretlerini bir nebze olsun giderecek.
Fersah fersah mı ilerledik, yoksa bir arpa boyu mu yol katedemedik, açıkça anlayacağız.

egollu@hotmail.com