Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

Turnuva Günlüğü - I

Merhaba. Okuyacağınız, kurgusu iki hafta önce tasarlanmış, içi turnuva boyunca aldığım notlardan seçeceklerimle doldurulacak bir yazı. Tabii notunu aldığım konular hakkında şu anki fikirlerimi de ilâve ederek yazacağım. Umarım fazla dağınık gelmez. Neticede günlük işte.

17 Ağustos'taki Litvanya maçıyla başlıyorum. İlk periyodu çoğu insan gibi savunmamızı hayranlıkla seyrederek geçirdim. Takım halinde anlaşarak haberleşerek yaptıkları etkili savunmayı ve sonuçlarını görmek öyle hoş bir sürprizdi ki, bir-iki endişe verici işaret de keyfi bozmadı...

Sonra Fatih Ermal ile, Kaya Kerem ile ve şaşkın başlayan Ersan İbrahim ile değişti. İyi savunma karşısında oyunu oturtamayan Litvanyalıları kendi sahalarında da hırpalamaya başladık. İbrahim hücumda taşları yerleştirdi. Bu esnada, onun nasıl son iki sezonda basketbolun gençliğinde fazla ilgilenmemiş olduğu boyutlarını keşfettiğini ve kendini geliştirdiğini tekrar düşündüm. Kaan Kural da zaten o sırada bu durumla ilgili gayet net ve detaylı bir yorum yaptı. O tabii ki canlı yayında "İbo basketbolu biraz daha öğrendi" demedi, kibar insandır. Fakat bence bu kabalık filan olmaz, aksine, gurur duyulacak bir durum. Öğrendiklerinde kendini kısa sürede geliştirip şu hale geldi... Yani, mesela iki sene filan önce, İbo'nun maça girip üst üste iki üçlük atmasını beklerdik de, oyuna dahil olup takımın hücumunu oturtmasını bekler miydik? Evet, İbo basketbolu öğrendi. Çünkü PAS VERMEYİ öğrendi. Pası bilmeden ve vermeden, basketbolu bilmek olmaz. İbo pasın ne olduğunu elbette biliyordu. Hep alıyordu zaten. Ama vermiyordu. Bu yüzden de pas yönü -ve dolayısıyla oyunu- gelişmiyordu. Normal de zaten. Pratiğin yoksa gelişemezsin. O tarz oyunla ancak şut isabeti gelişir.

Şahsen, İbo'daki onu 'örnek alınan ağabey' konumuna getiren değişikliklerde, NBA'de geçirdiği (ve kendisine haksızlık ve ayıp edilen) sezonun, Yunanistan yıllarının ve Bodiroga ile dostluğunun filan etkileri de olduğunu düşünüyorum. Neyse, sonuç süper, niye kurcalayıp duruyorum ki! O artık Büyük Kaptan. Takımdaki kardeşleri onu örnek alıyor ve ümit ederim onun öğrenme ve kendini geliştirme yanlarını da gözden kaçırmıyorlardır.

Kimsenin hakkı yenmesin

İkinci periyot için, Litvanya'lıların, sayı bulmalarına rağmen sistemli hücum edemediklerini not etmişim. Bizimkiler zaten savunmayı aynen sürdürüp İbo liderliğinde hücum ederek maçı önde götürüyor. Bu esnada, Kerem'in onu herhangi basketbol takımı için bir mücevher kılan tüm özelliklerinin, nihayet basketbolla ilgilenen çok daha fazla insanın dikkattini çekiyor olmasına sevindim. Kaya zaten her zaman gayretli oynar, bu kez daha sakin ve daha az itiraz eder görünce şaşırdım. Serkan, kendi kendisini altına soktuğu liderlik baskısıyla tutuk oynuyor ve fakat bu baskıyı da kırmaya çalışıyordu, bence. Bu haliyle bile faulden filan attığı sayılar cabası tabii...

Kaan hapşırdı. Çokyaşa!

Arada kenarda Orhun ile Harun'u yan yana görünce ben de yaşım gereği bir tuhaf oldum. Bana göre, Türk basketbolunda oyun bilgisinin, zekasının ve güzelliğinin iki ikonu (Japonca gibi oldu cümlenin sonu!). Biri bizim Stockton'ımız, diğeriyse Erman, Gallis, Oscar Schmidt, Bodiroga vb. kült ve kurt basketbolcular aristokrasisinde Türkiye'nin temsilcisi - evet, onlar gibi bir 'winner' olmayabilir fakat hepsinden de daha güzel basket oynuyor!

Bu iki efsanenin yanında ve çevresinde başka yüzler de arıyor insan... İsimler herkese göre değişebilir. Fakat benim için, grup maçı yaptığımız Brezilya'yı yenişimizi şehit analarına ithaf eden Doğan Hakyemez, o yüzlerden birinin ismi değil. Ve bunu biraz açmam şart:

Öncelikle, sporla ilişkisi bu biçimde kurulmaması gereken konuları gündeme getirerek fazladan sempati toplamak istiyor. İstiyor da... Zaten hiç hesaplamadan, beklemeden ve farketmeden gelen başarıyla oluşan sempati yetmiyor mu hakikaten? İnsan merak ediyor yahu! Hakikaten, öğrenmek istiyorum. Neyse, hadi bunu geçtik, koymuş kafaya, yapacak mutlaka... Peki, bunu illâ ki mantıksız ve saçma bir şekilde mi yapmalı? Brezilya galibiyetini niye armağan ediyorsun? Gruptan çıkışı filan et, çeyrek final oynayarak tarihi başarı kazanmayı et... Et yani, illâ seni birine birşey armağan etmekten alıkoyamayacak isek... Ki, hormonlarının iç kulağına bağırdığı alıcılara armağan ettiği şeyin de, ne kadar kendisinin olduğuna, biraz dikkat etmeli insan. Yoksa dışarıdan komisyoncu gibi görünür.

Eksik ve fazla

Neyse, bu yazı fena yerlere gidiyor, konu bu değil, zaten beni Litvanya maçından Brezilya maçına sıçratmış, derhal dönüyorum kaldığım yere. (En azından Brezilya maçını da aradan çıkarmış oldum.) Tam, savunmada aksayan tarafın 3 numaranın ribaundlara desteğinin azlığı olduğunu anlamışken, Ersan Aureliova daha kendine güvenli ve etkili oynamaya başladı. Fark yedi sayı filan olmuştu. İkinci çeyreğin sonunda Ermarsiyo Kucoğlu'nun dört faulü dışında bir sorun yoktu. Hidayet'in boşluğu hissedilmeyecekti. Mehmet'inki ise duruyordu. Hüseyin Beşok ile kapatılmış olabileceğini düşündüm. En azından Semih'in yerine Oğuz'un seçilmiş olması gerektiğini düşündüm; üç saniye koridoru savunmasında çeşitliliğimiz artmış olurdu. Post bölgelerinden arkası dönük sayı-pas tehdidi oluşturarak hücum çeşitliliğimizi de arttırırdı. Semih'in pozisyonunda kadro zengin ve sağlamdı. Zaten o yüzden çok fazla oynatılmadı. Esasen fiziği ve atletizmi bu spor için çok avantajlı, büyük şans ve fırsattır yani, biraz daha sakin olabilse, iyi niyete imkan tanısa... Oynadığının basketbol olduğunu ara sıra unutmasa... İyi olacak o zaman, çok iyi. Şimdiyse, mükemmel bir basketbolcu fiziğinde, genç ve şöhreti yakalamış olduğunu sanan bir futbolcu görüyorum. Tabii ki bu son cümledeki genellemeleri sadece Türkiye çerçevesinde yapıyorum.

Orhun-Harun'dan Semih'e gelmişiz, kaybolmuşuz yani, anayola geri dönüyorum... Bu arada merak etmeyin, her maç bu kadar uzun olmayacak, aynı zamanda turnuvayla ilgili ilk izlenimler bunlar, o yüzden şişmanlar kendileri.

Maç sonları, durum özeti

Üçüncüde adam adamayla hücumumuz kötüleşti, fark kapandı. Sonra savunma daha etkili hale geldi ve maçta kaldık. Litvanya ekolü de zaten ihracattan yara almış durumda. Herkes kendi istikbaline oynuyor, gencecik elemanlar bile! Arada bir takım haline geliyorlar, derhal fark sahaya ve skora yansıyor, ama saman alevi gibi. Sonra herkes kendi istatistiğine dönüyor. Maci sahada kayboluyor, kenarda buruk, zaten turnuva boyunca öyle.

Savunma sonlara doğru da hep iyiye gitti, rahat atamasak bile başa baş kaldık. Taraftarların arasında Fenerbahçe futbol takımının formasını giymiş iki genç, tanıdık figür olarak dikkatimi çekti. Gözlerim Çarşı grubundan birilerini aradı. O sırada Litvanya son faulü ne kadar akıllı ve çabuk yaptı. İşte taktik uygulamada ekol farkı (bizden değil canım, yapamayanlardan). Maçın son anları, mücadelenin ve bizimkilerin savunma başarısının özü gibiydi: Zaman tükeniyor, öndeyiz, rakip elinde topla kazanmak için geliyor ve savunmadayız. Bu her maçta en iyi durum olmayabilir tabii, fakat neyi nasıl yaptığınızın önemi ortada. Kanıt: Potamızı muhteşem savunduk ve kazandık, sonraki kimi maçlarda olacağı gibi.

Bu maç bize birşey katar mı?

Katar maçında gençler şunu gördü: Böyle önemli uluslararası turnuvalarda, maçı ciddiye almazsan, maç ortaya gelir. İyi bir tecrübe, erken erken edindiler, Engin'in ortaya çıkışını biraz daha heyecanlı, dolayısıyla daha göze çarpar hale getirdiği için de memnun olunabilir, Polyanna sever iseniz. Handke yahut Kosinski sevenlerden iseniz, maçın sonlarında farkın beş sayıya inmiş olmasını rezalet addedebilirsiniz. Mahsuru yok ama lüzumu da yok, ben hem Kosinski sevenlerden, hem de duruma sevinenlerdenim. Çünkü Engin'in tohuma kaçmadan nihayet federasyonun gözüne çarpması (hatta kaçması), milli takım için çok güzel bir durum. Geç oldu ama güç olmadı, buna da şükür. Ve burada bir parantez açıyoruz, Engin üzerinden...

Engin'in Katar karşısında başlayıp sonraki maçlarda devam etmekte olan performansı kimileri için şaşırtıcı değil. Murat Murathanoğlu zaten -yeni değil, uzun zamandır- anlatıp duruyor. Bundan böyle milli takımda sağlam Kerem'in ardında ikinci oyun kurucu olmayı hak ettiğini ve öyle de olacağını bazılarınız anlamıştır. Ender üç sene önceki halini muhafazada ısrarlı davranırsa -ki bu ısrardan hoşlandığı görülüyor- bunu sonraki turnuvada görebiliriz.

Kerem'in veliahtı olacak kapasitede olduğu açık, Engin'in. Fakat pek de alıştığımız türde bir mimlli takım oyuncusu olmayacak sanıyorum. Zaten milli takımı gelişi de pek alışılmadık biçimde oldu. NCAA'de ACC liginde North Carolina'da paso adam olarak oynayıp duruyordu, federasyon da herkes kadar onu biliyordu ve kimse çağırmıyordu! Bu federasyonun, oyuncularıyla ilişkisi garip. Çok acayibime gidiyor. Federasyonun ilgili birimi, milli takım kadrosu ile ilgili olarak, NBA'de oynayan iki oyuncusuyla, ulusal medya üzerinden, çoklukla provokatif yanı yüksek haberler vasıtasıyla iletişim kuruyor mesela! İki kişinin birbirlerine söylemesi ve duyması gereken laflar, kulaktan kulağa oyunu gibi, konuyla ilgili-ilgisiz seksen tane istasyondan, adeta bir martavala dönüşerek yerine ulaşıyor. Sanki bunlar Saylonlu, buradan yetişmemiş, yabancı insanlar. Sanki aynı aile içinde değil herkes. Sanki ağabey-kardeş ilişkisi yok, hiç olmamış!

Şu konuyu açmışken...

Evet, ya Mehmet ile Hidayet birden hafızalarını kaybedip geçmişlerini unuttular, yahut delirip vatansız oldular! Çünkü onlar, bu Oniki Dev Adam adının takıldığı takımın çekirdeği. Bu slogan kurumlaştıysa, bugünkü takım için benzetmeler türetiliyorsa, orijinalinde onlar vardı. Demiyorum ki şimdi onlar olsa molsa filan, yanlış anlamayın, bâtılla uğraşacak değiliz, olmuş olanla ilgileniyoruz sadece. Ve onlara yapılan bu muamele yanlış.

Federasyon, milli takım oyuncusuyla böyle ilişki kurmaz. Federasyon babadır, bu yüzden baba gibi davranmalıdır, davranamazsa da, oyuncu ona baba saygısı göstermez, salak veya yılışık olmadığı sürece. Bu Mehmet ile Hidayet'in kimseyle bir sorunları, alıp veremedikleri yok, gayet güzel kariyerlerini geliştiriyorlar NBA'de, ve her maçlarında doğal ve otomatik olarak bu ülkeyi temsil ederek. Yahu hayır, bunlar Rodman, Sprewell, Isaiah Rider gibi adamlar olsa, o zaman anlayacağım federasyonun derdini. Ama bize kimi anlatıyorsunuz yahu? Mehmet ile Hidayet'i mi?

Onları külahıma anlatın siz. Şahsiyetleri ne olursa olsun maksatları gösterildiği gibi olmayan bu iki oyuncuyu, alâkaları dahi olmayan iç çekişmelere alet ederken de, sanki kendisini haklı çıkarır bir örnek veriyormuş gibi "Bakın Mirsat da affını istedi, verdik" diyor zaten federasyon yetkilisi, basına açıklama yaparken. Bu söylediğinin zaten kendisini ne kadar taraflı ve kuşku verici hale getirdiğini fark dahi etmiyor. Kimsenin işin esasının onun açıkladığı gibi olduğuna inanmadığını görmüyor. Çünkü karşısında insan yok, kamera, objektif ve mikrofon var. Halbuki karşısında Mehmet ve Hidayet olmalıydı, basın da odanın dışında biryerlerde. Aksi halde "Zaten gelişmiş basketbol ülkelerinde senelerdir sorun edilmeyen bu durum, bizde niye sorun çıkarıyor? Çıkarıyorsa da, Mehmet ile Hidayet'in gelmemeleri niçin problem oluyor da, Mirsat'ın gelmemesi olmuyor?" diye soran çıkabilir, illâ o basın mensuplarının arasında olması da gerekmez.

Şimdi de bu sorulara cevaplar yaratmaya uğraşmamalı kimse zaten, anlaşılmalı ki; tutulan yol yanlıştır ve yapılanlar da... Dolayısıyla bu konuda üretilecek cevaplardan bin kat hızla yeni sorular üretilebilir. Üstelik cevaplar da saçma oluyor zaten. TBL'nin ve takımların genel hali ortada, bu yüzden zaten kimse bu takımdan bu turnuvada hiçbir halt etmesini beklemiyordu. Tabii ya, en baba basketbol adamları ve yorumcuları dahil hepimize sürpriz oldu da, oyuncular, menecer filan önceden biliyordu, tahmin ediyordu sanmıyorsunuz herhalde! Onlar da bizimle beraber öğrendiler. Mirsat da, Mehmet ve Hidayet de... Kimsenin onlar adına üzüntü duymak dışında yapacak birşeyi yok, olmamalı. Kimsenin neyi bekleyip neyi bulduğunu yargılamak kimseye düşmez. Herkes kendi tahminine ve kararına kendisi üzülsün, ders alsın, yeter.

İşinize bakın, basketbolla uğraşın

Evet, bence sadece teknik kadro ve takımın içinden en fazla birkaç kişi tahmin edebilmiştir, biraz da iyimserlikle. E tamam, ne güzel işte, sürpriz başarı, top sahasının altında altın madeni bulduk, yaşasın, hep beraber kutlayalım. Yok efendim, şehit anaları var, yok kahraman sakatlar ordusu zart zurt! Yahu siz Japonya'dasınız, Dünya Şampiyonası'nda memleketi temsil ediyorsunuz ve öyle bir tarihi giriş yapılmış ki su üzerinde yürüyerekten, tek konsantre olmanız gereken, bir sonraki maç. (Tanjevic ve kadrosu bir sonraki maça da konsantre olabilirler tabii, uygun görüyorlarsa.) Hakyemez keşke kafilenin Lübnan'a asker gönderme konusundaki eğilimini de çıtlatsaydı, ülkede tüm ayrıntılarıyla ve herkes tarafından her seviyede tartışılmakta olan konuya farklı bir boyut kazandırırdı. Yine de bence Japonya'daki herkesin basketbol dışındaki konularda susup işlerine bakması ve kafaya düşmüş bu elmayı beşinci sırayla taçlandırmaya çabalaması daha iyi olur. Hem, sporu kirleten tarzda yaklaşımlardan umdukları primin çok daha fazlasını, basketbol düşünerek ve basketbol oynayarak-oynatarak kazanabileceklerini de görmüş olurlar.

Parantez değil tarla açtım mübarek! Kusura bakmayın, gazım var bu konularda. Fazlaca her yazılıp çizileni okuyup izlemiyorum gerçi ama bir tek Hıncal Uluç'tan duydum bu mealde yorumlar. Evet, yanlış duymadınız, Hıncal Uluç. (Ahmet Çakar da konuyla ilgili beyanat verdi mi, bilmiyorum. Ben duymadım, konuşmuş olabilir. Konuşmamışsa da konuşacaktır!)

Televizyon notları

Katar karşılaşmasından aklımda kalan bir diğer olay, tribündeki fesli Katarlının maçın başından sonuna kadar olan sürede iki Japon kızı ince ince işleyerek neticede bağlaması ve bayrağı ellerine vermesi oldu.

Sportmenlik dışı faullerin de ha bire hatalı çalınmakta olduğunu yine ilk kez Katar maçında farkettim. Bu turnuva boyunca devam etti, benim izlediğim her maçta hem de, istisnasız.

Netice: Katar zaten son grup maçında alkışlanarak uğurlanacaktı, sayemizde fazladan bir erken alkış almış oldular seyirciden.

Slovenya maçından önce NTV'de MM "Slovenya sert savunmamızdan yılar" dedi. Aynen de öyle oldu. Birazdan MM ve Murat Didin "Mirsat'ın olmadığı iyi olmuş" demeye getirdiler, hatta dediler de. Yukarıdaki konudan tamamen bağımsız düşünmek lazım ve öyle düşündüğümde de, aslında Mirsat'ın kendini kontrol etmek suretiyle takımda olmasının faydaya dönüştürülebileceğini teknik açıdan kabul etmek durumundayım. Biraz da mizacı nedeniyle hiçbir zaman benim sevdiğim ve beğendiğim basketbolu oynamadı, ama neyi nasıl yaptığını bilmezden gelmek olmaz. 4 numara olmasına rağmen birden çok pozisyonu oynayabileceği için, Arjantin maçında sakat Ersan ve İbrahim'in yerine çok işe yarayabilirdi. Hem de, o maça ve eşleşmelere mahsus, o pozisyonun doğal oyuncusu Hidayet'ten bile daha etkili olarak. Tabii bunlar hikaye, olsaydı molsaydı... Hayır, programda konuşuldu da, ben de bunları düşündüm işte.

Slovenya'yı da savunmayla yendik. Uzatmayayım işte, çoğunuz izlediniz zaten. Maç sonrası röportajlarda Ender, canlı yayına, Murat Kosova'ya şaklabanlık yaparken yakalandı. Normaldir, öyle bir çocuk işte. İyi birşey tabii de, oynarken ve kaybederken de böyle neşeli ve sakin olsa keşke. Belki o zaman milli takıma, oyuna girdiğinde kritik bir top kapıp gidip daha da kritik bir üçlük sokmak dışında da bir fayda sağlayabilir. Kapasite var ama niyet yok. İşlenmedikçe de paslanıyor. Pas vermeyi öğrenmekte ve bir oyun kurucu sıfatıyla sahada ilk düşünce olarak uygulamakta İbrahim kadar gecikmezse iyi bir kariyeri olur, gecikirse fırsat bulamayabilir çünkü İbrahim ile kıyaslanabilecek bir oyuncu değil. Hayal kırıklığı demeyeyim de, beklentileri karşılayamamış, potansiyelini ortaya koyamamış bir yetenek olarak hatırlanır sadece. Dediğim gibi, kendi elinde. Basketbolda her şey mümkün, hayattaki gibi, yeter ki kafada canlandırırken iyi, komik, yaratıcı, rekabetçi ama dost olalım. Ve tabii takımın parçası olalım.

Basketbol programından üç dakikalığına canlı yayına bağlandılar, arada not almışım: NTV'de spor spikerliği yapmaya çalışan Esmersoy, M. Schumacher ile röportaj yapıyor. Yıkama yağlamadan sonra ilk soru, pistin sekizinci virajı hakkında. Zor muymuş! Adam geçiştirdi, ikinci soru daha beter: Futbol! Son dönemde motor sporlarının en ünlü siması sayılan, emekli olmadan efsane olmayı başarmış Schumi, Ferrari yöneticisinin eşi spor tv'cisine özel röportaj veriyor, o da ona futbol soruyor!

Kız İngilizceyi doğru konuşamıyor zaten, ne diyeceğini de şaşırıyor, hazırlanmamış gibi geldi bana. Nedir ve nedendir bu ısrar, diye düşünmüşüm, notunu almışım.

Dört büyük

Bu arada, İspanya'nın basketbolu çok hoşuma gidiyor, bizimkinden sonra en takım olmayı başarmış kadro. Arjantin daha iyi takım tabii ama İspanya'daki takım ruhu daha taze ve güçlü. Belki bu avantajdır, belki tecrübesizlikleri dezavantaj, bilemiyorum. Ben onlar kazansın istiyorum. Arjantin'in zayıf halkası Herman (pisokoljik olarak, eheh!).

ABD'nin basketboluna teknik olarak girmeyeyim, sağolsunlar Kosova ve Kural bu açılardan izleyiciyi çok güzel doyuruyorlar zaten de; göze hoş gelen oyunları Yunanlı kurtlar karşısında nasıl olacak, düşünmeleri lazım. Almanya'nın iki buçuk periyot boyunca takım savunması ve tempo kontrolüyle sıkıntı verdiği ABD'yi pota altında dayak ve sonlara yaklaştıkça tansiyonun artacağı gergin bir maç bekliyor. Onlar şaşıracak, siz şaşırmayın!

Turnuvanın zirvesinde, kimlerin finalde olacağına dair seçim yapamıyorum. Dört takımın da finale çıkması imkan dahilinde, zaten mesele de, bu dört takımın diğerlerine mesafeli olmaları. Yani şu yarı final eşleşmelerini çoğu insan tahmin etmiştir de, onlardan hangisi turnuvada şu ana dek olup bitenlerle (başta bizim takım) defalarca şaşırıp kalmamıştır? Böyle değişik, güzel ve heyecanlı bir turnuva oluyor işte, bizim için çok iyi geçen, aynı zamanda bir çoğumuzun da gözlerini dünyaya iyice açan... Öyle ki, halen kapalı gözler faltaşı gibi farkediliyor artık.

Oniki İnatçı Adam

Bizimkilerle bitirelim, adet olsun diye benzetmemizi yapıverdik zaten!

Litvanya zaten turnuva başından beri takım olmayı başaramadı, yukarı gidişi de sona erdiğinden biraz daha gevşeyeceğine inandığım için, bence ilk maçtaki strateji ve oyunla, o şekilde, hatta biraz daha rahat yenebiliriz. NBA kontratı için kendisine oynayan Litvanyalılar filan olacak karşımızda, bizimki bir takım, öyle kaldığında yenmesi sorun olmaz.

Sonra Almanya ile oynayacağız gibi görünüyor. O maç kesinlikle daha zor, biliyoruz, karşımızda bizimki gibi bir takım var ve uzun süredir birlikteler, beraber savunma yapmayı biliyorlar, gençleri kendilerini göstermeye başlıyor, babaları da yorgun ama 'varlığı yeter' misali ortalarında duruyor. "Nowitzki zaten yorgun, ilk dört şansı gitti, beşincilik için asılmaz" diyenler var. Benim bildiğim Nowitzki'nin karşısına bu hurafeyle çıkılırsa sonuç hüsran olur gibime geliyor.

Beşincilik harika olur, Almanya karşımıza gelirse, hüsransız bir altıncılık da hiç fena değil. Göğsümüzü kabarttılar, büyük gurur verdiler, teşekkür, minnet ve hakkımızı helal... Bu ortadaki, bizi temsil eden, kuvvetli, müthiş kabiliyetli, birbirlerine bağlı ve inanmış, iyi niyetli, beraber doğru basketbol oynayan, dikkat ve takdir toplayan çok sempatik bir takım, sırf bizim gözümüzde değil, tüm danyanın gözünde, inanın; ağabeyleriyle, gençleriyle, teknik ve fizik kapasitesiyle, savunma direnciyle, dostluk-kardeşlik ilişkileriyle vs...

Ama fazlası yok, eksiği var ve 2010'da bu eksiği kapadığımızı memleketimizde göstermek için de önümüzde bir Avrupa Şampiyonası var. Şu pırıl pırıl basketbol neslini adam gibi yönetin de, hem Türk basketbolu, hem de bu takım hakettiği yerde olsun. Aksi halde dört sene sonra aynı mazeretleri kimse bugünkü sükunet içinde karşılamaz. Bıraksınlar NBA'ci ayrımı filan gibi asılsız saçmalıklarla uğraşmayı... Dört sene sonraki kadronun yarısından fazlası NBA'de, tamamına yakını dışarda filan oynuyor olabilir, hatta kalanlar da NBA'e gitmiş gelmiş veya oynamak üzere seçilmiş bile olabilir. Yeteri kadar iyi olan herkes NBA'e gitmek ister, gidebilirse de gider. Profesyonel basketbolcu olmayan herkesin, bu konuyu, bu gerçeği göz önünde tutarak değerlendirmeleri gerekir.

Hangi gerçeği?

Şunu: Herkes tek bir hayatı yaşamıyor... Herkes kendi hayatını yaşıyor.

Şimdilik bu kadar. Yazacaklarım tabii ki bitmedi ve milli takımın kalan maçlarıyla üzerine daha da eklenecek. Yarından sonra sitede iki-üç hafta kadar güncelleme olmayacak, ardından turnuvanın kalan kısmının günlüğüyle burada buluşuruz umarım.

Hadi eyvallah.

30 Ağustos 2006
batug@bilgi.edu.tr