Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

"Biz çok yorgunuz, Pekin'e siz gidin"

Merhaba. İspanya '07 sona yaklaşırken, cuma-cumartesi günleri kendimi peş peşe çeyrek ve yarı final maçlarının heyecanında kaybetmişim, çeyrek asırlık dostlarımla birlikte, ki basketbol geçmişleri de bir o kadardır. Sadece basketbol hassasiyetini değil, it-herifler-maalesef-gene-birarada durumunu da abartmışız, öyle ki, pazar öğlen kalktığımda kendimi baygınlık geçirerek bir gece önceki rave party'den ambulansla ihraç edilmiş gibi hissediyordum. Tabii ki, eğer takılabileceğim bir rave party olsaydı bu memlekette, şu an polis dayağı yemiş de olabilirdim, farketmez, yine üç aşağı beş yukarı aynı hissedecektim.

Lafı sakız gibi uzatmamak gerekirse, diyeceğim şudur ki; ancak kendimi toparladıktan sonra, üçüncülük maçıyla finali, not alarak, hakkında yazı yazacak gözle seyretmeyi başarabildim. Tevemiz pırıl pırıl taze plazmadan yapılmıştı. Bakalım bu yazılar öncekilerden daha parlak renkli olacak mı!

Yorgun ve durgun

Yazacak iki maçım var ve bunu iki yazıda yapacağım, sizi bayıltmayacağım. Önce Helen uygarlığının yıkılışı!

Maç başladı, bakıyorum ben de, maçın hikayesinin başını kaçırmayayım diye. Her maçın bir hikayesi olur. En azından ben izlerken. İnsanın, anlamak istediği konularla ilişkiyi, onlarla kendi hikayesini yaratarak kurması gerektiğini düşünenlerdenim. Fazla mı düşünüyorum? Basketbol yazmayı bırakmalı mıyım? Evet mi? Size ne yahu? Ne, zaten ben mi sordum? İyi tamam, pardon.

Evet, fazla düşünüyorum galiba, bunların arasından sadece maç ve basketbol ile ilgili olanları yazmaya çalışayım size. Döndüm üçüncülük-ikincilikten-iyidir maçının birinci çeyreğine.

Bendenizin tuhaf algısı uyarınca, basketbol maçlarının hikayesi genelde ilk çeyrekte başlar. Bu çeyrekte olanlar maçın kalanını şekilendirir, yapılanmasına ve akışına temel oluşturur. Maçın sonucu her zaman buna bağlı olmayabilir, yine de bence mutlaka etkilenir. Ve fakat maçın hikayesi, içinde nelerin nasıl olacağı, ince-sağlam bağlarla ilk çeyrekteki kapışmanın detaylarına çengellenir. Litvanya-Yunanistan maçında tam da böyle olmadı. On dakika, iki takımın birbirlerine el-ense çekmesiyle geçti. Neden sonra aydınlandım ki, Yunanlı oyuncuların çoğu son barutu bir gün önce İspanya'ya atmış olduklarından takım artık komple bitik, ancak birbirlerine yaslanarak sahada durabiliyorlar. Ben bunu ilk çeyreğin sonuna dek çakozlayamadım zira bu Yunanlılar zaten dura dura oynuyor.

Ne zaman farkettim ki Yunanistan pota altına top indiremiyor, takımın enerjisinin yarı finalle deşarj olduğuna uyandım. Japonya 2006 geldi aklıma... Litvanyalıların akıllarına gelmemiş herhalde, halen rakibi yoklayıp duruyorlar (bunlar Japonya'da çeyrek finalde elenmişlerdi, kalanını takip etmemiş olabilirler). Zaten Litvanyalılar birbirlerinden tedirgin ('götünden uyuz' misâli, tam öyle değil ama benzer)... Bir de Jasikevicius (Jasi diyeceğim artık) baskısı var üstlerinde, "sakat sakat oynasın mı, oynamasın mı, kendi istiyor ama, peki ne kadar oynasa ne yapabilir, oynamasa sıçar mıyız?" onikileminde öyle skşp kalmışlar ki, 'ı'lar arada kaynamış (ve bir kez daha parantezli bir bölümle sona eren cümle kurarsam kızacak mısınız?).

İyonize basketbol

Kendi derdiyle uğraşan Litvanya mevzua uyanıp yüklenemedi fakat ikinci çeyrekte Yunanistan vaziyetini belli etti. Pota altına top indirmekten bahsettim, bu Yunan hücum sisteminin en önemli safhası, her daim topsuz bir oyuncu bölgeye katediyor, onu başkası takip ediyor, rakip pota altı savunmasının en küçük ve kısa zaafındaysa, başka yerlerde dolaşmakta olan top bir anda orada boş kalana indiriliveriyor. Bu, hemen her takıma karşı yapılıyor. Şu maç ve Litvanya hariç. Litvanya'nın hareketli, agresif ve kalabalık savunması pota altına ne top, ne Yunanlı sokmuyor. Yorgunistan zaruri dış şut deniyor, çoğu girmiyor, Litvanya giderek daha çabuk, daha hızlı geliyor. Velhasıl, ikinci çeyrekte Yunanistan, Litvanya'nın temposuna -ayak uyduracak değil- boyun eğiyor. Gelin görün ki bu durum skora yansımıyor, vaziyete hâlâ ayamamış Litvanya koçu mola alıyor. Yanakis'in ağzı kulaklarına varamıyor çünkü o bir entrikacı, Asteriks yahut Red Kit karakteri gibi görünüyor, bakınıyor etrafa. Çeyreğin kalanında da Yunan takımı, kavga-dövüşü anımsatan, sportmenlik dışı faullere varan sertlikle oyunu doğrayıp duruyor, içine basketbol koymuyor; serbest atışlar, itirazlar, tartışmalar, itişmeler...

Sahada izlenecek bir halt yok, netliği biraz ileri kaydırıyorum, tribün çürük diş dolu ağız gibi, yine o bölmelerde tek tük tipler yayılmış, sanki sigorta şirketinin satış temsilcileri semineri... Yuh olsun diyorum İspanyollara, sizin de tek derdiniz kendi takımınız. Üçüncülük maçı yahu, üstelik madalyasından ilâve ehemmiyeti haiz; kazanan kendini Olimpiyat'ta bilecek, eleme turu yerine mavi tura gidebilecekler. İspanyollar bunu izlemek istemiyor. (Yani şurada şunu eleştiriyorum ama maç da berbat gidiyor, olsun, böyle gitmez, galibiyetin ödülü büyük, Yunanlılar dahi sağmış gibi yapıp direniyor sahada.)

Bir de Yunan molası... Lan iki adım koşmadınız zaten, habire fauldü bilmemneydi, skor da bataklığa saplanmış gibi, ne molası alıyorsunuz, niye? Oksijen mi çekiyor yoksa bu herifler çaktırmadan kenarda, yedek çemberinin içine gizlenip?!

Böyle böyle gitti, bitti. İkinci yarı basketbola geçileceği ümidiyle kalkıp çişimi yaptım, içecek ikmal ettim (neyse ne, size ne!), oturdum, marpucu da elime aldım... Aha, tam zamanı, üçüncü başlıyor. Bünye öylesine basketmaçı endeksli artık, ihtiyaçları molalara ve aralara göre gideriyor.

Üçüncü başladı, biraz basketbol nihayet, ve maç da çözülüyor en bir yavaşından ama geri dönülmezinden. Yiğiter Uluğ ustamız, bir gün önceki yarı finallerin iki kahramanı Spanulis ve Kakiuzis'ın maçın iddiasına çekimser kalmalarına dikkatleri çekiyor. Düşünüyorum; o kahramanlıkların yorgunluğundan zâhir. Takım bitik deyince tek tek herkesi birden kastetmiyoruz zaten. Belli bazılarının bitkinliği bitiriyor takımı. Neyse, üçüncüye Yunanistan hızlı girdi, sözümona gözdağı (gözümona?). Sanki Litvanya takımı engelli koşu yaptı arada. Yanakis'in plana bak! Hacı, senin elemanlar topu pota altına indirebilecek mi peki? Yok canım, nerde? Aynı terane. Ha babam üçlük. Girenler girdi, girmeyenlerle durum 62-54'e vardı. Mavi alarm! Ve periyot sonu.

Boş localar, basın ve basmayın-teveden-verin tahsisatları nedeniyle pota arkalarına itilmiş seyircilerin mavi olanları mavi alarmı duydu, seferberlik halinde desteğe başladı. İnin sahaya da oynayın, enerji lazım, gürültü değil. Bu arada gözlerim o sarışın Yunan taraftarı hatunu arıyor, heyhat, kameraman bulmadan benim bulmam mümkün değil. Belki sonra...

Bitin de gidin

Dördüncü başladı. Yunanistan farkı kapatamıyor, artık hiç olmuyor. Litvanya da farkı koruyor ama koparamıyor. Çeyrek bu havada sürdü gitti, iki takımın da niye finalde değil de burada olduklarını gözümüze sokar gibi. Fakat oyun fena gitmiyor, derken... Skorbord gitti. Allah tepenizden baksın, gözündeki çapak kafanıza düşsün! Kralınızla baronunuz da eğilirken kafa kafaya çarpışsın inşallah! Ayıptır be. İnsanın yüzü kızarır, çıkıp iki özür diler, bu kaçıncı? FIBA, 2010'un provasını mı yapıyor acaba?

Hakemler de ayrı rezalet tabii... Bakınız, orta sahada biri topu süren, diğeri ona karşı savunma yapan iki adam çarpışıyor, hatta bunlardan birisi yere düşüyor, düdük müdük yok! Ne oynanıyor ya, basketbol değil mi bu?

İki dakika kala maçın bitmiş olduğunu düşündüm, skordan değil, gidişattan. Şöyle ki; 41 saniye kala 68-75 geride olan Yunanistan hücumda, baktım oyun kurmaya çalışıyorlar, hatta topu Litvanya pota altına indirmek amacıyla paslaşıp pozisyon arıyorlar. Yorgunluktan beyinler durmuş, demeye kalmadan, Litvanya faul yaptı... Allah Allaaaah, yorgunluktan beyinleri durmuş bunların. Bitirin, yapın töreni, verin madalyalarını ve çekilsin artık bu ikisi huzurdan. İnaf! (Bu arada, "Zisis" diyorum, duyulacak bir sesle.)

Yunanistan bu turnuvada ilk kez mühim bir karşılaşmada kendi oyununu oynayamadı dedim, Litvanya da ilk kez takım olmayı başardı, diye gördüm ben. Biraz geç oldu gerçiyevuskas.

Hadi eyvallah.

18 Eylül 2007