Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

Kerem yok, Kaan da yok!

Yiğiter Uluğ (YU) tam düşük maç başı tansiyonunda ilk bilgilendirici yorumuna girişmiş, Pelekanos ile İlyasova'nın benzetilmesini kıyaslı olarak test ederken, Murat Murathanoğlu (MM) sesini yükselterek araya girdi: "Dİ-KU-DİİS... Ve yedi iki!"

Eeehh bee, dedim, ne biçim bir maç izleyeceğiz acaba? Bu Portekizliler, Yunanlılardan dahi fast break yiyor! Bittikten sonra da tekrar düşündüm ki, bu maçın hikayesi, özeti budur.

Üzülüyorum tabii, bu sempatik ve atletik çaylak takım, daha otuz küsur dakika işlem göreceği entrika dolu Yunan basket tezgahından kaç parça çıkar acaba, ve buna ne derece zevksiz, durağan, düşük skorlu bir maçta şahit olurum, bu durum beni ne kadar sıkar, sinir eder.

Basket bilgisi, tecrübesi hep üst düzeyde olmuş Yunan milli takımlarından bu sonuncusu, öncekilere göre değil de, zamanımıza göre çok yavaş oynuyor. Yunanlıların karmaşık geleneklerinde hep büyük, yıldız, lider oyuncular var, ve hep ortada onlar etrafında bir takım, o oyuncular önderliğinde oynanan takım oyunu. O oyuncular yaşlandıkça geliştirdikleri tecrübeleri en kârlı biçimde değerlendiriliyor milli takımda. O oyuncular takım üzerinden oynuyor oyunu, takım da onlar üzerinden. Tecrübe arttıkça ağırlık artıyor, iki anlamıyla da: Lider oyunculara duyulan güven ve inanç artıyor ve tabii itaat de, dolayısıyla da onların oyundaki ağırlıkları, sahadaki her iki takım için hem de. Bu durumun Yunan takımının serta basketboluna etkisi de onu ağırlaştırmak oluyor, yavaşlatmak yani. Bilinen basketbol gerçeğidir, tempoyu kontrol eden, oyunu kontrol edebilir. Tabii maçı çektiği tempoya uygun bir sistemi, hücum ve savunma taktikleriyle bunların varyasyonları, bir de bütünlük içinde uygulayacak oyuncular. Tempoyu kontrol etmek, işleyen, rakibin hücum ivmesine ve savunma direncine göre kendi içinde çeşitlenen bir sistemle sağlanır, yine bu sayede de sürdürülebilir. Koç ve takımı kontrol ettikleri tempoya uygun sistemi iyi uygularsa, tempoyu kontrol etmeyi sürdürebilir. Bunun devamlılığı, oyunun kontrolünü ele getirir. İşte Yunanistan takımı bu sebeple bu kadar yavaş oynuyor. Karşılarındaki kim olursa olsun kendi etkili fakat durağan oyunlarını sahaya yansıtabilmek için, rakibin temposunu aşağı çekmek, maçın temposunu düşük tutmak durumundalar. Başka türlü de kazanabilir elbet bu takım. Sadece, bu düzende favori, çoğu rakip karşısında. Portekiz karşısındaysa her düzende favori zaten.

Yunanistan'a çarpmak

İzlemesi keyifli Orta Amerika basketbolu oynayan Portekiz, turnuvanın sempatik yabancı konuk sanatçısı gibiydi. Gomes gibi birkaç oyuncu ve iyi bir oyun kurucuyla daha etkili olabilir oynamaya çalıştıkları basketbol. Yunanistan ayarında rakiplerin basketbol tecrübesi ve top hakimiyeti ile saf dışı bırakabilecekleri bir sistem. Sadece tempoyu etkileyerek dahi köreltilebilecek hızlı hücum basketbolu, ki en zayıf tarafı savunmada ortaya çıkar, sayı kısa sürede gelmeyip hücum süresi ilerledikçe defansa dönme (transition) konsantrasyonu, gücü ve sürati azalır. Fast break atamayıp set hücumundan fast break yersin ve yavaşlarsın. İşte, temponun üzerinde rakibin eli vardır artık. Baskı altındasındır. Baskı arttıkça oyun yavaşlar, birbirini tetikleyen bu iki durum, birbirini besler de. Hızlı oyunun güzellikleri mevcut koşullarda o sahada varolamamaktadır. Aksırıp tıksıran maç, ara ara rakibin durağan-sert-paslaşmalı tarzının güzelliklerine sahne olmaya başlar. Fark açılmaktadır. Mola alınır, sağlayacağı bir fayda varsa. Yanakis ellerini ovuşturup gözlerini sinsi fıldır döndürmektedir, dudaksız ağzında Mona Lisa'nın anneannesinin tebessümü. Bir başörtüsü eksiktir, bir yanağında beni ve süpürgesi.

Bu tip baskı altında bile ne şaşırdı, ne duraladı, ne de dağıldı Portekiz... Göründüğü gibi kolay lokma olmadı. Yunanlılar son üç-beş dakikaya kadar sahada mücadele etmek, yıldızlarıyla liderleriyle bu maçı adam gibi oynamak ve kazanmak zorunda kaldılar.

Bir molada, artık İspanyol mu Rus mu bilemiyorum, dansçı kızlar, Tarkan'ın şarkısı eşliğinde gösteri yaptı. İspanya'daki Yunanistan-Portekiz maçında... Avrupa Şampiyonası demek, çokkültürlülük, çokulusluluk, spor çatısı altında biraraya gelip babalar gibi takılmak filan, işte böyle şeyler... Herifler bu memleketin değerlerini icabında bu kadar sokuyorlar organizasyonlara, Türkiye orada basketbol olarak kalamıyor. Olsun, bu da güzel, bir gün o da olur.

Devrede çevirdim enbiey tiviye... Drexler hakkında belgesel. Clyde glides and glides and glides again... Eskisinden sonrasından sekanslar, pozisyonlar... İşte gerçek bir oyuncu. Ne zarafet! Basketbol, başka yerde.

İkinci devre Yunanlılar artık işi tez elden bitirmeye çıktılar. Yüklendiler... O da ne! Portekizliler yine bana mısın demedi. Üçüncü çeyreğin sonlarına kadar farkı sık sık 10 sayının altına indirip Yunanlıları rahatsız ettiler, adeta ite kaka basketbol oynattılar.

Papadopulos'un şut kullanırken özellikle iki metrelik pivot Evora'yı bereleyen sol eliyle yaptığı fauller üzerinden sunduğu câzip komplo teorisiyle MM, FIBA Başkanı'nın Yunanlı olduğunu hatırlattı izleyenlere. Entrikayı bırakın bir tarafa, sahadaki takımın günümüz basketbol kültüründeki yerine dikkat! Bir bravo daha Portekiz'e. Bu arada, acaba Papalukas, Pontus kökenli olabilir mi? Hehiha!

Valiant Portugal

İhtiyaçları olmasa da maç boyunca Yunanlıların işlerine yarayan kimi hakem kararları, Portekiz'e sempatimi besledi durdu. Bu konuda izleyenleri sık sık aydınlatan MM ve YU da hadiseye yan pencereden bakıyorlardı. Ne güzeldi. Büyük zevk alıyordum bu maçı takip etmekten. Şimdi düşünüyorum, mutluydum o ara. Basketbol yine becermişti işini!

Son anlarda Portekiz'in aldığı mola çoğumuza anlamlı gelmemişti. Sonrasında bitişe saniyeler varken sahadaki hareketlilik de... YU, "Acaba biz mi birşey kaçırıyoruz? Bilmediğimiz bir averaj hesabı mı var?" diyerek hislere tercüman oldu. Yorumculuk illâ ki merak edilen soruların cevabını nabza göre şerbetleyip vermek değil... Öylesi ukalâlıktır bence, sonuçta bilginin hakim olduğu ortamda mahçubiyet getirir, birde ikide olmazsa üçüncüde... Bence bizim yorumcular çok iyiler. Memleketin bu turnuvada basketbol adına en iyileri... Ama o takıma bile bulaşmışlar, sahada oynayan takımı karıştırmakla yetinmeyenler. Aşağıda bu konuya bir paragraf ayıracağım da, hele bir Portekiz'i uğurlayayım.

Portekiz'in yenilmesi elbet hiiiç bozmadı keyfimi. MM'nin "Hakemler Yunanistan'ı kollamasa idi..." diye eriyen cümlesini YU bağladı: "Daha adaletli bir maç olabilirdi."

Bu maçla şampiyonadan uğurlanan Portekiz, azimli, mücadeleci, sempatik, göze hoş gelen basketbol oynamaya çalışan bir takım olarak aklımda yer etti. "Turnuvaya yakıştılar" diye aklımdan geçirirken, YU yine daha iyisini yakıştırdı: "Şampiyonaya çok güzel bir renk oldular."

"Greece Sent Valiant Portugal Home" diye duyurdu vaziyeti bugün, resmi site... Sekizde oynanacak maç hakkındaki bir diğer başlık ise şöyleydi: "Turkey play for honour!"

Yorumcu, yayıncı, organizasyon(cu?)

Yorumcular dedim yukarıda, çekirdek ekip çok koştu, çok çalıştı, çok yoruldu ve çok iyilerdi. Arada takılıyorum "Yiğiter Abi'nin lafını kesip durmayın" filan diye, ters anlaşılmasın, kimseye kimin lafına girip giremeyeceklerini söyleyecek, konuşma adabı öğretecek haddimiz yok. Derdimiz maçın akışıyla, mevzu da şu; birisi bir konuda konuşmaya başlıyor, anlatırken diğeri maçta cereyan eden bir enstantaneyi yüksek seslendirerek cümleyi kesip dikkatleri maça yöneltiyor. Yani laf kesmekten kasıt, konu kesmek... Yoksa bir konuyu tartışırken kim araya girmiş, kim nereye parantez açmmış, saplama yapmış, sohbetin sahiplerinin bileceği iştir. Maç hakkındaki bütünlüklü bir yorumu maçla kesmek gereksiz, hele o an atılan bir basketin, yapılan bir bloğun kimin marifeti olduğuna dair bilgi ile... Zaten izliyoruz bir yandan maçı, bir yandan da dinliyoruz, üstelik kimin ne yaptığı da görünüyor ekranda, yazılıyor da ilaveten. Baba bitirsin lafını, kayda değer birşey olmuşsa, onu da anlatır yorumlarsınız, oradayız biz, bekliyoruz, siz ne anlatırsanız onu dinliyoruz. Birinci çoğul şahıstan ötüyorum, ara sıra elimin kaydığı bir üslup, bu da yanlış anlaşılmasın, kendi adıma yazıyorum sadece. Beğenenlere eyvallah, başka fikirlerde olanlar da kendi yazılarını yazsınlar.

YU maçı başından sonuna düşünülmüş bir bütünlük içinde ele alıyor. Bazen bir film, bazen tiyatro, müzikal, belgesel gibi yaklaşıyor maça, durumları birbirine bilgi, fikir ve izahatle bağlıyor, gerektiği yerde dramatize ediyor. Ve her aşamasında sakin, esprili, üstten görür-alttan alır biçimde, nazik ve saygın. Arada fırlamaca bir yakıştırma duyduğunuzda şaşırmayla gülme kafa kafaya gelebiliyor o an. Dikkatim dağılmış veya bir tarafa fazlaca yoğunlaşmış olduğunda derhal aklım başıma geliyor, işte, diyorum, bakış açısı budur... Hem bileceksin, hem güleceksin. Sağolasın ustacım.

Aradaki Yuro '07 programında konuşan MM'nın İspanya takımı ve basketbolu, özellikle hakemlere jest ve mimiklerle sık sık üçkağıt açmaları hakkındaki yorumunu keşke İspanyollar duysaydı. MM'nin bu pencereden bakması da onun yorumlarını bana göre pek güzel tatlandırıyor.

Kaan Kural'a ne oldu?

Neteve'nin basketbol yayıncılığı bu turnuvayla bir yara daha aldı. Neteve bu işi hakkıyla kıvıramadı. Az maç verdi (bakın bugün bile erken maç yok, ben burada yazı yazıyorum), gereksiz tekrarlar verdi, vermediği maçları iyi özetlemedi, haberlemedi... Kadroyu da eksik oynattılar zaten. Kaan Kural nerede? Orada olduğunuzu biliyoruz, güzel güzel yazılar yazıyor, ara sıra görüyoruz, üç-beş kelime konuşuyor, sonra maç vakti geldiğinde, Kaan ortada yok! Abi nerede bu adam? Memleketin en iyi maç yorumcularından, büyük sporsever, önemli spordüşünür, gerçek basketbolbilir Kaan Kural niye maçlarda yorum yapmıyor?

Niye ya? Kerem Tunçeri niye yok bu takımda? Kaan Kural neden yok bu ekipte? Orada, sağlam, konuşuyor, düşünüyor, izliyor... Bize niye ulaşamıyor? Kim engelliyor, niye? Şu güzelim turnuvada bir KK-YY, bir MM-KK anlatımlı maç izleyemeyecek miyiz? Hayır sanıyorum. Yazık! Kimin başının altında nasıl ve niye çıktıysa çıktı bu saçmalık, bilemiyorum, öğreneceğim de umarım, öğrenirsem paylaşacağım elbet sizinle... Ama yazık yani. Ve yuh! Önemsiz ayrıntı gibi görünmekle birlikte, bence uluslararası basketbol insanlarının Türkiye'ye yine acı acı gülüp dudak büktükleri bir durum bu... Uluslararası çapta ve üst düzeyde bir basketbol yorumcusu olduğunu düşündüğüm Kaan Kural'ın derin analizlerinin, zekice çözümlemelerinin, yaratıcı fikirlerinin yokluğunun yarattığı boşluk, Neteve'nin turnuva yayınında çirkin bir leke gibi durdu. Neteve'nin diğer yetersizliklerinin oluşturduğu öbeğe tüy dikti hatta!

Bu işlere dokunmuşken İspanyolların organizasyonuna da bir-iki laf sokayım, sanki okuyup turnuvanın kalanında düzeltebilirlermiş gibi. Masa hakemleri, maçla ilgili teknik görevliler devamlı sıçıp batırdılar, devam da ediyorlar. Avrupa Şampiyonası'nda devamlı skorbord, saniye, faul kaydı vs. hataları hiç olmadı! İspanyolların fiyaka düşkünlüğünden, yoksa yapamayacakları iş değil. Ama bunlar gösterişe kayıp işi unuttular herhalde. Bu durum saha hakemlerini de etkiledi elbet, ki onların zaten çözmeleri gereken kendi sorunları var, oluyor. Evet, onlar da kötü, gelin görün ki kimse bu tozu çamura çevirmiyor. 2010'a kadar bakalım ne kadar değişebileceğiz.

Son olarak tribünler... Mayorka'daki ve Madrid'deki salonlarda, uluslararası basın masın teveciler filan için tribünlere yapılan yerler, maçların teveden seyir zevkinin içine etti. Maç oynanıyor, fonda bölmeler, içlerinde tek-tük tipler, bakıyorsun pota arkaları öyle... Nedir bu ya, devlet dairesi mi? Bir NBA maçında düşünün pozisyonu ve fonundaki tribünü, oradaki insanları, yüzlerini, mimiklerini, bakışlarını... Rengarenk ve dopdolu bir arka plan, istersen akşama kadar incele... Kaydır netliği geriye, işte pozisyon yerli yerinde... İspanya'daysa, artık daha fazla maçta rastlamaya alıştığımız ve çeşitleri de güzellikleriyle birlikte artan NBAvâri hareketlere, fondaki bu keltoş tribünler hiç yakışmadı... Organizasyonu tasarlayan İspanyollar, dünyaya fiyaka kesecekler diye, atlayıp salona gelmiş basketbolseveri ikinci plana atmış, tepelere itmiş. Ben durumu da görünüşünü de beğenmedim. İkazım ve görüşüm 2010 ile ilgili olarak kimsenin aklına bu konuda fikir düşürür mü, bilemem artık.

İsrail-İspanya maçı da iyiydi bence. İsrail'in bu takımının bu turnuvada tesadüfi olarak bulunmadığını halen görmeyen varsa, onlara belki açıklamıştır vaziyeti. Oyun kurucuları iyi ve bunu bilip kabul eden bir takımı oynatıyor... Tapiro bence Jazz'i kolaylardı.

Türkiye-Fransa başladı, neredeyse devre oldu, kaçıyorum, ikinci yarıya yetişirim ancak herhalde. Umarım şimdiye dek fazla oynamayanlar oynuyordur güzel güzel, takımın turnuvadaki şu son saatlerinde. Görüşürüz.

Hadi eyvallah.

12 Eylül 2007