Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

Takımı rahat bırakın!

Merhaba. İkinci gün izlenimlerinden önce, ilk gün ile ilgili olarak yazmayı unuttuğum birkaç detay...

Turnuvanın ilk şokunu Mithat'ın degajıyla yaşadığımı yazdım dün. İkinci şoku da Türkiye-Litvanya maçında, Semih'i önce uzaktan ve sonra yakından görünce yaşadım. Artık kafayı fönlemiş mi, yoksa normal hali buydu da önceden başka bir ayar mı verdirtiyordu, orasını bilemiyorum. Fakat Avrupa '07 modeli Semih'in tipini eskisine nazaran pek beğenemedim. Artık bana neyse, "Servet gibi, Volkan gibi saçıyla başıyla uğraşacağına oyunuyla uğraşsın" benzerinden bulaşasım da oldu içim içim. Sonra "Dur hele," dedim aynaya, "elemanı sahada bir süre izlemeden oyununu eleştirmek yakışıksız olur..." Nitekim Semih'te gelişme gördüm, beklediğimden fazlasını, tabii fundamental olarak değil fakat gayret ve enerji olarak. Anatomisini çok uyumlu olduğu basketbol ile ilişkilendirmeye başlamış ve oyunu da bundan fayda görüyor sanki. Tabii genel itibarla "nutku tutulup basireti bağlanmış" görünen kadromuzda bu tip nadir çabaların fazladan göze çarpıyor olması da anormal değil. Amaç zaten bu hevesli mücadelecilik ile akıl ve tekniği sükunet içinde birarada kullanmak, lâkin hepsini barındıran oyuncular bulmak/yetiştirmek hiç kolay değil (Kerem Gönlüm? Evvet!), zaten bence şart da değil, değişik oyunculardaki bu özellikleri sahada takım oyunu içinde buluşturup bu alaşımla oynamak yine benzer başarı getirir, üstelik alkışlatır, kaybedilmiş maçlarda dahi. Herkesin Nowitzki'si olacak değil, yok da zaten Almanya'dan başka kimsede, diğerleri ne yapıyor, nasıl yapıyor, izlemek kâfi... Konu basketbol ise Amerika'yı yeniden keşfetmeye üşenmemek gerekir.

Semih'in saçından takım oyununa geldim yine, daha önce bir çok detaydan bu noktaya gelmiş ve sonraki yazılarımda da farklı detaylardan gelecek olduğum gibi... Ne yapayım basketbol anlayışım böyle. Konuyu kendime sıçrattım, turnuvaya geri siliyorum; Litvanya maçında Kosova "Gardımızı indirmememiz lâzım" dedi, ben de evde "Gardımız yok ki" dedim. Dünkü yazıdaki sohbet işte, biliyorsunuz, uzatmayayım sakız gibi. Gerçi uzamış iyice, en iyisi ikinci güne yapıştırayım.

Litvanya - Çek C. maçına fazla diyeceğim yok. Kısa notlarımı sarkıtayım...

Çekler iyi bir antrenman verdi Litvanya'ya, iki taraf da tadını çıkarttı. Bir gün önce Almanya gibi sistemsiz bir favoriyi uzatmaya sürükleyip kendi kapasitelerini zorlayan Çek C., Litvanya ekolünün karmaşık sistemine baştan teslim oldu. Çekler sistemli oynamaya ve sistem oturtup geliştirmeye çalışıyor, iki maçta da bu izlenimi aldım ve bence sonuçlar da doğru yolda olduklarını gösteriyor. Çek basketbolu bence gelişmeye ve geleceğe açık. Ortaya koydukları basketbol anlayışı, takım halinde hücum edip savunma yapmayı öngörüyor, böyle sistemler oyuncu geliştirir, sistem içinde gelişen oyuncular da takımı geliştirir. Çekler ilâveten gayretli oynuyorlar, sahanın iki tarafında da, gayret ve sistem birlikte (uyumlu, eşzamanlı) çalışırsa, ortaya direnç çıkar basketbolda. Bu da rakibi zorlayan, üzerinde baskı oluşturan durumlar yaratır. Çeklerin Almanya'yı zorlayıp Litvanya'yla havlu yerde mücadele etmelerini buna bağlıyorum.

Diyebilirsiniz; "Çeklerin sistemi Türkiye Milli Takımı'nı ilk teneffüste eve göndermesin?.." Bu Türkiye takımına bağlı elbette. Çeklerin doğru yolda iyi gittiklerini düşünüyorum da, Avrupa Şampiyonası gibi turnuvalarda o gidişlerin hızı artmaz, aksine azalır. Taze bir takım, iki günde iki yenilgi mühim değil de, verdikleri mücadelelerden dolayı biraz hırpalandılar. İleride işlerine yarayacak olan bu gayretkeşlik sayesinde bu turnuvada sadece tecrübe kazanacaklar ve aynı sebepten dolayı bence bugünkü rakip olarak kıvamdalar. Esas "Kazan ya da elen" maçı bu gece Türkiye için, bir çok kimsenin yazıp söylediği gibi dün Almanya ile olan değildi. Ve bu turnuvadaki ilk "kazan veya evine dön" maçını Çeklerle oynadığı için bence halen şansı var Türkiye'nin. Evet, son şans artık, tabii.

Geçeyim elektrikli mevzua...

Oyunla ilgili çok fazla traş yapmayacağım, maçtan sonra Murat Didin vaziyeti isabetle teşhis ettti ve bence söylenmesi gerekenleri en açık biçimde özetledi. Dünkü yazımda bu gardlar ve takım oyunu mevzuunu biraz kurcalamıştım zaten, Almanya maçının ardından Didin Usta ders gibi anlattı. Umarım kaçırmamışsınızdır, kaçırdıysanız da bir yerden bulup izleyin-dinleyin derim.

Gelelim diğerlerine... Spor basınının hali-vaziyeti bence bir rezâlet! Berbatlar! Aynı gazetelerin, aynı yazarların üç gün önceki, iki gün önceki, dünkü ve bugünkü yazılarını okuyun, dekadansa inanamayacaksınız. İki günde havalarının nereden nereye geldiği bir tarafa, bir de bugünkü öfke yazıları-demeçleri var ortada. Yuh diyorum hepsine. Siz ne anlarsınız be, çok biliyorsanız çıkın da oynayın. Takımın yöneticisi çıkmış, oyunculardan koçlara herkesi suçluyor ve takımda kendi hayalinde canlandırdığı bir "hava"nın olmamasından bahsediyor. Evet, Hakyemez maçtan hemen sonra yüzümüze bunları bağırdıktan sonra da, nefret konvoyunun bu yoldan gazlaması hiç şaşırtıcı değil. Herkes bir "ruh"tur tutturmuş, bu laf üzerinden oyuncuları ve koçları katranlma tüye bulamaya koyulmuş. Acaba sorumlusu kim? Bu konuyu kim açıyor?

Hakyemez'e sormak istiyorum, ama soramıyorum tabii, yerineyse onun yaptığı gibi ortaya konuşacağım ben de cevaben: Takıma o "hava"yı, "ruh"u getirmek kimin işi yahu? "Ruh yok" diyorsun ve Mehmet ile Hidayet'e laf çarptırıyorsun. "Adapte olamıyorlar" diyorsun, oradan lafın ters yere gideceğini anlayıp değiştirmeye çalışıp İbrahim'e, Serkan'a getiriyorsun... Onlar da ünlüymüş, yıldızmış... Şahsen ben bağlantı kuramıyorum, anlayamıyorum, kendisi de farkediyor olacak ki aniden Tanjevic'e sıçratıyor lafı, neymiş, yıldız oyuncuya ayrı muamele yapmayan sistemi varmış. Haa, demek istiyor ki, Mehmet ile Hidayet Tanjevic'ten özel muamele görmeyince takıma adapte olamıyorlar, bu durumdan etkilenen takımın üzerinde "hava" oluşmuyor. İki mağlubiyetin faturasını iki oyuncuya çıkartan, buraya varırken lafla tüm kadrodan kafa-göz patlatan kişi, bu takımın yöneticisi. E o zaman niye kurdun bu takımı, Mehmet ile Hidayet'i niye alıyorsun yahu, alma madem... Ama herkes soruyor değil mi, "Onlar niye yok?" diye, ne şiş yanacak, ne kebap... Çağıracaksın, eleştireceksin, suçlayacaksın... Bu nedir yahu? Hangi milli takımda böyle şeyler oluyor? Bu ne pis bir görüntüdür, ne kadar gayri medeni tavırlardır, ne büyük ucuzluk ve basitliktir, basketboldan ne kadar uzak insanlardır bunlar? Japonya kadrosu toplanırken bu ikisinin (M.O., H.T.) ne vatan hainlikleri kaldı, ne disiplinsizlikleri, ne ruhsuzlukları... O kavgaları unuttuk mu sanıyorsunuz? Ağzınızdan çıkan yakışıksız lafları, kendi oyuncusuyla mahalle kavgası yaparcasına medya üzerinden kapışan yönetici rezaletlerini... Çağırmasaydınız o zaman ya! Siz şuursuz musunuz, Alzheimer'lı mısınız ki, ağzınızdan çıkan koca koca gösterişli lafları bir süre sonra unutup tam tersini söyleyerek koca gülümsemeler saçıyor ve sonra yeniden çıldırıp ağzınıza kim gelirse suçluyorsunuz?

Bakın size birşey söyleyeyim milli takım sorumluları ve yöneticileri: Milli takım başarısız oluyorsa, ya gücü o kadardır, ya da kötü yönetiliyordur. Birincisini tevekkül ile karşılamak lâzım, ikincisini tedbir ile... Tabii bu noktalara varmak için düşünmek gerekiyor, vakti maçta kavga eden ortaokul öğrencisi gibi kan-ter içinde ağzına geleni söyleyerek heba etmemek lazım. Bu haller ortamı zehirliyor. Milli takım yöneticisi, genç bir oyuncu veya taşkın bir taraftar gibi davranamaz. Davranabilir tabii de, o zaman takımın hali de bu olur. Takımın kazanma havasına girmesi, "ruh" deyip durdukları kimyanın yakalanması, o kadroyu toplayan ve besleyip akıl veren yöneticilerin görevidir. Bu iki maçın ardından teveye demeç veren bir milli takım yöneticisinin yapacağı tek şey, kendisini suçlamaktır. Nedense bu pek korkutuyor kimilerini. Nah işte ben buradan bağırıyorum: Oyuncuları değil, yöneticileri suçluyorum! Siz kendinizi ister suçlayın, ister suçlamayın. Başka yerde başka takımlarda "ruh" içinde takır takır oynayan adamları toplayıp Türkiye Basketbol Milli Takımı tarihinin en güçlü kadrolarından birini oluşturduktan sonra bunlardan başarı elde edemiyorsan, kime ne kızıp duruyorsun? Ben mi gönderdim o oyuncuları, "Al bunları milli takımda oynat" diye? Torpille mi geldiler? Siz seçmediniz mi? Yakışır mı şimdi çocuğunuz yaşında sporcu gençleri işlemeyen bir sistemden, oluşmayan bir takım ruhundan sorumlu tutmak?

Son bir laf: Türkiye takımı, bir-ikisi hariç uluslararası düzeyde hem başarılı, hem saygın oyunculardan oluşuyor. Fakat takım başarısız. Burası mühim değil, başarı bugün var, yarın yok, bu bütün ülkelerin takımları için de geçerli. Mühim olanı, saygınlığımızın olmaması. Ne saha içinde, ne saha dışında. Milli takım yöneticileri, bu takımı yapan sizsiniz, bu sonucun sorumlusu da sizsiniz, ve bence berbatsınız! Elinizi ve ağzınızı üzerlerinden çekseniz de Japonya'daki gibi kafaları rahat biçimde basketbol oynasalar. Hatırladınız mı, nereden tepenize indiğini anlayamadığınız ve şaşkın şaşkın seyrettiğiniz o başarıyı? Daha tam idrak edemeden kamera önüne fırlayıp elde mikrofon onu üstlenmeye çalışmanızı ben unutmadım ama, aynen hatırlıyorum o demeçleri, nereden geldiğine uyanamadığınız ve muhtemelen de bunun için hezeyan içinde şehit analarına apar topar armağan ettiğiniz galibiyetleri... Halbuki onları elde eden takımı daha iyi izlemiş olsaydınız, sonrasında onlarla konuşmuş olsaydınız, onları anlamış olsaydınız, belki nereden ve nasıl geldiğini çözebilecektiniz o başarının...

İki mağlubiyetin ardından ortalığı cehenneme çevirdiniz. Ne hırslı insanlarsınız! Basketbol bu değil. Kazanmaları kaybetmeleri mühim değil, doğru dürüst basketbol oynasınlar. Senin takımın iki maçta yedi asist yapıyor toplam. Senin kurduğun takım, gardlarını senin seçtiğin. Konuşacağına bu durumu çöz.

Doğru dürüst basketbol takımı kuramayacaksanız, popülist ve oportunist biçimde her parlayan adamı kadroya dolduracaksanız, sonra da bunlar birbirleriyle anlaşamayınca "ruhsuz" diyecekseniz, ben de size diyorum ki; gidin de ruh çağırın madem...

Mehmet'miş, Hidayet'miş, bilmemkimmiş... Mehmet NBA'de finaller oynadı, All-Star seçildi, basketbol geleneği çok kuvvetli bir kulübün halen başarılı takımının en önemli oyuncularından. Hidayet mâlum, oyunu da belli, ruhu da belli, niyeti de... Tanıyamadınız mı hâlâ bu adamı? Hidayet bu amca, anla artık, ve beğenmiyorsan da takıma çağırma! Mehmet'in kariyeri de ortada, bir tek senin kurduğun takımda böyle oynuyor, zaten devamlı da basketbol dışı spekülasyonlar ile uğraşmak durumunda kalıyor, tamamen yöneticilerin fitilini ateşlemiş olduğu spekülasyonlarla hem de. Çocuk Batı Finali serisinde şampiyon takım karşısında hücumda başarılı olamayınca, hatırlayın bakalım, kim ne dedi, kim nasıl karşıladı, işin devamında ne oldu... Hangi koç, hangi yönetici bu konuya nasıl yaklaştı, nasıl konuştu, nasıl hareket etti... Bir de burada kaybedilmiş iki maçın ardından kendi yöneticisinin çıkıp attığı çamura bakın! Yönetici demeye dilim varmıyor ama maalesef titr böyle. Milli takım değil, BBG evi sanki, böyle ortamda bir de "ruh"tan bahsediyorlar. O ruh sensin abicim, sen neysen, kurduğun takımın havası da, ruhu da odur. Allah'tan takım sizin bu halinizden etkilenip birbirine girmiyor. Durun bakalım, Çeklere de kaybedersek o da olabilir ya, benim ümidim var bu geceki maçtan. Yeter ki yöneticiler ümitlerini ve ilgilerini kesmiş olsunlar. Basketbol oyununu kirletiyorlar çünkü.

Berbatsınız, berbat!

Hadi eyvallah.

5 Eylül 2007