Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

... topu dikti havaya!

Merhaba. Avrupa Şampiyonası ile huzurunuza döndük. İlk günün izlenimleriyle başlayayım.

Çek Cumhuriyeti - Almanya maçının sonunda ilk şokumu yaşadım, erken erken. Tahmin edilebilir bir "Nowitzki - bilmemnere milli takımı" karşılaşması olarak başlayan, gelişen, uzayan ve biten maçın son saniyeleri tükenirken, tahmin etmesi zor bir olay meydana geldi: Mithat Demirel elindeki topu degajmanla salonun tavanına dikti! Esasen ben bu konuda Nowitzki, Femerling gibi oyuncuların fikirlerini merak ediyorum (Jagla hariç), Çeklerinkini de tabii, ve mesela kimi seyircilerle kimi FIBA ve milli takım yöneticilerinin...

Zorlukla kazanılmış maçın rahatlatıcı coşkusu ve dinmemiş heyecanı arasında kaynadı gitti o hareket. Acaba Almanya maçı kaybetseydi ve Mithat'ınki de bunun üzerine yapılan bir degajman olsaydı, o zaman kimler ne düşünebilirdi, ve o düşünceler nasıl tavırlara-eylemlere dönüşebilirdi?

Bu işin bir açısı. Benim dikkati çekmek istediğim ise bir diğeri: Nasıl bir takımın ne çeşit bir oyuncusu, hangi maçı kazandığında bu çeşit bir hareket yapar?

Kazanınca topu havaya dikmek büyük bir sorun değil elbet, hatta bence sorun filan da değil. O anki ruh haliyle topu havaya da diker, alır evine de götürür, isterse ısırır, isterse ikiye yarıp içindeki havayı içine çeker... Bunların hepsi olabilir, bazıları olmuştur, olmamış olanların olmamış olmaları da olmayacaklarını göstermez. Tabii benim bunlardan herhangi birine içimden geldiği gibi şaşırma hakkım da bâkidir. Tuhaf bir hareketi tuhaf bulmak, nedenini anlamamak değildir. Haklı-haksız sebeplere dayansa da, bir hareketin yersizliğinden kaynaklanan tuhaflık, insanı şaşırtır, bence. İllâ "iyidir", "kötüdür", "doğrudur" filan diye ahkâm kesmek amacıyla değil, sadece şaşırtan acayip tarafıyla da yorumlanabilir bu tip hareketler. Ben de öyle yapacağım elimden geldiğince.

Kim, neyi, niye, nasıl yaptı?

Degajman, bir basketbol maçının sonundaki jest olması açısından benim için şaşırtıcı... Kazanan takımın oyuncusunun yapması da şaşırtıcı çünkü hangi duyguyu ifade ettiğini tam olarak kestiremiyorum, zaten işin o tarafının yani Mithat'ın hissiyatının da karışık olduğunu düşünüyorum. Kaybeden yapsa öfkesine vereceğim, bu kadar takılmayacağım. Öfkenin insanı bu tip hareketlere itmesi daha anlaşılabilir ve bana göre hoş görülebilir bir durum. Sevinç ve coşku da kontrolsüz bırakabilir insanı, özellikle zorlanmış, yorulmuş ve fakat kazanmış bir sporcuyu. O sporcu, meselâ bir kupa-turnuva finali oynayıp bitiş düdüğüyle birlikte kazanan futbol takımının kalecisi veya herhangi bir oyuncusuysa, topu hakeme götürüp vererek el sıkışmak yerine havaya dikmesi bence çok şaşırtıcı değil. Basketbol maçında ise şaşırtıcı. Hatta bakış açısını genişlettikçe, bu şaşırtıcılıktan ötesi de görülebilir, yorumlanabilir, sonuçta belki üç kuruşluk bir bilgi bırakabilir, basketbol düşünen birisinin aklına.

Basket maçının sonu için degajman tuhaf kaçtı diyorum, Avrupa Şampiyonası'na eski şampiyon ve son ikinci olarak katılan Almanya'nın, daha ilk maçında grubunun en zayıf takımını yenmesini kutlamak için yapılan bir jest olarak ise bence abartılı. İnsan merak ediyor; olur a işler rast, talih yâver gider de Almanya final maçı oynar ve hasbelkader kazanırsa, o coşkuyla Mithat'ın içinden ne geçer, dışından ne yapar, diye.
Yahut acaba Almanya bugün Türkiye'yi benzer bir mücadele ve üç uzatma sonucunda yenerse?.. Mithat son düdükle aynı anda üçlüğü sokup maçı 1 sayıyla kazandırırsa Al-Mania'ya?.. Degaj mı yapar, kafaya çıksın diye Nowitzki'ye orta mı keser, yakartop mu oynarlar?..

Türkiye'nin rakibi Almanya'da böyle haller vardı dün. "Onlar Alman" filan gibi yaklaşımlar bunu açıklamaz. Görmek ve anlamak lâzım, onlar nasıl bir takım. Dün itibarıyla onlar böyle bir takımdı... Bir de gelin görün ki Türkiye Milli Takımı'nın yöneticileri onları nasıl değerlendirdi...

Mithat, yok oluver bakayım evlâdım!

Tevede Doğan Hakyemez bu maç hakkında dedi ki; "Mithat olmasaydı Almanya kazanamazdı." Bir basketbol adamından bu kadar uyduruk bir yorum duymak için bilemiyorum başka hangi coğrafyada olmak gerekir! Ne kadar sığ düşünürse insan bir basketbol maçını böyle bir cümleyle yorumlayabilir? Bir ilköğretim öğrencisi çıkıp konuşsa o an, "İyi de amca, Nowitzki olmasaydı hiç kazanamazdı Almanya. Hem bunlar sizi hep yenip durmuyor mu?" diye, Hakyemez'in bu hayali diyaloğu sürdüreceği seviyeyi merak ediyorum.

"Mithat olmasaydı, Almanya kazanamazdı." İyi de, Mithat var! Ne zamandır var üstelik, bu memleketin basketbolseveri onu bildi bileli Almanya Milli Takımı'nda oynuyor. Onun yıllaaaaardır hangi milli takımda oynadığını, evvelki sezon hangi lig takımında oynadığından daha iyi bilecektir pek çok basketbol takipçisi. Çünkü o takımda hep oynuyor. Kendisi bir Alman vatandaşı hatta, kaçıranlara hatırlatmak bâbında. Türkiye ile aynı grupta yer alan Avrupa ikincisi Almanya takımının da gardı oluyor hatta. Almanya iki sene önce Yunanistan'a kaybedip Avrupa ikincisi olurken takımdaydı, dün de öyle. Bu akşam da Türkiye'ye karşı Almanya'nın gardlarından birisi olacak.

Mithat kötü oynasa ne olacak? Ki dünkü maçta bence kötü oynadığı kritik süreçler de vardı; Almanya kaybetse, belki de birilerine "Mithat olmasaydı Almanya kazanırdı" dedirtebilecek biçimde. İş iki laf etmeye geldiğinde, bu tip bir dolu dar bakış açısından birisine yazılmak en kolay şey. Dışarıdan görünüş ise şöyle: Basketbolda tek başarılı dönemi olan Nowitzki Çağı'nda alışılageldik maçlarından birini oynayıp Çekleri yenen rakip Almanya'yı değerlendirirken, meselâ benim başarı saymayacağım bir galibiyeti Mithat'ın degajına bağlayıp fezaya fırlattı Hakyemez... Takıma sirayet etmemesi gereken bir yaklaşım ve ruh hali. Xanax?

"Mithat olmasaydı, Almanya kazanamazdı." Bu ne demek ki? Bize karşı oynamaz mı yani, yoksa kötü mü oynar, bilerek yahut bilmeyerek? Türk Türke basket atmaz mı? Ne diyorsun amca, neyi kastediyorsun? Samimiyetle, Mithat'ın degajı hoşuna mı gitti yoksa? Gurur mu duydunuz? Bu gece onunla gurur duymanız için ne yapması gerekiyor Mithat'ın? Olmaması mı?

Tahmin ederim Türkiye Milli Takımı ve çalıştırıcıları, ne Almanya'yı ne de diğer rakiplerini, bu yöneticileri gibi değerlendirmiyorlardır. Zaten onun gibi değerlendirselerdi, Litvanya'yı yenmiş olurlardı herhalde. Çünkü Litvanya maçı öncesinde yorumu hatırladığım kadarıyla şuydu Hakyemez'in: "Biz yirmibeşondabilmemkaç yaş ortalamasına sahibiz, onlar yirmialtıküsurat... Boy ortalamasında da iki santim uzunuz. E artık bunlara güveniyoruz."

Ne diyor bu yahu?!. Konuşması şart mı? Yorumlarını tevede bizimle paylaşmasa olmaz mı?

Durun durun bir dakika; ben niye dinliyorum ki?

Haydi diyelim ben dinlemedim, teve bar bar gösteriyor, kulağıma çalındı da duydum diyelim... Lafı eden üzerinde iki saniye düşünmemiş, peki ben niye düşünüyorum?

Kimbilir, belki de adam milli takım yöneticisi ve basketbol yazarı olduğu içindir.

Kurulmayan oyunu oynamak

Türkiye - Litvanya maçına gelince... Benim gördüklerim:

İlk beşte Ermal yerine Kerem başlasa, uzunlar maçı nasıl oynamaları, gardlar da uzunları nasıl oynatmaları gerektiğini görüp anlarlar belki. Nasıl geri koşulacağını, yardıma gidileceğini, savunma yapılacağını da...

Maçın yedinci dakikasında sahada ilk beşten tamamen farklı bir beş vardı sahada. All-Star maçı değil ki bu! Tanjevic çevresindeki dengesiz, düşüncesiz ve gürültülü cehalet ortamından tırsıyor da halen adımını titrek atıyor olabilir... Fakat artık Avrupa Şampiyonası başladı. Son duraktayız Bogdan Abi, ne yapacaksan ver kararını da yap. Amerikan Futbolu değil bu. Kur beşini, sür sahaya, oynat. Kim ne yapacak, kendisinden ne bekleniyor ve bunun için imkânları nelerdir, herkes bilsin. Aksi halde Kerem ve ara sıra da İbrahim dışında herkesin yanlış zamanlarda yanlış hareketleri yaptıkları-yapacakları başka maçlar sırada.

Takım zihniyetiyle ilgisi olmayan oyuncu var kadroda, üstelik oyun kurucu. Bu oyunla sahada geçirdiği her dakika, o kadronun takım olmasını biraz daha geciktirir. Pas verebilen ama vermeyen Ender'den bahsediyorum. Pozisyonu, gard, point guard, playmaker gibi terimlerle tanımlanabilir. Onunsa, hayatta yaptığı ve hayatını kazandığı işi tanımlayan isimden ve anlamından haberi yok, milli takımdaki oyunuyla. Jasikevicius'u ne kadar gard ettiğini gördük. Hangi play'i nasıl make ettiğini de... Hakan'da benzer passız oynama eğilimleri var ve Ender'deki kadar kronik bir durum mu, yoksa biri kafasını açsa mesleğine uyanır mı, henüz bilemiyorum, bunu göreceğiz. Safında bu ikisi varken Engin iyiye değil, ancak kötüye gider. Ona Hidayet arka alanda destek verecek ama o da top elindeyken diğerlerini unutuyor.

"Uzunlar şöyle kötü, uzunlar böyle zayıf, zart zurt..." diye düşünenler olacaktır. Görüşüm; bir takımda iyi oynayan uzun başka takımda kötü oynuyorsa, önce gardlarına bakmak lâzım. Basketbolda uzun adam oynatılır, oynatan da oyun kuruculardır. Oyun kurmak, topu getirip uzuna vermek yahut boşluk bulunca üçlük denemek değildir. Fazla uzatmayayım da, Ender ve Hakan'ın yaptığı asla değildir. Dünkü toplam asist sayısı 7 , ben bu takımın gardı olsam hicap duyarım. Bu kadro, maç boyunca sadece 12 adet 2-sayılık şut sokmaktan çok daha fazlasını yapabilir. Sadece 8'ini sokabileceği 26 üçlük sallamaktan daha iyi basketbol oynayabilir. Bakın bu verdiklerim takım istatistikleri, oysa iki oyuncunun toplam istatistikleri gibi duruyor sanki... Sadece Jasikevicius 7 asist yapmış dün.

Herşeyin yolu var, oynayacaksan, oyunu kuracaksın. Sen kurmazsan başkası kurar, hücumdasın-savunmadasın farketmez. Bu gardlarla, oyun kurucularla daha iyisi mümkün olabilir belki, ama onların genel ve dünkü oyunlarıyla değil. Gardların asist/top kaybı oranları bu bahsettiğim konuda referans istatistiktir, etraflı istatistik tablosu bulursanız hesaplayın bakalım, bizimkilerinki kaç çıkıyor!

Bu basketbolcular grubu bu turnuva esnasında iyi ve etkili basketbol oynayacak, kapasiteyi sahaya yansıtacak kimyayı geliştirip çeyrek finale o halde çıkmayı başarırsa, Kerem Gönlüm'ün büyük payı olacağına eminim. Tabii o zaman gelirse sahneye fırlayacakların gölgesinde kalacak yine Kerem. Olsun, serin sâkin oturur işte. Hakyemez'in diline düşmektense.

Yayıncılar ve yayıncılık

Bir de, iki maçı sırayla anlatan Murat Murathanoğlu ve Murat Kosova, ikisinde de yorum yapan Yiğiter Uluğ'un laflarını zırt pırt kesip duruyorlar, pek şık görünmüyor, hatta bence ayıp oluyor. Üstad orada düşünce mahsulü bir cümle sarfedecek, birden yandaki sesini heyecanla yükselterek oyuna dönüyor, bakıyorsunuz dikkatle zaten izlemekte olduğunuz maça "Ne oldu şimdi yahu?!." diye, anlıyorsunuz ki maçın ortasında bir Çek Almanlardan top çalmış veya bir Türk Litvanya'ya üçlük atmış... "Bu muydu yaa!" diyorsunuz. Siz değil ben diyorum, daha doğrusu. Baba orada tam birşey anlatmaya girişiyor, üç kelime etmiş ve bekliyoruz devamını, öteki "Bu arada Okulaja'dan müthiş bir hücum ribaunduuuu" diye bağırarak lafı deşip parçalıyor.

Sakin olunuz, radyoda değil tevede anlatıyorsunuz, biz de bir yandan izliyoruz zaten, ve dinlemek de istiyoruz, topu eline geçirenin ismi veya yaptığı hareket dışında, oyuna dair bazı düşünceleri, yorumları...

Oyun kuruculuk gibi bu yayıncılıktaki maç anlatımı işi ha, takımda iyi uzun var, oynatamıyorsunuz. Çünkü gardlar kendi başlarına oynuyor. Şahsi oynamayın, gereksiz yere heyecanlanmayın ve uzununuza pas verin. Sayıyı Yiğiter Abi atsın. Lafını kesmeyin, top ondayken elinden kapıp durmayın. Belki o zaman Kaan Kural da bu kadar hızlı konuşmaya çabalamaktan vazgeçer. Biz de o devamlı basketbol düşünen kafasından geçenleri daha rahat anlayabiliriz. Evet, aynen öyle, sizin yüzünüzden, lafı her an kapıp götürebileceğinizden ötürü bu biçimde konuşuyor. Yapıyorsunuz çünkü.

Bu nâzik bir eleştiriydi bence. İkide bir langadanak söz kesmekten daha nâzik, en azından. Emin olunuz ses çıkarmak, konuşmak, bağırmak bu kadar önemli değil, o denilenleri dinleyenler bunlardan bir kıymet, bir feyz, bir haz alamıyorlar ise.

Hadi eyvallah.

4 Eylül 2007