Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

Turnuva Günlüğü - IV

Merhaba. Çoğunluğun finalist adaylarının üçüncülük maçı da heyecanlı ve güzel oldu. ABD'de herkes kafasına göre savunma yaparak maça girince, sahanın en zeki uzunu konumundaki Scola liderliğinde baskektbol dersi vererek başladı Arjantin. Yunanistan-ABD maçından enstantaneler gibiydi bazı Arjantin hücumları. Fakat Arjantin artık böyle bir takım olmuş. Takım halinde hırsla yüklenip kuvvetli başlangıç yapmayı hâlâ başarıyorlar fakat ne olursa olsun savaşmayı sürdüren rakipler karşısında takım olarak kalamadılar. Hep Manu ya da bir başkasının öne çıkması zorunluluuğu hasıl oldu ve fakat asla takım olarak arkasını getirdikleri bir hamle yapamadılar, İspanya maçında da, ABD'ye karşı da...

Yunanlıların başardığını Arjantin'in başarmamasının sebebinin işte bu olduğunu düşünüyorum. Yarı finalde de, üçüncülük maçında da ikinci yarılarda Arjantin gayretli savunma yaparak maçta kalmaya çalışırken hücumda hep Manu'nun eline baktılar... Yani onu öne itelediler. Halbuki önceden Manu kendi kendine çıkardı ortaya. Maalesef Manu da, Dirk de bu turnuvada böyle (sadece şutlarının girmemesi değil, sazı ellerine alamamış olmaları) . Artık isterseniz yorgunluk deyin... İsterseniz de sebebi, KK'nın dikkati çektiği gibi, uluslararası düzeydeki basketbolda, başarısı belli oyunculara bağlı takımların artık sistem takımlarıyla baş edememesinde arayın... Bence ikisinin de payı var. Arjantin çok da öyle bir takım olmadığı için seviyesini üç aşağı beş yukarı korudu denilebilir. Fakat iş başa düştüğünde Manu'yu öne itelemek, son iki maçı kazanmalarına yetmedi. Yetebilirdi de tabii, şampiyon da olabilirlerdi, o zaman bunlar fazlaca konuşulmazdı. Fakat dördüncülükle sonuçlanan maceralarının sonuç bölümüne baktığımda görünenler bunlar.

Çaylaklar

ABD'ye gelince, aralarında bu düzeyde oyunu iyi bilen ve uygulayan oyuncu çok azdı. NBA'deki tecrübelerinin bu işle ilgisi yok. Dünya Şampiyonaları ve Olimpiyatlar, üst seviyedeki fiziksel ve mental rekabet ortamı ve çarpıştırılan hücum-savunma sistemlerinin kıyasıya savaştığı turnuvalar, iki-üç sezonluk NBA tecrübesiyle kolayca adapte olup rakipleri domine etmek kolay değil. Bu tarz oyunla kariyerleri geçmiş ve başarılara ulaşmış adamlardan oluştuğunda ABD takımı, o zaman Rüya Takım ve takip edenler gibi oluyorlar, Stern'in dediği -ve YU'nun da bize hatırlattığı- gibi, işin zevki kaçıyor. Sonra yıldız adayı gençlerden kadro yapıyorlar, bu kez bu işe en iyi adamlarıyla baş koymuş bir-iki Avrupalı ekole mağlup oluyorlar, kuzuları kurtların önüne atınca. Sonra bir de alay ediyor millet. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.

Yine de takım olmayı başarmıştı bu ABD'liler. Oyun bilgilerinin azlığından ve farklı basketbol sistemlerine yabancılıklarından dolayı bir türlü sistemli ve takım halinde savunma yapamıyorlardı. Fakat kimi rakiplerine topluca kendi tarzlarını dayatacak kadar da birarada top oynamayı başarıyorlardı, özellikle hücumda. Sahalarında ise sadece rakibi önde karşılayıp baskı uyguladıklarında savunma başarısından söz edilebilirdi, fakat bu gayret de saman alevi gibi iki dakikada buharlaşıveriyordu. Yine de ABD'ye özgü hücum tarzları sayesinde maçları zevkli geçti. Hep bir dinamizm oyunda, ara ara mutlaka hızlı hücumlar, uzun paslar, alley-oop ve etkili penetreler, şaşırtan bloklar... Skora bakıyorsunuz, bir sayı öndeler, iki sayı gerideler. Allah Allah, sanki yirmi sayı önde olmaları lazım, filan diye düşünebiliyorsunuz. Ya da ben öyle yapıyorum en azından, sizi ne karıştırıyorum ki! Neyse, diyeceğim, Battier bu takımda 35 dakika oynamalı, onun gibi bir adam da bankta bekliyor olmalı (Bowen mesela) . Onun gibi bir savunmacı çok yönlü oyuncu daha -gard veya pivot- mutlaka ABD'nin sahadaki beşinde yer almalıydı. Almanya maçından beri oynamayan Brad Miller yetmiyor yani, bir de Camby filan gibi bir adam lazım. Elton yine olacak tabii, ona ve Bosh'a ilâve diyorum zaten (Howard biraz daha fundamental öğrendikten sonra gelebilir) . Bir takım yollamışlar, savunma tarafı zayıf, üstelik durum da detaylarıyla açıkça ortada, herkes görsün, ona göre oynasın diye. Yine de üçüncü oldular, Arjantin'den basketbol dersi alarak ama sonunda yenerek dünya sıralamasında da birinciliği koruyorlar, Arjantin'in yüz yirmi puan üzerinde. Şu kadroya iki senede pick'n'roll savunmasını öğretseler, aradaki NBA tecrübeleri de üzerine eklendiğinde, Olimpiyatlarda yine yarı final takımı ABD... Dikkat edin, şu kadro dedim; ve bunun, NBA'den çıkabilecek en iyi ilk üç takım arasında olmadığına dair savımı da tekrarlayayım.

İkinci periyodda aynı İspanya gibi canlanan ABD karşısında Herman ve Wolkowyski'nin girmesi Arjantin'i ancak daha kötü yaptı. Herman zaten hiç bir maçla birinci dereceden ilgilenmiyor, hep öncelikli olarak kendi oyunu ve istatistiğiyle meşgul gibi göründü hep bana, şampiyon oldukları son turnuvadan çok farklı olarak. Ruben zaten bildiğimiz adam, kurt olamadı çakal oldu maalesef (iltifat niyetiyle söylüyorum ha, sansar veya sırtlan olmak da var) .

LeBron zaten mevcudiyetiyle oradaydı, herkese baktırıyor, izletiyordu da, bence bu turnuva en çok Carmelo'ya yaradı. Hem parlak tarafını bu platformda göstermiş oldu, hem de karşılaşılan rakipler, eşleşmeler, edindiği şu tecrübe filan, az şey değil yani... NBA sezonunda faydasını görecektir, biz de göreceğini göreceğizdir.

Japon işi

Biliyorum alâkasız gidiyorum ama turnuvanın logosunu pek sevmedim. Yani öyle kıl filan değil de, olmamış işte. Yok bir ilgisi Sumoyla basketbolun ve bu amblem ile de kurulamamış. Yine o toprakların kültürüne ait fakat basketbolla daha ilgili bir fikir bulmak çok mu zor? Tamam, depremli basket şampiyonası kampanyası yapsın demiyorum da, mesela dünyaya yayılmakta olan suşiden tutun, Japonya'nın okyanusta bir ada olmasının getirdiklerine kadar, tarihinden tutun, Japon bahçelerine, ne bileyim, Japon nezaketinden çizgi roman kültürü zenginliğine, şu turnuvayla işlenecek elli tane şey geliyor akla. Ama bunlar Japon tabii, basketbolla yeni tanışıyorlar, öğreniyorlar. Şöyle olmuş olabilir mi?
-Basketbol şampiyonası yaklaşıyor. Amblemi ne yapalım?
-Basketbol neydi yav?
-Var ya oğlum, ellen top sektiriyon. Hani beşerden takımlar. Topu çembere sokanda sayı alıyon.
-Haaa, tamam. Hmm... Nasıl bişey yapmalı ki...
-Valla ne bileyim, sporla ilgili birşey işte...
-Hmmm, spor, spooor... Karate! Yok o olmaz, avam kaçar. Hah buldum; sumo güreşçisi!

Olamaz olamaz, şaka bir yana, helal olsun, basketbolla ilişkileri çerçevesinde, üstelik buna rağmen bizden bir dönem önce düzenlemiş oldukları bu dünya şampiyonasından alınlarının akıyla çıktılar bence. Hatalar kusurlar oldu tabii ama benim beklediklerimden daha azdı sanki, en azından, daha fazla değildi kesinlikle. Yine de, köklü basketbol kültürüne sahip olmak başka bir şey tabii... Mesela, 2010'daki turnuvanın maskotu, koltuklarının altında pırıl pırıl basketbol topları olan ve birbirlerine el-ense çekmiş bir çift Kırkpınar güreşçisi olmayacaktır, muhtemelen. Bir de, o zaman da halen dünyanın en popüler basketbolcularından biri olacak LeBron'un adı bütün dünyaya karşı yanlış yazılmayacaktır... Pardon, bu sonuncusunu geri alıyorum, yazılabilir!

Galip yok

Üçüncü çeyrekte Wade-LeBron ağırlık koydu, Scola dışardayken kanadı kırık Arjantin'de Manu da bekleneni ortaya koyamadı (beklenti abartılıydı bence), Nocioni sert oyunla direnmeye çalıştı; dördüncüde meydan Herman'a kalır gibi oldu, fark da onbire filan çıktı, Manu son bir çırpındı ama Dwyane pek yorulmamıştı, 2:50 kala ABD'nin üçlüğü maçı bitirdi, kalan sürede kafası kesilmiş tavuk durumu vardı sahada.

Bu maçın derece ve madalya dışındaki önemli sonucu, kimin kazanıp kimin kaybettiğinden bağımsız olarak iki tarafın da şapkalarını önlerine koyup düşünecek olduklarıydı. Neyi? Hep aynı soruyu: What went wrong? Nerede hata yaptık? (Bire bir tercüme olmadığını biliyoruz, cavslamayın!)

Litvanya-Almanya

Maçı anlatacak değilim, gözüme çarpan, Litvanya'nın bir kez daha, grupta izlediğimden farklı bir takım olarak sahaya çıktığı idi. İtalya maçına da bu havayla çıkmışlardı. Bir takım gibi. Yine de kanmam, bence bu Litvanya takımının sütü bozuk, takım filan değiller, ara sıra öyleymiş gibi yapabiliyorlar fakat. Yapınca da nasıl bir hücum takımı oldukları görülebiliyor, gözden kaçıranlar veya skorbord okuyamayanlar varsa da, KK böyle önemli noktaları asla atlamıyor zaten.

Üstüne üstlük, Almanlar da çok bitkin, Dirk zaten yedinciliğe filan değil, Pau'ya özeniyor sadece. Yine de sahadaki varlığında en küçük bir isteksizlik, bıkkınlık yok, bitkinlik ve üzüntü olacak tabii, robot robot deyip duruyorlar diye adama, gerçek mi sandınız? Kısaca, yetmiyor. Koç ilk beşi değiştiriyor, maç ilerlerken iş işten geçmeden savunma temeli atılsın diye, o da işe yaramadı. Almanya hiç atamıyor çünkü, hiç yemese ne olacak? Zaten dDevreye 6:17 kala 40-26 olmuş skor, Almanya'nın işi zor.

Çin işi

Maç keleğe sarınca MK da geyiğe doluyor, bizim takımın durumu üzerine KK ile sohbete dalıyorlar, çok da iyi oluyor, sahada badminton maçı oynansa daha heyecanlı zira! Sohbet, turnuvaya vahşi kartla alınanlardan en başarılı takımın Türkiye olduğundan gidiyor, MK "Yao'lu Çin de ilk sekiz hayalleri kuruyordu" diyor. Çinliler kurar. Gerçek olması için o hayali Yao'nun kurması lazım. Koskoca ülkede uluslararası basketbolu en iyi bilen adam o. Üstelik de, NBA'den takip ettiğim kadarıyla, sağlam karakterli bir adam gibi görünüyor, sakin, ağırbaşlı, zeki, sevimli, akıllı, basketbol zekasına sahip, takım oyuncusu vs... Çin de Sabonis'ini buldu. Etrafına bir de iler tutar takım yapsınlar zahmet olmazsa, biraz doğru dürüstü basketbol oynasınlar, sonra dünya şampiyonasında ilk sekiz lafı etsinler. Bu işler öyle eğitim müfredatını değiştirip geçmişini yok sayan zihniyetlerle yürümez. Mao'yu yok sayacaksın, Yao da ilk sekize sokacak. Zzzzzt! Dön de aynaya bak.

İkincinin ortalarında Almanlar savunma dozunu bir gayret arttırdı, Litvanyalılar zaten sille-tokat savunma yapıyor, fark azaldı, peş peşe molalar, üç tane birden! Ara sıra ortaya çıkan Javtokas dışında seyredilecek pek bir halt yok, bugüne dek entiviye kızdığım çerçeve reklamları mı takip etsem acaba? 47-41 iken son saniye şutunda top da çemberle cam arasına sığındı kaldı zaten, "dönmeyeceğim, yeter artık istemiyorum, beni bu çirkinliğe daha fazla alet etmeyin" dercesine.

Alman işi

Üçüncüde Nowitzki beklendiği gibi barutunu attı, dördüncü dakikada 49-49. Moladan sonra altı-sıfır Litvanya serisi, bir mola da Almanlardan... Başladık yine aynı teraneye. Kardeşim, şu molaları hak edecek bir basketbol oynamıyorsunuz ki! Helal olmaz o molalar size. Zaten maç sakız gibi yapıştı yıvıştı, berbat hücumlar, Almanya yakalayamıyor, Litvanya koparamıyor. Bir çeyrek daha olduğuna üzüleceğim, kopmamış bir maçta bunu yapmaya utanıyorum açıkçası.

Dördüncüde karşılıklı alan savunmalarıyla içimi kıydılar, öyle sıkılmışım, maçı ikinci planı atıp notları abartmışım, aklımdan ne geçse deftere düşüyor. Şöyle ki; iki berbat alan savunmasından daha berbatını Almanya yapıyor, Dirk devreye giremiyor (çıkmış artık çünkü) ve Litvanya ufak ufak arayı açıyor. 4:34'te 70-56 iken mola almayan Alman koç, 2:42'de 74-56 iken hiç almıyor tabii. Dirk kenarda kara kara düşünüyor, belki de şunu: "Bu yaz da doğru dürüst tatil yapamadık. Değmedi de üstelik."

Korna. Bitti. 77-62. Gidin artık.

Eveeet, yüzdük yüzdük sonuna yaklaştık ama henüz gelmedik. Evet, bugün de burada kesiyorum, final maçı notlarına yer vereceğim ve Tanjevic'in NBA ile ilgili açıklamasını benzeteceğim son bölümde görüşürüz. Yarın herhalde. Hem Terim'in dizi röportajı da sürüyor daha!

Hadi eyvallah.

4 Eylül 2006
batug@bilgi.edu.tr