Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

Turnuva Günlüğü - III

Merhaba. Turnuva bitti ama ben rötarlı geliyorum ve derhal 1 Eylül'deki ABD-Yunanistan maçının notlarına geçiyorum.

Yunanistan ilk iki hücumda Amerikan savunmasını okula götürdü, zaten maç da bu başlığın kompozisyonu olarak girişti, gelişti ve sonuçtu. Peki bu işler nasıl oldu? Pivotsuz ABD'nin sahadaki tek uzunu, basketbol için de, bu maça mahsus olarak da, pek de uzun bir insan sayılamayacak Elton Brand idi. Zaten, kadroları ve maç genelini düşünerek söyleyecek olursak, aralarındaki basketbol zekası en yüksek uzun da, Papadopoulos idi.

Gün geçmiş maça fazla dalmıyorum, sıkıcı olur, layt şekilde geçiyorum... Sofoklis iyi bir oyuncu, sakin mizaçlı da bir genç, ki kalıbına çok yakışıyor. Teknik olarak da boş filan değil, hatta bu maçın ABD'yi içten yıkan adamı, Shaq kılığında... NBA için biraz yavaş olduğunu düşünüyorum, ve biraz da kısa, yahut şutu yetersiz (sokamıyor demiyorum çünkü görmedim, atmıyor). Bunun dışında, bence çok tatlı bir eleman. Sahada onun olduğu yerlerde genelde tansiyon artmıyor.

İlk çeyrek altı sayı Yunan üstünlüğüyle bitti. Kimileri çok şaşırıyor bu işe. İkincide Amerikalı çaylaklar daha hırslı ve heyecanlı görünseler de, Yanakis işi çözmüştü artık herhalde. Bu çeyreğe Sofoklis damgayı vurdu... Devreye dört sayı önde girdi Yunanistan.

Üçüncü ve dördüncü için not mot yok. Heyecanla izlemişim, başka şeyle ilgilenmemişim. Turnuvanın en zevkli ikinci yarılarından biriydi, bence, maçın tamamı da hatta...Amerikalılar yakında düşünmeye başlar, "Nerede hata yaptık?" diye, fazla da uzamaz tartışma, kaybettikleri tek maça baksalar yeter, bütün hata ve eksikliklerinden bir örnek orada mevcut... Olimpiyatlar için Amerika Kupası'nda oynayacak olmalarının sebebi Yunanlı basketbolcular. Ee, normal değil mi? Yunan icadı olimpiyatlara katılıp dikleneceksen, önce Yunanlılardan izin alacaksın.

Boynuz boynuza

En büyük heyecanla beklediğim maç başladı. Arjantin boğa gibi saldırarak oyuna girdi, esas boğalar sersemledi... 6:50 kala 13-2 idi ve mola aldı İspanyol koç. Dönüşte toparlanmış ve savaşmaya başlamışlardı. Bir daha da sersemlemedi İspanyol takımı, kupayı kaldırdıkları zafer sarhoşu anlarına kadar.

Arjantin savunması da yerindeydi fakat İspanya tempoyu düşürüp bu halde kontrol ederek hücumda rakip potaya olabildiğince yaklaşmaya çalışıyordu. Sayı bulamıyorlardı ama maçın havası değişmişti. Zaten Oberto da kenara gelince yüklenmeyi sürdürdüler ve Gasol-Garbajosa liderliğinde skor işini çözmeye başladılar. Arjantin de giderek sertleşmeye başladı, biraz ayıp ettiler hatta, abiliğe yakışmıyor çocuğum, var zaten sizin kupanız, güzel güzel oynayın. Delfino faulde ölçüyü kaçırdı, İspanyollar dayak yiyor, hakemler seyrediyor, yuh be! Sportmenlik dışı faulün ne olduğuna karar verememe rezaletinde bir perde daha.

Zayıf halka Herman girdi... Arjantin'in işi ona kaldıysa Allah yardım etsin. Tavşan gibi sekip sıçrayıp duruyor, nasıl bir basketbol temeli varsa! Tam Bobket yani, tencere-kapak olmuş. Neyse, Arjantin sertleştikçe İspanya hızlı-yavaş atıyor, Manu savaşmaya başladı, Herman da eline geleni sallıyor, biri girdi, devre 40-38 bitti. Arjantinli millilerin İspanya'da öğrendiklerini bu İspanyollar da iyi öğrenmiş. Ne de olsa, kendi ekolleri... Epi oralardadır da, Sibilio salonda mıdır ki? Değilse, nerede izliyordur acaba, ve kendini nasıl hissediyordur?

İkinci devre başladı, İspanyollar da Arjantinlileri yakaladıkları yerlerinden bırakmamaya kararlılar. Gasol üçüncü faulünü almış, ne gam (aslında dördüncü ya, officiating rezaleti Brezilya dizisine dönüştü, fakat Manga tarzında)... Neyse, Pau kenarda ama acayip bir takım var sahada, Gasol ailesi de temsil ediliyor üstelik, varsın Garbajosa, Jimenez, Calderon, Fernandez, Rodriguez, Felipe, Cayetano, Lopez, Martinez filan da öne çıksın (birlikte Voltran'ı oluşturamasalar da, hızlı yürüyerek Baltalı İlah'a yetişebilirler!). Evet tamam, maç; üçüncü çeyrek de dört sayı farkla bitiyor, Manu sayesinde, ve tabii ki İspanyolların üstünlüğünde.

Sertlik (ve NBA!)

Son çeyrek İspanyol inadıyla başladı, sürdü, Türk inadı gibi mübarek, bir senede ne takım olmuşlar ama! 3:59'da 69-64 iken İspanyollar Arjantin'e potayı göstermedi, son bir çırpınışla iyice ayılaştılar, Nocioni bir sınır olduğunu unutunca hakemler sessiz kalamadı, ben de tam, ya artık BM Barış Gücü'nün devreye girmesini, ya da anlatımın Orhan Ayhan'a devredilmesi gerektiğini düşünüyordum. Nocioni ise hakemle münakaşa halindeydi. NBA'de 'sert adam' olmak farklı şey, Yunan sertliği gibi, ama fazlası var, bu yüzden heryerde farkediliyor. (Bu arada, ABD takımında o NBA sertliğinden eser yok, zaten bu kadroyla da mümkün değil. Konu açılmışken karışıklığı giderelim, şu ABD takımına "NBA yıldızları" filan denip duruyor, sonra da arkasından o külliyen yanlış ve beyhude tartışma alevleniyor. Şu ABD takımı, önceki de, Indianapolis'teki deki NBA'in milli takımı değil. Yani; NBA'den çıkabilecek en iyi takım değil... Hatta, en iyi üçüncü-beşinci takım filan da değil, bunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Takım diyorum bakın, yanlış anlayıp da oyuncuların istatistiklerinden veya NBA'deki başarılarından bahseden mesajlar gönderilmeye zahmet edilmesin diye. Bunlar birarada bu takım ve kadro da, nasıl oynatıldıkları da, performansları da ortada. Sonuç da öyle. Tekrarlıyorum, senelerdir ABD takımının performansıyla NBA basketbolunu değerlendirenler yanılgı içinde. Bunu da, rakı ile viskinin karıştırıldığı o kör tartışma izliyor ve katılanların giderek daha fazla saçmalamalarıyla hep benzer yerlerde çıkmaza giriyor. NBA basketbolu ile diğer organizasyonları kıyaslamak isteyenler, NBA Playoffları ile herhangi bir organizasyonun -TBL, Amerika Kupası, Avrolig vs...- final mücadelelerini izleyip yorumlarını bu kriterler üzerinden yapabilirler. O zaman ben dinlerim mesela. Gerisi boş laf, kim ediyor olursa olsun.)

Taktik (ve hata)

Neyse, son dakikalar macera gibi geçti, Gasol sakatlanıp MVP koltuğuna oturdu ama henüz bilmiyor, Arjantin (daha doğrusu Manu) şampiyon karakteri ve tecrübesi sayesinde ve hakemin de berbat bir faul kararıyla 22 saniye kala 74-74'e getirdi. Berabereyken ve İspanyollar hücum ederken, savunmalarına yeterince güvenmeyen Arjantinliler (artık kimin-kimlerin kararıysa), son topu ele geçirmek amacıyla faul yaptı. Ben de şunları düşündüm:

Bu da son topu ele geçirmek filan değil de, karşı tarafın da niyetine bağlı olarak, bir kısır döngünün başlatılması olabilecek bir hareket. Atamazsa o da sana yapar, sen ona, mola zart-zurt, öyle gider son birkaç saniyeye dek, güzelim maçın finalinin de içine etmiş olursun. Basket maçlarında beraberliği penaltıyla çözmüyoruz ki, niye kazanmak için bazen iyice futbola benzetiyoruz şu sporu? Bu basketbol, isteyen gidip futbol da oynayabilir, yahut kendi oyununu yaratabilir. Fakat bencil ve kurnaz tüccarın kanunda boşluk bulup etrafı dolandırmasından ne farkı kalıyor, faullerle ilgili kuralları sonuna kadar zorlayıp boşlukları değerlendirerek, oyunu bırakıp maçı kazanmaya çalışmanın? Böyle işte, taktik faullere karşıyım yani, var mı diyeceği olan? Sportmenlik dışı faulleri filan yeniden düzenlerken abuk sabuk ilgisiz kriterler dikkate alınacağına, yapılan faulün niteliğine ve sertliğine göre cezaları deerlendirseler... Belki o zaman taktik faullerin bazıları da başka kategoriye geçip zaman içinde azalırlar, doğru dürüst oyun izleriz. Potanın camına "CLEAN GAME" diye stikır yapıştırmakla olmaz bu işler... Bu hakemler Dünya Şampiyonası maçlarını böyle yönetecek, isteyen sahada istediği gibi at koşturacak, ondan sonra temiz oyun. Ya iş öyle yanlış yerleşiyor ki, bakın; Litvanya ile Almanya'nın yedincilik maçında, Litvanyalılar çok sert oynuyor, pota altında uzun Almanlara balta indiriyorlar, -birinin yüzüne, birinin kulağına geldi-, ayaklarının dibinde de biri yuvarlanıyor, o durumda ayağıyla itiyor açık alana çıkmak için, hakem normal faul çalmış bu arada, başka birşey göstermiyor, Litvanyalılar da arkasından efeleniyor, niye ayağınla itiyorsun, diye! yani hakemin yorumu ve kararı sahada bu manzaraya yol açıyor. Aynı futboldaki gibi işte ya! Dünkü yazıda dedim zaten, basketbol, futbol kadar yorum kaldırmaz. Bu kadar sorumluluk yüklediğin hakem kadrosunun çok çok üstün, inanılır ve güvenilir olması gerekir, ki dünyanın hiçbiryerinde göze alınıp da kurulacak bir sistem değil. Kurallar esas, hakem biliyor ve uyguluyor, bu kadar. Hakim gibi. İşin içinde gereksiz vicdan olmamalı. Çünkü bu bir camia, sık görüşen herkes birbirini tanıyor. Ve tamam, uzatmıyorum.

Sonra aynı durumda İspanya iyi savunmasını sürdürdü ve kazandı. Çok sevindiler, ben de çok sevindim, hepimiz hak etmiştik! Helal olsun dedim. Dışımdan.

Arkasından yorum programı yoktu, bozuldum.

2 Eylül: Türkiye-Fransa

Ender üçlük kaçırıyor, top kaybedip falu yapıyor filan, aynı terane. Tamam artık, buraya kadar... Diyor, demek istiyor herkes, yok, Oniki Dev Kardeş sahada inatla mücadele ediyor. Farkın artması moralleri bozuyor ama yine de herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor, özellikle savunmada, ki bana yeter...

KK'nin "sadece dört basketimiz var" diye özetlediği ilk yarıdan sonra, ikinci yarıda aynı durum sürüyor, maç da zevksizleşiyor. MK, "Cenk, Diaw'ı tutmak durumunda ve o işde zor" diyor, haklı, ama Cenk bir an önce öğrense iyi olur, evde kalacak. İp atlasa faydası olacağına eminim, bambaşka bir oyuncu haline gelir iki-üç ayda. Zaten atlıyorsa, bilemem.

Böyle devam etti, Oniki İnatçı Adam (halihazırda dokuzu aktif), bir şekilde gayretli savunma ve hücumda zorlamayla maçta kalmayı başardı. Sonrası mühim değil, yakalayıp geçebilir ve kazanabilirdik de, olmadı, yenildik, fakat oyunun final dakikalarını hakemlerin berbat kararları zevksizleştirdi. Zaten süper maç değil. Neyse. Son ana kadar süper savunma yaptık, Ender yine işi üstlendi kendi kendine, bu kez karavana attı filan.

Genel bakışta, asist sayımız çok düşüktü, oyunumuz da buna göreydi işte. Turnuva bitmişti, gösteri maçıydı bu. Weiss'e son bir abartılı başarı anısı armağan ettik, güle güle hatırlasın.

Eveet, bugünlük de bana ayrılan sürenin sonuna yaklaştık

Programda Yiğiter Abi'nin sezonun programlanmasına ilişkin sözleri kayda değerdi, gerçekten de, 2010'a kadar revizyon, organizasyon diyoruz, işe ligimizle ve onun adam gibi yeniden yapılandırmasıyla başlamalıyız. (Demesi kolay, gel yap görelim, sefasını sürelim!)

SK yine "Yiğiter..." deyip durdu, sinir oldum. MD ve YU, sistem, tarz ve ekol üzerinde güzel bir diyaloğa girdiler, SK da "Engin İstanbul'da gece çıkması yaptığında daha çok tanıyan olur" filan dedi. Allah'tan çocuk Amerika'da okuyor, Televole'ye düşürecekler nefes almadan!

YU'nun Kerem T. ve diğer eksiklerin takımla kucaklaşmalarına ve herkesin barışıp öpüşmesine dair sözleri harikuladeydi, ana fikir olarak yüzde yüz katılıyorum, ağzına sağlık baba. Nasıl yapılacağı da önemli tabii, salgın halindeki ölçüsüzlüğümüzle, zaman zaman, camcı dükkanında fil gibiyiz, birkaç onsenedir.

Tebrikler, sağolun, gurur yaşattınız, gurur duyuyoruz. Bugünlük yeter, üçüncülük ve final maçlarının günlüğü, yarın yazacağım dördüncü bölümde olacak. Dünkü bölümde kenarda unutulmuş olduğunu ama yakında hatırlanacağını düşündüğümü söylediğim Tanjevic de sabredemedi, kendini hatırlattı bu arada. Ama "Ben de burdayım" demedi, keşke öyle deseydi, yerine; NBA ile ilgili atıp tuttuğu ve sonuçta oyuncuların milli takımda oynamalarının zorunlu hale getirmesi gibi bir zorbalığı önerdiği bir demeç verdi. Salonda efsane koç, maçtan sonra Çarls Barkli ha! Bu ilk de değil hem. Tanjevic işini yapsa, büyük saygı duyuyoruz kendisine, seviyoruz, minnet ediyoruz yani. Bıraksın koçluktan başka işi. Hem sonra, Doğan Hakyemez kadar iyi Türkçe konuşamıyor ki! Özetle; maç notları dışında, Tanjevic'in söylediklerine de bulaşacağım biraz, yarın. (Belki Terim'in röportajına da bulaşırım hatta, eheh!)

Yarın görüşürüz. Hadi eyvallah.

3 Eylül 2006
batug@bilgi.edu.tr