Basketbol
Batuğ Ş. EVCİMEN
 

Turnuva Günlüğü - II

Merhaba. Üç gündür şu notları yazı haline getirmek için ofise geliyorum, elektrikler kesik, bekliyorum, bazen geliyor, yazmaya başlıyorum yine gidiyor, yupies tükenmiş zaten, olmadı yani neticede. Birikmiş notlardan yine uzun bir yazı görünüyor, ikaz edeyim. Turnuvaya geçmeden önce son diyeceğim; ümit ederim ki, bizi bu devirde bu şekilde enerjisiz bırakanların bizden esirgedikleri elektrik gözlerine dizlerine durur. (Yanlış anlaşılmasın, elektroşok tedavisinden bahsediyorum.)

Normal şartlarda 1 Eylül'de okumuş olacağınız, ikinci Türkiye-Litvanya maçına ait notlarla başlıyorum. Milli takımımız, marka haline getirmeye çalıştığı savunmayla maça başladı, hücum vasattı. Fakat bu turnuvada ilk kez takım olarak göremediğim Litvanya da önceki maçlardaki gibiydi. Dört dakika geçtiğinde bizimkiler üst üste kaçırıyordu ama durum 8-2 idi, Litvanya mola aldı. Reklamlar.

Egzoz dumanı gibi!

Erman T. ile Rıdvan D. çıktı, samimi(!) bir üslupla bilen-bilmeyen herkesi at yarışlarına bahis oynamaya davet etti. Oynaması çok kolaymış. Nasıl? Cep telefonuyla. Tık tık tuşluyorsunuz atların numaralarını, basıyorsunuz parayı. Hiç bilmeyenler de, şansına tuttururlarsa, kazanabiliyorlar tabii. Yani paraları ödeniyor. Bilmemek suç değil, at yarışına bahis oynamamak için sebep değil. Zaten bilmiyorsak da, oynaya oynaya öğreniriz. At yarışının nesi eksik? Malta ikinci ligine, Trinidad kupasına ve Grönland'daki kızak yarışlarına oynadığımız gibi, ona da oynarız. Rakamı tuşla, bilirsen balyayı indir. Var mı acilen mangıra ihtiyacı olan? Beleş! Tuşla: Sıfır-bir-iki... Bir-sıfır... Bir-bir-sıfır-bir-sıfır-sıfır. Kaç para bastın? Oran ne? Ne kadar kazandın? Bir-sıfır-bir-bir-sıfır. Ne bu ya? Neo! Kumar reklamı yapıyorlar, rütük uyuyor mu? Alo, basket maçı izliyoruz hocam, çıkıverin aradan! Hipodroma gidin isterseniz. Allah Allah ya, yakında devlet eliyle ve kredi kartına taksitle silah satışını bağıran Rus ruletli reklam izlersem şaşırmayacağım ha!

Oh, mola bitti, basketbol. Ender girdi, top eline gelir gelmez hemen bir üçlük attı, bu girenlerden oldu. O da kendi markasını koruyor. Litvanya kaçırdı, bizimkiler top kaybetti ve ve tekrar mola! Niye? Tanjevic manyak mı? Değil tabii, tedbirli ve öngörülü. Molada anlattıklarına sahada uyan yok, herkes hücumda kafasına göre. Litvanya da aynı tabii fakat ciddiye alsalar, yakalamaları, bizim savunmanın zayıflamasına bağlı, ki ara ara oluyor. Neyse, Tanjevic bunu gördü sanıyorum. Fakat skor 12-2, bir dakika sonra yine Litvanya molası... Of, çok sıkıcı be! Molalarla içine ettiler ilk çeyreğin. Neyse, böyle geçti işte, iyi savunma yapıyoruz, onlar atamıyorlar, biz daha az atamıyoruz. Az atamayanlardan Ermal de maçın 'kahramanı' olacağının işaretlerini veriyor. Bu kahramanlık mevzuuna aşağıda değineceğim. Çeyrek 19-10 bitti.

Oynat oğlum şu takımı biraz!

İkincide Engin oyunda ve takımın hücumu derhal farketti. Düşük tempoda organize hücum ediliyor ve mutlaka en az üç pas oluyor. İsabetli pas sayısı arttığında savunmanın ritmi de hızlanacağından, fake imkanları, dolayısıyla rahat top kullanma olasılığı da artar. Bu bir hücum sistemi ve elinde MJ vb. yoksa takım basketbolunda en iyi hücum sistemlerindendir, Kerim'in yokluğunda takımın hücumlarını bu sistemle başlatan tek gard ise Engin. Her zaman sonuç alınamayabilir (bu periyodda bizimkilerin başına geldiği gibi) fakat bu tarz oyun herkesi hücuma dahil eder ve oyuncuları sahada takım halinde tutar. Herkesin hücumda da yapacak işi vardır, onunla uğraşır. Top dolaştıran ve her oyuncunun tehdit olduğu bir hücum, savunma için çok yönlü bir tehdit olur; Serkan da atabilir, Ermal de, Engin de, Kerem de vs. Üstelik hepsi de farklı şekillerde sayı bulabilir. Falan filan... Engin bu takıma hızlı da, yavaş da iyi hücum ettiriyor, bence. Bu arada Ender yine bir-iki top kaybetti, bir faul yaptı ve Hakan ile değişti ve suratından düşen bin parça oturdu. Niye ki? Yine girersin birazdan biladerim, var daha çok.

Şu sportmenlik dışı faul rezaleti!

Bu arada Litvanya savunma yapmaya başladı, maç güzelleşti, Ermal de hızlı hücumda yapılan çok sert bir faule Duncanvari reaksiyon gösterdi. NTV'deki programda birkaç gün önce SK "Bizde Duncan gibi oyuncu yok" demişti MM'ye, sanıyorum o diyaloğu hatırlamıştır. Bu arada, sportmenlik dışı fauller bu turnuvada tamamen yanlış uygulanıyor, bilmemkaçıncı bir örneği de buydu. Basket faul olmasın diye genellikle başa yüze inen baltalar atış halinde faul, biri hızlı hücumda kaçarken kolundan tutup çekince sportmenlik dışı faul. Üstelik artık avantaja bırakma kuralı uygulanmaya başlamış ve hakem yorumuna bırakılmışken. Yani faullerin niteliği, oyunun akışına göre hakemin yaptığı yoruma bağlı. İyi de, bu futbol değil ki. Oyunu bozar bu kadarı. Hakem avantajı yorumlamasın demiyorum, fakat yüze-başa isabet eden balta sportmenlik dışı faul olmuyorsa ve formadan çekme böyle cezalandırılıyorsa, burada bir yamukluk vardır, böyle yoruma korum. Çalınma kriterlerinin sportmenlikle ilgisi olmadığı açıkça gözlenen bu faulün türünün adını değiştirsinler madem, 'kıçımın keyfine göre çaldığım faul' koysunlar, böyle kararlara itiraz eden koçlara hakemlerin cevabı olur. Neyse, Ermal de tavrıyla işi 'hamam parası'na döktü zaten, bravo!

Litvanya atağı sonucu on sayı birden yedik, 23-27 geride devreyi kapattık.

Hah, haber bülteni. Bakalım neler olmuş...

Sebeplenmek...

Spiker hanım çıktı, bismillah ilk haber: "Türkiye-Litvanya maçının ilk devre sonucu bu bu... Ayrıca bilmemne bilmemne..."

Aman harika! Ben de zaten çiçekleri suluyordum, saate baktım, "Hah," dedim, "Bizim maçta devre arası olmuştur, şu teveyi açayım da kaç kaçmış öğreneyim. Hemen bakayım çünkü onbeş dakikaya maç başlar, teveyi kapatmam lazım." Bir daha Allah Allah! Yahu kızım ne diyorsun? Maçı istersen ben sana anlatayım da, haber var mı? Var, patlama! "30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla düzenlenen..."

Aferin entivi! Yani teessüf ederim. Zaten yayın sırasında aptal kanalları gibi çerçeve reklamlarla güzelim maçları berbat ediyorsunuz, üç kuruş para uğruna, bir de haber bültenlerinde özensizlik mi? E peki niye izliyoruz ki bu kanalı? Maçları onlar veriyor diye... Evet ondan. Bir de turnuvayla ilgili yorum programı iyi. Gerçi yarı finallerin oynandığı gün yoktu. Niye ki? Bizim takım maç etmiyor diye mi? Valla ben bekledim, olmayınca da şaşırdım ve üzüldüm açıkçası. (Bu arada Yiğiter Baba'nın ntvspor.net'teki yazılarını da hararetle tavsiye ederim.)

Olanlar, olmayanlar

Üçüncü başladı. KK durumu özetledi: "Hücum dökülüyor, savunma sağolsun." Öne geçtik. Ender'li hücumlar yine paldır küldür, iki top kaybetti bir faul yaptı, Tanjevic molayı aldı. Hakan girdi, top kaybı ve faul, sekiz-sıfır oldu seri, nihayet Engin girdi. Hakan'a haksızlık etmemek lazım, attığı sayı hiç önemli değil, savunmaya iştiraki sayesinde sahadaki varlığı hep anlamlıydı.

Birazdan Ersan da girdi ve Cenk'in ayağı sakatlanana kadarki atakla yine öne geçtik. "Ne büyük şanssızlık!" Şanssızlık değil o sakatlık. Genelde şans haricinde sebepleri olur. Pozisyon tekrar izlenirse, karede şansa rastlanmayacaktır.

Ender üçlük kaçırdı. Nasıl sevmiyor pas vermeyi, nasıl seviyor topu, Hasan Şaş mübarek. Neyse ki bu çeyrekte serbest atışları soktuk, 48-40 bitti.

Son çeyrek Engin'in top kapıp basket atmasıyla başladı. Ve fakat topu Ender getiriyor, evet evet o da oyunda. Barış Ermiş nerede acaba... Oğuz Savaş ile birlikte izliyor olabilirler mi? Cenk'i de gözüm arıyor ama nerede olduğunu biliyorum. Kenarda zavallı.

Onlar oralardayken takım rakip sahada zorlanıyor, MK "Topu potaya atamadan dönmek kötü" diye harika özetliyor durumu. Engin yine kaptı attı, fark altı sayı, rakip mola aldı. Savunmamız açısından en önemli süreç başlıyor, diye düşündüm. Şöyle ki;

Bakın nerelere gireceğiz...

Hep maçın bu bölümündeki etkili savunmamızla rakibi hırpalayıp kazandık. Oniki İnatçı Kardeş'in takım kimliği, oyun rengi oldu bu. Bir basketbol ekolü yaratabilmek/olabilmek için işte bir fırsat daha...

Ekol olabilmek için sisteme sahip olup başarıya ulaşmak ve bunu devamlı kılmak lazım ya, alın işte size bir sistem! Hem de, batağa dal olarak uzanan bir sistem! Başarısı belli oyuncuların varlığına değil, belli işlerin birlikte ve iyi yapılmasına bağlı. İsteyen ve çalışan her akıllı ve azimli profesyonelin başarabileceği şeyler.

Gördük ki, bu sistemle başarılı olabiliyoruz, dünyanın ilk onundaki güçlü takımları yenebiliyoruz. İlk dörttekiler de karşılaştıklarında süzmeye başladı. Demek ki, bu sistemle elde ettiğimiz başarının devamını getirebilirsek, gelecekte Türk basketbol ekolünü böyle en üst düzey turnuvalarda ve en kötü bu kez geldiğimiz yerlere kadar izleyebileceğiz, gururla ve sevinçle.

Kadro genç, kabiliyetli, fizik, basketbol zekası ve tecrübe açılarından da dengeli. Üstelik sakatlıktı şuydu buydu 'şanssızlık'lar karşısında da rezervi sağlam; hem gençler, hem tecrübeliler var, aynı kıratta, olası boşlukları dolduracak, sağda solda bizi başarıyla temsile devam eden. (Cavslamayın, Beşok'u kastediyorum öncelikli olarak.)

Ya geriye ne kalıyor? Sistemi geliştirip başarıyı devamlı kılmak ve mümkünse arttırmak...

Takvim belli, iş belli

Ne kadar zaman var? Seneye İspanya, sonra Olimpiyatlar... 2010'a kadar bu sistemle başarıyı sürdürüp onu geliştirmeyi de becerebilirsek -tabii, oyuncu kaynağını da, sisteme göre takım dengelerini gözetecek biçimde kullanmayı kıvırarak-, o zaman Avrupa'nın yeni ve belki ikibinonların da ilk basketbol ekolü olarak memleketimizde bambaşka bir tunuvaya -hem de spor tarihimizde hiç bulunmadığımız konumda- evsahipliği yapabiliriz. Çok ilgili bir sever ve takipçi kitlesine, istekli bir altyapı kaynağına, ince eleyip sık dokuyan medyasına, nihayetinde, benimseyip başarılı olduğumuz bir sisteme ve ona uygun geniş kadroya sahipken; tek ihtiyacımız ORGANİZASYON. Yani; bu işlerin, bu işleri iyi bilen adamlar arasında, bu işleri diğerlerinden daha iyi bilen adamlar tarafından paylaştırılması. "Söylemek kolay, yapmak zor" diyenleri Oniki İnatçı Kardeş utandırıyor işte. (Yani gelişim ve değişim alttan dürttü bu sefer, kendi sistemiyle geldi hem de!)

Bize ekol olma fırsatı sağlayan Tanjevic'e.. pardon sisteme dönelim. (Allah razı olsun Bogdan Abi, kimse adını anmıyor ya, zafer sarhoşluğuna ver, yakında hatırlayacaklar elbet. Usta sensin.) Ehem, evet, sistem diyordum, -diyemiyordum daha doğrusu-: Hemen her oyuncuya görev ve fırsat veren bir sistem. (Belki bir-iki farklı seçimle bu kadronun tamamına uygulanabilirdi.) Dayanışma içinde ve kendini vermiş olarak mücadele etmek gerekiyor. Yani herkesin yapacak çok işi var. Kimse durup da "O nerde?", "Bu n'apıyor?", "Ha, sen de mi boş bakınıyorsun, gel laflayalım", "O şunu yapmış, bu da bunu demiş", "Hadi ya! Vay anasını... Bilmemkimin haberi var mı peki?" demez. Zaman yok, iş çok.

Sahte kahraman yaratmayalım

Hem daha bu maçı alacağız da, beşincilik maçı oynayacağız. Zaten yorgunluktan geberdi çocuklar... Herkes de sakat, tüh tüh, ne fena, ne şanssızlık! Bizim takım turnuvanın gerzeği ya, sanki ekstradan maç yaptırıyorlar. Yahu herkes oniki kişi geliyor, aynı sayıda maç yapıyor, bazı oyuncular sakatlanıyor, kazanamayanların yorgunluğu sona eriyor, eve gidip teve karşısına yatıyorlar... Daha iyi olanlar da kalıyor, başka bir daha iyi ile karşılaşmak için, bitkinlikleri yaralarıyla. Zaten daha iyinin daha iyisini bulmak için eleye eleye en iyiye ulaşılıyor. O başkasının olmadığı yerde ancak, yorgunluk ve sakatlık, kahramanlık sayılıyor. Yoksa, sokakta dolaşırken anahtarlığımız adım başı kahramana çarpmıyor. Peki buradan nereye varacağım?

Türk basketbolunun şu anki kahramanı tek, o da BU TAKIM. Ve BÖYLE OYNARKEN... Sistem sistem diye anlattık ya, basketbol tarihimizin en büyük başarısını işte bu sisteme ve onu ortak ruhla uygulayan bu takıma borçluyuz. Bunu hepimiz gördük, biliyoruz, söylüyoruz. Basketboldan fazlaca anlamayan ama ya çıkarını, ya da çenesini tutamayanların laflarına kulak asmamak lazım. (Çünkü herkes konuşuyor!) Sadede geleyim; kahramanlık kavramını yozlaştıracak biçimde bu takım içinde kahramanlar yaratmaya kalkışırsak, Serkancılar ile İbocular, Enderciler ile Enginciler, Ermalcılarla Kayacılar yok yere boş boş atışmaya başlar. Memocularla bilmemnereliler dahil olur. İş oraya buraya sıçrar, şu gençler bizi şaşırtmadan önce ne durumdaysak yine ona dönüveririz. (Bu arada ben Kerem Gönlümcüyüm, hehah!)

Doruk ve sigara

Son çeyreğe dönelim, 6:43 kala KK "Rüzgar arkamızdan esmeye başladı sanki biraz" dedi, aynen de öyle oluyordu hakikaten, o rüzgar maçı getirdi sonra. Ön alanda baskılı savunma, Kerem'in en lazım andaki hücum ribaundları ve sayıları, Ender'in topla vakit geçirip oyun kuramaması falan filan... Bu arada Fatih kendisine yapılan hücum faul çalındığında hakeme dönüp başını sallayarak steps işaret etti, neşelendim, sonra da pası elinden kaçırdı, bir de faul yapıp Ermal ile değişti. Artık öyle gerekiyordu hakikaten, dört dakika kalmıştı ve fark altı-yedi sayıydı. Sekiz, dokuz, basket-faul, on iki oldu, "Maç gitti" dedim. Ermal iki üçlük soktu, MK sakatlık, yorgunluk, fauller diye ağlıyor, yeteeeeer! Mola. Oh be.

Elli altı saniye kala fark beş sayıydı, nefes nefese geçti, Ender son saniye üçlüğüyle maçı kurtardı, girenlerdendi çünkü, ne mutlu ki. Uzatmada Ermal NBA pivotu gibi oyununu sürdürdü, kritik anlarda hücumu ayakta tutan Ersan ile yaptıkları alley-oop'tan sonra da iş koptu. Ben de kopmuşum zaten.

Orgazm sigarası içerken ve kimse "ne düşünüyorsun?" diye sormazken düşündüm: Bu maçta da Ermal öne çıktı, öncekilerden farklı olarak, ve hep farklı olduğu gibi... Buna şaşıranlar oldu da, ondan üzerinde duruyorum. Yukarıdaki kahraman mevzuuyla ilgili olarak yani... Bu takımın sistemi bu zaten, her maçta biri öne çıkabiliyor. Zaten önceki başarılı milli takımlarımızda da benzer hal vardı. Oniki Dev Adam lafı niye çıktı ki? Ne anlatıyor? Bizde kahramanın adı tek, diyor. Bu başka bir takım adı da olabilirdi, 2001'de de, şu dönemde de "milli takım" oldu. Yani esasen bu turnuvada bu çocuklar ve ağabeyleri, parçası ve altyapısı oldukları Oniki Dev Adam ruh halini bir basketbol sistemi olarak oturtmuş, ve hatta, görevleri aralarında çok iyi paylaştıran hocaları sayesinde de geliştirmişlerdi.

"Gelişim alttan dürttü" dedik ya yukarıda... Bu hepimizi şaşırtan, hiçbirimizin ummadığı ve kafamıza düşmüş hissettiğimiz takım, sistem ve sürpriz başarı nereden, nasıl geldi diye merak ediyorsanız, ben düşüne düşüne buraya kadar gelebildim.

Maç sonrası geyiği

Programda MM "İkramlar maçı" dedi, çok isabetli söyledi, MD de Kerem'in karakteriyle ilgili hoş şeyler söyledi, o da çok iyi yaptı, sağolsunlar. (Esasen ben programın devam etmesini çok isterim, gerçekten çok öğretici ve doyurucu buluyorum, kendi açımdan. Belki benim gibi çok kişi vardır, entivi duysun diye söyler dururlar, kim bilir.) Bir de, SK'nın, galibiyle oynayacağımız Almanya-Fransa maçını Almanların kazanma ihtimaliyle ilgili olarak "Almanya'yı yenmemizin Almanya'daki Türkler için ayrı bir değeri olacak" demesini, haklı olabilir, gereksiz buldum. Akla düştüğü anda öylesine havaya salınmış bir tahmin. Aha, Fransa çıktı, onlar da bizi yendi. Program harika, ustalar var, ne kadar çok konuşsalar dinleyene o kadar fayda ve zevk, ikide bir "Murat Abi", "Yiğiter, sen..." filan. Ya hayır, yanlış anlamayın, SK'yı gayet iyi ve basketbol konusunda bilgili buluyorum, fakat bu güzel programda bunlar beni ufak ufak rahatsız etti, içimi döküyorum. Ben şahsen Uluğ'a abi, usta, baba filan diye hitap ediyorum, siz de orada canlı yayındasınız, milyonlarca insan seyrediyor. Yiğiter Abi'yi de karşına "Bak, bu abin basketbolu çok iyi biliyor, onunla program yapacaksınız" diye oturtmuşlar. Hani diyorsunuz ya, format format, nah işte format bu, öyle değil mi? (Bana mı öyle geliyor?) Hayır, SK yine gayet başarılı ve bilgili, daha da iyi ve bilgili olacak inşallah, daha sürüyle turnuvalar olacak, onları da bilgisine ve tecrübesine ekleyecek, kıymetli bir basketbol adamı olacak, ona "usta" diye hitap edecek adamlar yetiştirecek... Kim gibi mesela? Bilemediniz mi? YU!

Berbat bir maç!

Almanya-Fransa maçına Nowitzki sakalı kesip çıktı, yakında kafayı da kazıtacak, sonra Mormon olacak korkarım... Fakat rasta hali güzel olur bence. Yine de bu işlerle uğraşmayı bırakıp biraz daha baskete konsantre olsa belki beşinci-altıncı olurlardı.. diyeceğim, diyemiyorum; NBA 2006 Playoffları'nın anısı, sadece 2007 Playoffları'na kadar değil, çok daha uzun süre taze kalacak hafızamda, Nowitzki de başrollerden birinde oynuyordu. Yani neymiş? Yorgunluk filan diye fazla ağlamamak lazımmış, başkasına ayıp olabilirmiş...

Bize rakip olmak için oynuyorlar. Fena maç değil. Gelabale'i Sonics'te izlemek zevkli olacak, çok yönlü eleman, biraz ince gibi NBA için, stili de iyi fakat biraz yumuşak. Bu fizikle Tayshaun sertliği gerekir sanki. Fransa zaten Güney Afrika takımı gibi... Peki Weiss'ın ne işi var orda? DeGaulle'ü mü temsil ediyor?! Şaka bir yana, beşincilik maçında da iyice açığa çıktı ki, Weiss basketten iyice kopmuş. Yaşı geçmeden uğraşacak birşey bulsa iyi eder. Tamamdır artık sanki.

Maç çok sıkıcı gidiyor. Ha bire "Parker olsa, Parker olsa", yahu Diaw gibi adam var takımda! Hem Parker yok! Boris ile Dirk var... Onlar da yorgun yorgun yenişemezken, "İkisini de rahat yeneriz. Duygusal değil..." cümlesi, biraz duygusal kaçtı. O iki takımdan herhangi biri bizim karşımızda böyle oynamayacak ki. Birbirleriyle oynarken böyle... Bizimleyken başka olacak, biz nasıl ve ne kadar izin verirsek, öyle oynayacaklar. (Geniş perspektif iyidir. Anlatan için demiyorum, o o sırada takımla beraber işin içinde. Onlar oynayanı-anlatanı topluluk halinde o anın mücadelesini veriyorlar, doğaldır ki o anı böyle hissedecek, böyle diyecek. Biz onu dinleyeceğiz ama zaman zaman geniş perspektifte düşüneceğiz. Böylece daha hazırlıklı olabiliriz, Fransa bizi yenerse fazla şaşırıp üzülmeyiz.)

Bu arada, MM'nin Fransızların genel hakeme itiraz haline dikkat çekmesini OS "oyuncu psikolojisi" diye değerlendirdi. Böyle diyalektik olmaz! Kötü örnek örnek olmaz ve bu bir bilimsel araştırma değil, basketbol maçı. Terimin ve kavramın anlamından bihaber körpe basketbolculara, gergin ve fevri ruh halinin izahını daha özenli yapalım. Nasıl anlatırsak öyle bilecek çünkü.

Arkası yarın

Dirk şov devam etti, bu maçta da iki taraf son ana dek ikramı sürdürdüler, öyle ki, galibiyeti birbirlerinin suratına fırlattılar neredeyse. Yanlış fauller, yapılmayan fauller, uzamış maçı kaybetmeler... Son saniyede Nowitzki'nin ayağı çizgide filan... Rezalet yani!

Maç bitti, üzerimden ağırlık kalktı, spor programında Servet günlük haliyle(!) karşıma çıkıverdi, irkildim! BE kem küm sordu, her lafını da gülümseyerek bitiriyor, neye gülüyor anlamıyorum, karşısında Servet dertli, acayip giysiler ve tuhaf bir görünüm içinde! Servet derdini anlattı, biraz baktım sıkıldım. Kalkıp okula geldim, elektrikler kesikti. Yazamadım, şimdi yazıyorum, daha da kaç sayfa not var, yarı finaller, beşincilik ve üçüncülük maçları hakkında... Yarın iki maçın notları daha eklenecek. Turnuva Günlüğü'nün üçüncüsü yazacağım ben de. Sonra da dördüncüyü yazmak gerekecek herhalde. Bu arada, bir hafta daha buralardayım ve sitede güncelleme yapacağım.

Hadi eyvallah.

2 Eylül 2006
batug@bilgi.edu.tr