FINAL 4 ÖNCESİ SON DURAK

 

Mehmet GÜRSOY
25 Mart 2010, Perşembe

 

Yazmayalı yine uzunca süre oldu, arayı açtık biliyorum. En son burada normal sezon üzerine birkaç kelam etmiştik. Aradan da yaklaşık bir buçuk aylık bir süre geçti ve Top 16'yı geride bıraktık. Şimdi de Final 4 öncesi son duraktayız, Final 8 heyecanı sardı bünyeleri anlayacağınız.

Yazıya geçmeden önce yazı içeriği hakkında bilgi verelim yine. Geçen Top 16'yı değerlendirip, çeyrek final eşleşmelerini geniş olarak inceleyeceğiz bu yazıda. Keyif almanız dileğiyle...

Euroleague'de Top 16

Bir önceki yazımızda, Euroleague'in normal sezonunda çok da önemli sürprizler yaşanmadığından bahsetmiştik. Top 16'da ise normal sezonun aksine birçok beklenmeyen olay yaşandı doğrusu. Yaşanan bu sürprizlerin en önemlilerinden biri, belki de en önemlisi Panathinaikos'un Top 8 dışı kalmasıydı bana kalırsa.

Ha, bu durumun bir çok nedeni var elbet. Ancak bana göre en çok öne çıkan neden, bu sene bir türlü kurtulamadıkları sakatlık sorunu. Gayet geniş olan guard rotasyonunda önemli sorunlar yaşadı Yoncalar. Mesela Diamantidis'in onlar için önemini tartışmaya gerek duymuyorum, hakeza Saras'ınkini de öyle. Bu iki oyuncunun farklı dönemlerde yaşadıkları sakatlık ve formsuzlukların (özellikle Jasikevicius için geçerli bu durum) takımı çok derinden etkilediğinde hemfikiriz sanırım. Yine Batiste'in sakatlığı da pota altı rotasyonunda takım için çok büyük sorun teşkil etti doğrusu. Panathinaikos'un en önemli kozunun savunma olduğunu düşünüp, Batiste ve Diamantidis hatta Jasikevicius'un bu savunmadaki rollerinin ne olduğunu akıllara getirirsek takımın neden çöküşe geçtiğini ve bir sene aradan sonra niye yeniden Top 16'da Partizan'ın altında kaldığını pekala anlayabiliriz bana göre.

Panathinaikos’un bu sene yaşadığı bir sorun daha var ki bu durum Yoncalar adına kronik bir hal aldı bana kalırsa. Bu sorun da Panathinaikos'un Euroleague şampiyonu olduğu seneler sonrası isteğini, hırsını kaybederek Euroleague'e erken veda etmesi. Örnek vermek gerekirse, 2001/02 sezonunda finalde Messina'nın koçluğunu yaptığı Kinder Bologna'yı yenip şampiyon olduktan sonra, 2002/03 sezonunda yine Top 16 aşamasında, -o zamanlar çok da tecrübeli olmayan- Siena'nın altında kaldıklarını hatırlatabiliriz. Ya da daha yakın tarihten 2007/08 sezonundan örnek olarak, 2006/07 sezonunda kendi evlerinde, Atina'da kazandıkları şampiyonluğun üstüne hepimizin hatırlayacağı üzere 2007/08 sezonunda Partizan'ın altında kalmışlardı. E tabi çok net bir şekilde bu sezon elenmelerini buna bağlayamıyorum ama Obradovic ve oyunculara bu durumun etki ettiği kesin bana kalırsa.

Prokom Mucizesi

Bu sene beklentileri en fazla aşan takımlar Prokom ve Partizan. Partizan'ın artık bu işi bir alışkanlık haline getirdiğini düşünerek onları değerlendirme dışı bırakıyorum ve Prokom'dan devam ediyorum izninizle.

Takım kadrosu, ikinci sınıf Amerikalı oyuncular ve yine orta kalite diyebileceğimiz Avrupalı oyunculardan oluşuyor. Daniel Ewing, David Logan, Qyntel Woods gibi üç tane kontrol edilmesi zor, deyim yerindeyse attırmaktan çok atmayı seven oyuncu var kadroda. Koç da çok akıllı bir iş yaparak, bu oyuncuların sevdiği tür olan hızlı basketbolu oynatıyor takımına. Ve bu karar çok iyi sonuç verdi şimdiye kadar. Tarihlerindeki en iyi Avrupa derecesini yakaladılar bu sayede. Takımda ayrıca bizim Türk Telekom'dan tanıdığımız, 2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda da hiç fena işler yapmayan Jan Jagla, oyunun özellikle savunma ve ribaund kısımlarında fena iş yapmayan Pape Sow ve eski Beşiktaşlı Ratko Varda da bulunuyor. Bu oyuncular da kendilerine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyorlar doğrusu. Top 16'ya çıkması başarı olarak değerlendirilebilecek bir takımın, çeyrek finale kadar yükselmesi de takdir edilesi.

Çeyrek Final Eşleşmeleri

CSKA – Caja Laboral:

Normal sezonda da karşılaşmıştı bu iki takım. İki maç da hatırlayacağınız gibi çok çekişmeli geçmiş, hatta Moskova'daki maçı Caja Laboral son topa kadar taşımıştı. İşte o maçlara göz attığımızda Teletovic faktörünü çok net bir şekilde görebiliyoruz. Teletovic öyle bir oyuncu ki, bir maç 6/9 üçlük (son topta kaybedilen CSKA maçı) isabet oranıyla takımını maça ortak edebilirken, bir diğer maçta 3/10 üçlük oranıyla (içerideki CSKA maçı) mağlubiyette en büyük pay sahibi olabiliyor. Bu sebeple Ivanovic'in onu biraz dizginlemesi gerektiğini düşünüyorum. Top 8'de tahmin edebileceğimiz gibi savunmalar normal sezona göre katbekat sertleşecektir.

Doğal olarak takımların birbirlerine karşı avantaj ve dezavantajları var. Kadrolara baktığımızda Caja Laboral'in en önemli avantajı CSKA'ya göre daha derin olan pota altı rotasyonu. Tabii bu avantajın kullanılabilmesi için en önemli faktör Splitter'ın sakatlık/form durumu. Eğer Splitter %100 sağlıklı olarak geri dönebilirse CSKA'nın onla eşleşebilecek uzunu yok ve bu durum serinin en kilit noktası bence. Vorontsevich ve Khryapa'nın da performansları önemli bir etken CSKA için.

Yine kadrolara bakarsak CSKA'nın da Caja Laboral'e karşı en önemli avantajı şüphesiz 1 ve 1 numara mevkilerinde olacaktır. Planinic ve Holden gibi Avrupa'nın en elit guardlarından ikisine sahipler. Özellikle Planinic oynacağı sırtı dönük oyunlarla büyük sorun yaratacaktır İspanyol ekibine. Zira Caja Laboral kadrosunda onunla eşlebilecek bir oyuncu göremiyorum fiziksel açıdan. Marcelinho Huertas ve Pau Ribas'ın bu ikiliye karşı koyması çok zor bana kalırsa.

2 ve 3 numaralara baktığımızda ise gözümüze çok net bir farklılık çarpıyor: Tecrübe. Euroleague'in bu aşamalarında tecrübe faktörünün önemini anlatma gereği duymuyorum. İşlerin yüzde ellisi bu faktör üzerinden ilerliyor bence. Siskauskas, Langdon gibi oyuncular bu seviyelerin çok fazla tozunu yuttukları için, bu mevkide de bir adım önde CSKA.

CSKA, çeyrek finalde oynayan takımlar arasında en dar rotasyonla oynayan takım. Yaklaşık 7-8 kişilik bir rotasyonla geldiler Top 8'e kadar. Takımın yaş ortalaması, dar rotasyon CSKA'yı ciddi anlamda zorlayabilecekmiş gibi görünüyor bana. Bunu en açık şekilde zaman gösterecektir bize.

Tahmin: En denk geçecek seri bu seri olduğundan ötürü tahmin yapmak hakikaten zor. Ancak tecrübesi ve saha avantajıyla CSKA'yı bir adım önde görüyorum. 3-2 CSKA

Barcelona – Real Madrid:

Euroleague'in açık ara farkla en çok ilgi çeken serisi bu şüphesiz. E tabii, “El Clasico” Euroleague parkelerine taşınıyor. Öncelikle belirteyim serinin net favorisi Barcelona bana ve çoğunluğa göre. Şimdi gerekçelere geçelim:

Barcelona'nın takım olarak, Real Madrid'e en ağır bastığı yer çok açık bir şekilde pota altı. Lorbek, Ndong, Morris ve Vazquez gibi birbirinden farklı ve birçok iş yapabilecek yetenekte oyunculara sahipler. Real Madrid'de ise tam tersine pota altı rotasyonunun tekdüze oyunculardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Barcelona uzunlarının en önemli özellikleri sertlik ve içeride ‘post up’ oynama yetenekleri gibi duruyor ve Real Madrid uzunlarının bu sertliğe cevap vermesi bana göre çok ama çok zor. Özellikle Reyes'in sakatlıktan döndükten sonra bir türlü eski formunu yakalayamaması, Barcelona'nın üstünlüğünü daha net kılıyor pota altında.
Jordi Trias'ın da rotasyona dahil olmasıyla bu beş oyuncusundan gayet iyi bir şekilde, istikrarlı olarak verim alıyor Xavi Pascual. Ancak Real'de işler tam ters yönde işledi sezon boyunca. Velickovic, Garbajosa, hatta Lavrinovic bir hafta harikalar yarattıktan sonra, bir sonraki hafta sahadan silinebiliyorlar. Bu durum da takımda büyük sorunlara sebep oluyor.

2 ve 3 numaralarda ise yine Barcelona üstün bana göre. Pete Mickeal beklentilerden -en azından benimkilerden- çok daha fazla katkı verdi. Hem skor, hem de ribaund yönünde önemli işler yapıyor ve onla eşleşebilecek fiziksel kapasitede bir oyuncu yok Real Madrid rotasyonunda.

Guardlarda bana göre öne çıkan bir takım yok. Ancak bu mevkide de benim çok merakla beklediğim bir eşleşme var. Yeteneklerinden emin olduğumuz Rubio, bu sene kendini iyice kanıtladı bana kalırsa. Onun oyun zekası, saha görüşü ve penetreleri zaten en üst seviyedeydi. Tek eleştirilen özelliği istikrarsız şutuydu. Hala tam olarak söyleyemeyiz şutunu oturttuğunu, ancak ACB'de geçen hafta Caja Laboral karşısında gönderdiği 5 üçlük (%100 isabetle) bu konuda kendini geliştirdiğini kanıtlıyor. Llull ise benim Euroleague'de en çok etkilendiğim oyunculardan biri. Oyuna girdiği her anda hem savunma, hem de hücumda önemli katkılar yapıyor. Bunun örneklerini bütün sezon izledik zaten. Özellikle şutunda gerçekten çok önemli gelişmeler var geçen senelere göre. Onun Rubio'ya yapacağı baskı, Rubio için gerçek bir sınav niteliği taşıyacak ve çok ilginç dakikalar izleyeceğiz, emin olabilirsiniz.

Barcelona'nın hücumu hakkında çok fazla söylenebilecek bir şey yok. Avrupa'nın en akıcı hücumu onlarda. Her türlü savunma ve oyuncuya karşı çare üretebiliyorlar. Bu durum da onları en büyük şampiyonluk adayı yapıyor benim nazarımda.

Real Madrid'in bir avantajı varsa o da şüphesiz Messina. Avrupa'nın en ‘winner’ koçu ve Real Madrid taraftarları ondan bir şeyler bekliyor.

Tahmin: Benim için 3-0 bitmesi en muhtemel seri gibi gözüküyor. Barcelona tabii ki yenilmez bir takım değil ancak onları 3 maç üzerinden yapılan bir seride geçmek her babayiğidin harcı değil.

Olympiakos – Asseco Prokom:

Barcelona'yla birlikte en akıcı hücum eden, topu en iyi çeviren takım Olympiakos'tur bana göre. Tabii bu durumda en büyük payın, pas özellikleriyle sivrilen guard duosu General Theo Papaloukas ve Milos Teodosic'e verilmesi gerekir. Özellikle Teodosic'in 2009 Avrupa Şampiyonası'ndan bu yana gösterdiği gelişim takdir edilesi. Çok fazla potaya gitme özelliği yok Teodosic'in ama %42'yle üçlük atması onun ne kadar iyi bir şutör olduğunu kanıtlıyor. Hatta potaya çok fazla gitmemesine rağmen %62'yle ikilik isabeti bulması bu tezi sağlamlaştırıyor bence.

Tıpkı Teodosic gibi vites arttıran bir başka oyuncu da Childress. Geçen sezon “idare eden” görüntüsünden uzak, çok iyi bir performans sergiliyor. İstatistikleri de öyle tabi, %47'yle 8.8 atarken, bu sene %55'le 14.7'ye taşıdı, takımını da birkaç adım öteye.

Kleiza'da benim MVP adaylarımdan biri. ‘Size’ı, şut özelliği ve içeri penetreleriyle Avrupa'nın en komple skoreri bana göre. 17.9 sayı ve 7.1 ribaund ortalamaları var ki takımının bu iki alanda da lideri. Aggelopoulos Biraderler bu sefer hedefi onikiden vurmuşa benziyor.

Neyse, seriye bakarsak Prokom gayet hızlı oynayan ve evinde çok başarılı sonuçlar alan bir takım. Onların bu hızına karşı koyabilecek birkaç takım var ve onlar için ne yazık ki bu takımlardan biri Olympiakos. Bana göre bu durum Prokom'un az olan şansını da neredeyse yarı yarıya indiriyor. Zira kazandıkları tüm maçlarda, rakiplerine karşı tempolarını kabul ettirmişlerdi. Serinin kilit noktası, Olympiakos'un Prokom'a ne kadar ayak uyduracağıdır bence. Olympiakos'un yeteri kadar dengeli hücum eden ve sert savunma yapan bir takım olması bu olasılığı büyük ölçüde düşürüyor. Eğer Prokom kazanmak istiyorsa, bu aralar formda olmayan Olympiakos uzunlarına karşı üstünlük sağlamalı. Gerçi bu kadroyla ne kadar olası bu durum, pek bilemiyorum.Ayrıca Logan, Ewing ve Woods üçlüsünün kendilerinden beklenenin fazlasını vermeleri lazım. Tabii bireysel olarak değil, takımlarıyla birlikte. Ewing'in oynamaktan çok oynatmayı düşünmesi, Prokom'un zaten az olan şansını biraz daha arttıracaktır. İlginç bir istatistik var bu arada. Ewing'in 16 sayıdan fazla attığı maçlarda 1-3'müş Prokom'un derecesi. Ancak 5+ asist ile çıktığı maçlarda takımın derecesi 2-1. Onun ne yapması gerektiğiyle ilgili gayet yararlı bir veri.

Tahmin: 3-1 Olympiakos

Maccabi – Partizan:

Partizan için yine beklentilerin üstünde seyreden bir sezon geçiyor. Neredeyse takımın bütün kilit oyuncularını göndererek başladıkları sezonda, yeniden Final 8'e kadar yükseldiler. Ancak bana göre bu sefer hedefler biraz daha büyüdü. Geçen iki sezonda Final 8'de elendikten sonra, bu sene Final 4 için en iyi eşleşmeyi yakaladılar. İki takımın özelliklerine baktığımızda gerçekten birbirinden akla kara kadar farklı iki takım var. Özellikle oyun şablonları açısından.

Maccabi'ye baktığımızda tamamen tempo üzerine kurulu, atletik bir takım görüyoruz. Doron Perkins, Alan Anderson, Chuck Eidson hatta uzunlar Stephane Lasme ve D’or Fischer bu sisteme çok çok iyi uyum sağlamış gözüküyor. Maçın herhangi bir anında, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde patlayabiliyorlar. Bu durumun en güzel örneklerini, Top 16'da Real Madrid (deplasmanda son periyotta 30 sayı) ve Siena (içeride son periyotta 43 sayı!) göstermişlerdi zaten. Partizan ise tam tersine, düşük tempoda oynamayı seven bir takım. Hatta tempoyu düşük tuttuklarında önemli takımları dize getirmişlerdi bu sene. Takımın en önemli kozu Aleks Maric. Bana göre en az Pekovic kadar tehlikeli bir silah Maric ve serinin kilit noktalarından biri Maccabi uzunlarının onu ne kadar durdurabilecekleri. Maccabi savunması için bir şey diyemiyoruz zira maçın her anında değişen bir savunma uyguluyor koç Pini Gershon.

Takımların tamamen farklı ekol ve farklı oyun tarzlarından bahsettik yukarıda. Yalnız bu iki takımın bir ortak noktası var. Evet, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi olağan üstü taraftarları. Hem Nokia Arena, hem de Belgrad Arena (Partizan, maçlarını Pionir yerine daha büyük olan Belgrad Arena'da oynayacak) Euroleague'de içinden çıkılması en zor iki basketbol mabedi. Bu durum da saha avantajının önemini arttırıyor ve saha avantajı bildiğimiz gibi Maccabi'de.

Pozisyonları değerlendirmek gerekirse, guardlar bana göre takımları için kilit rol oynayacaklar. Sonuçta bu iki takım tamamen farklı şablonlarda basketbol oynuyorlar ve kendi sistemini kabul ettiren, muhtemelen seriyi de kazanacaktır. Doron Perkins takımının oynadığı run 'n gun basketboluna tam olarak uygun olan bir oyuncu. Keza Wisniewski de öyle, o da bu sisteme ayak uydurmuş gözüküyor. Partizan'da da hem McCalebb hem de Rasic uzunları iyi besleyebilen, takımı oynatmaya yönelik performans gösteren guardlar.

2 ve 3 numaralarda ise yine birbirinden farklı oyuncularla karşılaşıyoruz. Maccabi'nin 2 ve 3 numaraları daha çok skorer yönleriyle ortaya çıkan oyuncular. Tam tersine -Vesely'yi bu değerlendirmenin dışında bırakıyorum- hem Lawrence Roberts hem de Dusan Kecman savunmada önemli işler yaptılar bu sene. Vesely ise takımda hücum yükünü çeken oyuncuydu Maric'in sakatlığı sebebiyle oynayamadığı maçlarda. Onun için büyük tecrübe olmuştu bu dönem.

Uzunlarda ise gayet dar bir rotasyona sahip Maccabi. Lasme ve Fischer'den sonra herhangi üçüncü bir oyuncu yok rotasyonda. Takım ne kadar hücumcuysa, bu iki oyuncu o kadar savunmaya yatkın. Özellikle Lasme'nin boş pozisyonda topu çemberin içine vurmaktan farklı bir özelliği yok. Partizan'ın pota altında en büyük kozu tabii ki Maric, onu ne kadar dinlendirebilecek bilmiyorum koç Vujosevic ama Vranes'in savunmada iyi iş yapması şart.

Tahmin: Hem Nokia Arena, hem de Belgrad Arena serinin kilit noktaları. Saha avantajına sahip olması nedeniyle Maccabi tabii ki bir adım önde ama Partizan orada bir maç çalabilirse her şey değişebilir.

Eyvallah.

twitter.com/mehmetgursoy