BU İŞ ZOR BENCE

 

Cem PEKDOĞRU
23 Kasım 2008, Pazar

 

 

Bu yazıda oyunculardan bahsetmeyi planlıyordum teker teker. İlk yazının sonunda da öyle bir vaatte bulunmuşum zaten. Son dönemde derslerin alışılmışın dışında zorlaması sonrası önceliklerimi sorgulamak durumunda kaldım. Ortalamamı biraz olsun ayağa kaldırmak için de yazıyı ertelemek zorundaydım. Geçen üç haftalık süreçte de kayda değer birçok şey yaşandı Efes Pilsen cephesinde.

 

Aslında kısa bir süreç gibi gözüküyor ama Efes'te bir oyuncunun takıma dahil edilmesi ve aynı oyuncunun takımdan gönderilmesi(?) için yeterli bir süre. Son dönemde çizilen yönetim portresine çok yakışan bir şeydi aslında şu karşılaştığımız haber. Artık kadronun bir parçası olmadığı için aşağıda da bahsetmeyiz muhtemelen Jones'tan. Kendisi hakkındaki son sözlerimizi söyleyelim. Panionios maçında canlı izleme fırsatı buldum ve özellikle kenara alındığında Ataman'a verdiği tepkiden sonra umudu kestim kendi adıma. Muhtemelen her maç 30 dakika süre alacağı yalanıyla getirildi buraya. Kafasını verebilecek olsa ribaund ve bloklarıyla bir Ira Clark katkısı beklenebilirdi. Ama benim gördüğüm Jones bunu vaat etmekten çok uzaktı.

 

Zamanında buraya aynı psikolojiyle gelmiş Stephen Howard adlı arkadaş geldi aklıma. O da Efes'in Efes olduğu yıllarda, yanılmıyorsam Mirsad Türkcan, Predrag Drobnjak ve Hüseyin Beşok gibi oyuncuların bir arada bulunduğu bir uzun rotasyonunda kendisine verilen ilk beş sözünün tutulmadığını öne sürerek kaçmıştı. Efes kariyeri de sadece tek maç sürüyordu. Jones'unki ise iki maç, ancak sadece yedi dakika. Ayrıca Howard'ın forma giydiği o tek maçın da kazanılan bir Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı olduğunu hatırlıyorum ben. Bruno Quadros vardı Galatasaray'da, takıma Fatih Terim tarafından alınmasına rağmen kadroya bir türlü girememiş, ama en çok sevinen isim olmuştu UEFA Kupası'na. Bu da aynı hesap.

 

Moskova Seyahati

 

Moskova'da alınan mağlubiyetin kimseyi şaşırttığını düşünmüyorum. "Efes Pilsen gibi bir takım 30 fark da yiyebilir, ancak ne olursa olsun bu durumlara düşmemeli" şeklinde de bir görüş var kamuoyunda. Açıkçası takımların sadece kağıt üzerindeki kadrolarına baktığınızda bile, böyle bir acz durumunu öngörmeniz çok zor olmuyor. O yüzden mağlubiyet şekli de bir sürpriz olmadı benim açımdan. Galatasaray Cafe Crown ve Fenerbahçe Ülker maçlarında sahada güzel şeyler de vardı kuşkusuz, fakat her iki galibiyette de birincil etken, Avrupa maçlarındaki görüntüsünden sıyrılmış bir Efes izlememiz değil, bilakis rakiplerin formsuzluğu yahut yorgunluğuydu. Özellikle Fenerbahçe Ülker, neden korktu da içeriyi penetrelerle veya uzuna indirilen toplarla kullanmayı tercih etmedi anlamak mümkün değil. Bogdan Tanjevic o pota altında bizim görmediğimiz neyi görmüş olabilir? Kaspars Kambala'nın hayaletini mi?

Neyse, ben bir önceki yazıda vaat ettiğim şekle dönüştürüyorum yazımı ve oyun kurucu pozisyonu ile başlıyorum.

 

Oyun Kurucun Kadar Ko… Fakat Ender?

 

Sezon başında envai sayıda sitede birçok isim atıldı ortaya. Geçen sezonki Scoonie Penn (bir de Charles Oakley saçlı bir sokak basketbolcusu abimiz vardı, çıkaramadım onu) felaketini unutturacak bir isim bekliyordu taraftar. Tabii Petar Naumoski ya da Damir Mulaömerovic seviyelerine çıkmamıştı bu beklentiler ama, ben kendi adıma Halperin-Kerem-Engin gibi bir trionun hayalini kuruyordum. Bunlardan Yotam Halperin Yunanistan'ı, Kerem Tunçeri de Rusya'yı tercih etti bildiğiniz gibi. Vujanic'in veya Halperin'in kontratları hakkında bir bilgim yok, ancak bir oyuncuyu Olympiakos'un elinden alacak bir maddi gücümüz olmadığını tahmin edebiliyorum. Kerem konusunda ise biraz daha ısrarcı olunabilirdi. Hazır Rus kulüpleri ekonomik krizle boğuşurken bir kez daha düşünülebilir aslında. Ender'i izlemek için para vermek çok ağrıma gidiyor zira. Şutu elinden çıkardığında artık az da olsa bir umut oluyor içimizde, sevindirici bir şey tabii. Şutu girdikçe de biraz daha doğru tercihler yapabiliyor, ama Ender bildiğimiz Ender hala. Salonun tavanına vuran şutlarıyla, ömrümden çalan telaşesiyle… Sene başında Ataman'dan beklediğimin aksine, rotasyonda ciddi de yer kaplıyor. Bazen Vujanic'ten de fazla süre alıyor hatta.

Bunu derken Vujanic'i de tanrılaştırmıyorum tabii. Beklediğimden iyi bir görüntü çizse de, öyle ahım şahım bir top oynamıyor. Sakatlığının etkilerini nispeten atabilmiş gibi gözüküyor en azından. Potaya kadar gidişleri Euroleague standartlarının çok üstünde, hatta bunu en iyi yapanlardan biri Avrupa'da. Ama bir oyun kurucunun asli görevlerini ne derece yerine getiriyor, o tartışılır. Doğru tercihi yapmakta da zorlanıyor çoklukla. Örnekse, Panionios maçındaki son topu oyun kurucunuz o şekilde kullan(am)ıyorsa ciddi bir sorun var demektir. Engin ise Ataman'a ne yapmış cidden merak ediyorum. Ender kadar olmasa da iyi bir yaz geçirdi milli takımla. Hele İtalya'daki kayıp bir sezonun ardından geldiğini düşününce bu performansın, Engin hakkında daha da umutlanmıştık. Aynı ışığı Ataman görmemiş demek ki. Kısmet!

 

2, 3… Bunlar da Önemli Tabii

 

Efes Pilsen geleneğinde boyalı alanda iyi paslaşan ve bu bağlamda skora katkı yapan uzunlar önemli bir yer tutar. Ancak takımı skorda taşıyan isimler hep 2 ve 3 numaralar olmuştu son on yıllık süreçte. Bu geleneği de göz önüne aldığımızda Thornton tercihi ilginç. Geçen sezonki performansının bir ölçüde abartıldığını düşünmekteyim. Ben ilk günden bu yana biraz önyargılı yaklaşmış, sürelerinin bir kısmının Sinan'a verilmesinden yana olmuştum. Ancak özellikle son iki üç maçta hücum alanında sürekli doğruları yapıyor, şutu girmediğinde içeriyi zorluyor, zaman zaman hücum ribaundlarına katkıda bulunuyor. Dış şutu hiç olmayan uzun ikilimiz (Kaya-Kerem) ve fazlasıyla dışarıdan üretime bağımlı Smith'in yanında, ki maça bu şekilde çıkıyoruz genelde, bir nevi tutkal görevi görüyor Efes hücumlarında. Önyargıları bir kenara koymanın, Eddie Basden kıyaslamalarını rafa kaldırmanın vakti geldi kendi açımdan. Çünkü dış şutu ve bire bir savunması Basden'dan daha zayıf gözükse de, ona ağır bastığı yönler de var oyununda. Ancak yine de Ioannis Kalampokis'e kariyer gecesi yaşattığı günkü gibi berbat günleri olabiliyor. Etkinliğini agresiviteden alan bir oyuncu tipinin böyle performanslarını da hoş görmek uygun olur.

 

Smith'ten de bahsetmek lazım biraz. Real Madrid'de nispeten iyi bir sezon geçirdi. Zaman lehine işlemiyor tabii. Bacaklarının eskisi kadar güçlü olmadığı ortada, bu da savunmada bazen refleks gösteremeyip anlamsız fauller almasına neden olabiliyor. Şut ritmini de tam olarak bulabildiğini söylemek güç. Kaç yaşında olursa olsun, bu kadronun içinde hücumda eline ilk bakılacak isim olarak ön plana çıkıyor. Sorumluluk alma konusunda da sıkıntı çekmiyor, bazen Scavolini Pesaro günlerinde olduğu kadar fütursuzca şut atabiliyor. Fakat isabet konusunda genel anlamda sıkıntı yaşıyor şu ana dek. TBL'de iyi bir yüzdeyle yakaladığı 16 sayı ortalaması güzel, ama ona asıl Avrupa'da ihtiyacımız var. Kendisinin de bunun bilincinde olduğuna, bench’e gitmek yerine parkeye çöküp kendisine telkinlerde bulunduğu Panionios maçında yakından tanık oldum. Keşke fotoğraf çekip belgeleseymişim…

 

Geriye kalan isimler Sinan ve Cenk. Cenk, sene başında özellikle Partizan maçında iyi şut sokmuş, acaba dedirtmişti. Ama galiba yine olmayacak. Geçen sezon ULEB Kupası maçlarında da iyi performansları vardı, fakat o gamsız havası yıllardır sabit. Değişecek gibi de gözükmüyor. Sinan savunma alanında Beşiktaş Cola Turka günlerinden aşağı kalır bir performans vermiyor aldığı kısıtlı sürede. Ama abisinin aksine bir sonraki adımı atmak istiyorsa, bir yazını falan tamamen şut idmanlarına ayırmalı kanımca. Trevor Ariza ile irtibata geçmesi isabet olur… Yine de oyunun bazı anları geliyor ki takım bariz biçimde Sinan'a ihtiyaç duyuyor. Ataman ise kafasında bir rotasyon oluşturmuş ve çok ekstrem durumlar dışında buna bağlı kalıyor. Söz konusu rotasyonda Sinan'ın yeri de aşikar. Euroleague'de aldığı süreler komik, ya da Mario West ayarında: 22, 27, 243 ve 0. Evet, birimimiz saniye…

 

İçimizdeki Korkunç Boşluk

 

Evet pota altına geldik anlaşılacağı üzere. 4 numaralardan başlayalım, elimizde başka bir alternatif varmış gibi. Shumpert aslen bir 3 numara hepinizin bildiği üzere, ilk sahne alışı da ilk periyodun sonlarına doğru Smith'in yerini almasıyla gerçekleşiyor ekseriyetle. Fakat maçın sonunu getiren beşte bir yeri varsa, 4 kısalı sistemin bir parçası olarak oluyor bu. Son Fenerbahçe Ülker maçında da Mirsad Türkcan karşısında gerek savunmada, gerek hücumda pek sıkıntı çekmedi. Geçen yıldan, çok daha kalıplı oyuncular tutmaya alışık zaten. Yine de Shumpert'ten 4 numara olarak yararlanılamayacak maçlar da olacaktır. Bu yüzden de Efes, Kasun gelene kadar maç kazanacaksa Kaya ve Kerem'in mümkün olduğunca az saçmalaması gerekecek. Kerem'in bu sezonki görüntüsünü genel olarak olumlu buluyorum. Şu yaşından sonra şutunu, oyun zekasını veya fundamental’ini geliştirmesini beklemiyoruz tabii ondan. Yine de, bazı maçlarda kafasına esince attığı dış şutları bir kenara koyarsak, oyununun güçlü yönlerine konsantre olmayı başarabiliyor çoğunlukla. Ayrıca takımda 'bayrak adam' diye tabir edilebilecek bir isim gözükmüyorken, Kerem saha içi liderliğini üstlenmeye en yakın oyuncu. Bunu da, özellikle sahada istediklerini yapabildiği gecelerde yerine getirebiliyor nispeten. Kaya hiçbir zaman güvenebildiğim bir isim olmadı. Sempati ya da antipati duyduğum bir isim değil, yanlış anlaşılmasın. Fakat top eline geldiği zaman kalp atışlarımda belli bir artış oluyor, tabii "Arslan-Effect" seviyelerinin çok altında bu artış. Belki 2006 yılını ayrı tutabiliriz, fakat onun dışında istikrarlı bir görüntü çizdiği tek sezon gelmiyor aklıma. Bu sezon da farklı olmayacak gibi. Fena başlamadı, kötüye gitti, tekrar toparlanma sürecine girdi derken sezon da bitebilir. Neyse bekleyelim.

 

Bir de Kakiouzis vardı değil mi? Neyse ona sonra geliriz. Forumda da yazılmıştı, Kaya-Kerem ikilisi ideal pota altı ikilisi olmaktan kilometrelerce uzak. Normal şartlarda birinin bile ilk beşte olması garip karşılanabilir aslında bu kadar büyük hedefler koyan bir takımda. Şu anda yapacak pek de bir şey yok. Getirildiğinde, piyasada bulunabilecek en iyi isim dediğimiz adamın verdikleri ortada. Bir de Andrija Zizic dedikodusu çıktı, ama muhtemelen Joventut Badalona olacak yeni adresi. Geçen sezonki felaket kadroyu, her şeyden önce "Craig Bradshaw knows good sex" deneyimimizi hatırlıyorum da, yine de şükredemiyorum bugünkü görüntüye. Ermal Kurtoğlu şu kadroda bulunsa, en azından bir çeşitlilik sağlayabilecekti sırtı dönük hücumu ve son zamanlarda geliştirdiği üçlükleriyle. Ermal'i bile arayabiliyorsak, durum gerçekten vahim. Pota altındaki bu tablo tek başına beklentilerimi minimuma indirmeme yetiyor. Kakiouzis mi demiştik? Onun hakkında söze ne hacet! Nejat Sayman'ın da defaatle vurguladığı üzere, Efes'in diğer yabancıları gibi büyük bir kaliteye, şaşaalı bir geçmişe sahip, Yunanistan Milli Takımı formasını giyen bir oyuncu o. Haydi inşallah!

 

NOT 1: Şu rotasyonda dahi yeterli süreyi alamayan ve alacak ışığı gösteremeyen Barış, bir bakış açısına göre pilot takım, bir başkasına göre kardeş kulüp Darüşşafaka Cooper Tires'ın yolunu tuttu. Serpil de gel evlat! Darısı da Mustafa abisinin başına artık…

 

NOT 2: Panionios maçında gördüm ki, Efes kızları artık vasat bile değil. Ya da biz büyüdükçe biraz daha seçici oluyoruz. Yalnız bir zenci abla gelmiş. Farklı lezzetlerden hoşlananlar için şey ettim, hani ilgilenen olursa diye...