UZUNSUZLUK

 

Cem PEKDOĞRU
01 Kasım 2008, Cumartesiı

 

Doksanlı yılların sonuna denk gelir Efes Pilsen sempatimin filizlenmesi. Koraç Kupası zaferini yaşatan o kadronun parçalarına birer birer teşekkür edildiği dönemlerdi. Aydın Örs'ün takımdan ayrıldığı gün, basketbolun spor gazetelerinin ilk sayfasına yerleştiği ender günlerden biri demekti aynı zamanda. Karşıyaka ile sezona sansasyonel bir giriş yapan Ergin Ataman, yetişmesinde büyük pay sahibi olan kulüpten gelen görev çağrısına sırt çeviremezdi, çevirmedi de. Onunki basit bir Ersun Yanal kolaycılığı değildi yani. Nitekim bu kan değişikliği hızlı bir şekilde etkidi takıma, olumluydu da etkiler. Moustapha Sonko'nun savurduğu topun çemberden sektiği an, Efes Pilsen'in Final-Four bekaretinin de sonunu müjdeliyordu. Böyle bir günün hayalidir bir taraftarı takımına sadık tutan, benim hayal etmeye fırsatım bile olmamıştı. İçimdeki Beşiktaş aşkına rağmen Rüçhan-Turabi ikilisinin şutları için dua etmekten daha cazip görünmüştü bu heyecan çocuk aklıma. Bir de o dönemlerde ilkokul sıralarında çok popüler olan "Basketbolda hangi takımı tutuyorsun?" sorusuna cevap verebilmek istedim belki. "Beşiktaş?!" cevabı genelde soranı tatmin etmez, "basketbolda" kelimesinin vurgulu tekrarıyla karşılık bulurdu… Çok yanlış arkadaşlarım oldu, evet.

Böyle bir girizgahı seçmemin nedeni, "Geçmişe en fazla göndermeyi ben yapayım ki en birinci ben olayım." mentalitesinden çok, o dönemde yapılan ve çok olumlu sonuçlar getiren bu radikal değişikliklerin tekrarının çok geciktiğini düşünmem. Oktay Mahmudi'nin bu takıma kattıklarını hiçbir zaman küçümseyemem, en beğendiğim koçlardan biridir de kendisi. Ama Mahmudi döneminin son iki yılını bu kulüp için sadece kayıp olarak görebiliyorum. David Blatt tercihi de uzun uzadıya tartışılabilir ama ufaktan bugüne gelmek lazım galiba, yoksa bu yazıyı okuyanlar "Bu site geri dönmemiş miydi ya?" deyip sekmeyi kapatabilir. Belki geleneğin bir devamı olarak direksiyon Ekrem Memnun'a devredilebilirdi, ama geçen sezonki felaketten sonra Efes yönetiminde kimsenin bekleyecek zamanı yoktu. Efes Pilsen, en azından basketbol kulübü olarak, marka değerini günden güne yitiriyordu ve en kısa zamanda eski günlere geri dönülmeliydi. Bu noktada herkes hemfikir. Ama "eski günlere geri dönme", o eski günlerdeki isimlere geri dönülmesini gerektirmiyordu bence. Bu nostalji merakından şikayetçi olsak da, Ergin Ataman ismine olan güvenle girdik sezona. Charlie Bell gibi çok yüksek kalibrede isimler de gündemde yerini aldı ama yabancı pazardan gelen isimler Charles Smith, Mario Kasun, Preston Shumpert, Milos Vujanic, Bootsy Thornton ve Mihalis Kakiouzis oldular.

Favori Biracılar?

Yukarıdaki ifadeyi spor sayfalarında defalarca görmüşsünüzdür, diğer klişeyi de bir sonraki alt başlığa saklıyorum. Bu sene basketbol kamuoyundaki baskın fikir Efes Pilsen'in kadrosu ve kenar yönetimi ile ligde şampiyonluğun en büyük favorisi olarak öne çıktığı yönünde. Buna katılanlar arasında görüşünü sağlam argümanlarla destekleyen ve sonuna kadar saygı duyduğum kişiler de yok değil. Yine de çoğunluğun bu fikre bir refleks olarak vardığını gözlemliyorum. Uzun yıllar ancak 'transfer şampiyonlukları' görebilen bir takımın taraftarı olarak, bu yazki hareketliliğe şüpheyle yaklaşanlar arasındaydım. Thornton, Vujanic ve Kakiouzis gibi isimler beni tatmin edebilen isimler olmadılar açıkçası. Engin Özerhun'un iddialı söylemleri doğrultusunda hamleler değillerdi, en azından. Aslında kadro konusunu bir sonraki yazının merkezine koymak istiyorum ama geride kalan kısa zaman dilimi içerisinde su yüzüne çıkmış bazı bariz problemler var. Bunlardan bu yazıda da biraz olsun bahsedebiliriz.

Öncelikle uzun rotasyonundan başlamalı. Aslında Kasun transferi biraz olsun oh çekmemizi sağlamıştı zira bir dönem basına yabancı transferinin kapandığı yansımıştı. Kasun tercihi aslında eldeki alternatifler düşünüldüğünde anlaşılabilir bir tercih, yine de Kasun'un kendisini bu lige, bu takıma ne derece ait hissedeceği kritik nokta. Kaliteli bir uzun olduğu ortada, ancak kafasını çoğu zaman tam olarak parke üzerine veremiyor. Bunun sonucunda da geçen sene olduğu gibi Euroleague'in en çetin zamanlarında ilk beşteki yerini Denis Marconato'ya bırakıp bizi eskilere götürebiliyor. Aslında karakteri bana biraz Ratko Varda'yı anımsatıyor, sonu benzemesin. Tüm bunlara rağmen Kasun Efes Pilsen'in elindeki uzunlar arasında sırtı dönük oyunuyla tehdit oluşturabilen yegane isim. Bu yüzden bir başarı gelecekse Kasun başrollerden birinin sahibi olacaktır hiç kuşkusuz.(1) Öte yandan Partizan maçı sonrası Ergin Ataman'ın resmi sitede yer bulan açıklamalarını okumak da ilginç oldu. Zira kendisi ribaund konusundaki sıkıntıdan bahsettikten sonra bunu rotasyonun sakatlıklar sonrası çok daralmasına bağlıyor. Kasun tamam da, Shumpert mi bu durumu tersine çevirecek yoksa Barış Hersek mi? Bu bölgedeki yetersizliği görmemiş olması mümkün değil, belki farklı bir şeyler vardır Ataman'ın kafasında. Bunu ileriki haftalarda göreceğiz. Shumpert'i sık sık 4 numarada izleyeceğimizi öngörmek çok güç değil. Ancak Kaya Peker 2005-06 sezonundaki görünümüne dönmediği takdirde işlerin sarpa sarması çok muhtemel. Aslında Kaya her zaman böyleydi ama bir dönem bu kaos temelli basketbolu takıma çok katkı veriyordu, potaya dikine hareketleriyle çok daha tehlikeli olabiliyordu. TAU'dan Türkiye’ye döndükten sonra ise pek bir şeyini göremedik. Rotasyonda ne kadar gerilere düşmüş olsa da, Ender Arslan'ın böyle hedefler koymuş bir takımın kadrosunda bulunması da Türk basketbolunun ayıbı olsa gerek. Gerçi bu yaz “oha” dedirtircesine bir performansı vardı ama yalnızca bir ilüzyonmuş sanırım. Son Partizan ve Oyak Renault maçlarında çok yetersiz gözüktü Ender, yedek guard olarak da Engin Atsür'ün düşünülmesi daha mantıklı olur.

Avrupa'nın Efesi

Tabii moda tabirle her şey Avrupa'da başarı için yapılıyor. Geçen sezon grup aşamasında zaman zaman iyi bir performans gösterilmiş olsa da bir türlü istikrar sağlanamamıştı. O kadroyla çok da mümkün değildi galiba bu ama ben Panathinaikos maçından eve gayet umutlu dönmüştüm, onu hatırlıyorum. O maç sonrası yaşananlar ortada. Oyunculara bence oldukça haksız bir biçimde 'vatan haini' yaftası yapıştırılması sezonun sonu anlamına geliyordu. Bu popülist yaklaşım sonucunda da birkaç genç yetenek (adı Nikola olanı gayet sağlam gerçi), bir vasat üstü Amerikalı guard ve bir Dusan Kecman ile bir takımın Final-Four'a yürümesine şahit olmak durumunda kalıyorduk. Diğerlerinden daha az Türkiye düşmanı ilan edilen Andre Hutson da yetmiyordu Partizan'ı alt etmek için.

Bu sezona gelecek olursak Ergin Ataman pota altındaki sorulara cevap bulabilir, Kaya-Kerem ikilisinden gerekli verimi alırsa tek eksik parça olarak bedenen ve zihnen sağlıklı bir Kasun kalıyor. Final-Four yapmak halen oldukça zor, kadro olarak Efes Pilsen'in üstünde gözüken beş-altı takım sayabiliyoruz bir çırpıda. Taraftar desteği gibi bir durumun da söz konusu olmaması işleri daha da kötüleştiriyor. Zaman zaman bilet fiyatlarını çok aşağılara çekip o salonu doldurabiliyor Efes yönetimi, ama sadece nicelik olarak yeterli bir topluluk olabiliyor o büyük maçlarda da. Molalarda Onuncu Yıl Marşı ve vasat Efes kızları gibi ritüeller de yardımcı olmuyor. Neyse efendim, önümüze bakacak olursak her ne kadar ilk turun çok bir esprisi olmasa da Real Madrid ve CSKA Moskova gibi iki takımın varlığı hoş gözüküyor. Erken bir kuvvet testi olacak bu yeni takım için Kasım ayında art arda sıralanmış bu iki müsabaka. 26 Kasım'daki Real Madrid maçında orada olmak lazım.

Önümüzde ise Milano deplasmanı var.(2) Geçen sezon Danilo Gallinari için daha bir dikkatli seyrediyorduk denk geldiğimiz AJ Milano maçlarını. Il Gallo, Madison Square Garden yolunu tutunca elde daha niteliksiz bir kadro kalmış gibi. Massimo Bulleri bir süredir eski güzel günlerin çok uzağında. İlk olarak 2006'da İzmir'deki U20 turnuvasında gözüme çarpan Luca Vitali gençler arasında en öne çıkanı, onun ne durumda olduğunu görmek ilginç olacak. Takımda birinci skor opsiyonu olarak öne çıkan da ismini sürekli Murat Murathanoğlu'dan duymak istediğim David Hawkins. Geçen sezon Lottomatica Roma formasıyla izlemiştik, Fenerbahçe Ülker maçlarında çok da ön plana çıkmamıştı. Euroleague standartlarının altında bir kadro velhasıl-ı kelam.

Kasun'un yokluğunda Armani Jeans Milano maçının da sıkıntılı geçmesi benim için sürpriz olmaz. Böylesine büyük bir takımın tek bir oyuncuya bu kadar bağımlı olması, bu oyuncunun da Kasun olması çok hoş gözükmese de durum bu. Ama büyük resme bakabilmek lazım şu aşamada. Biraz başladım, okuyucuyu fazla da sıkmadan nihayete erdirmek en güzeli. İlk gençlik dönemimde bu oyunu sevmeme büyük katkılarda bulunmuş bu sitenin bir parçası olmak benim için gerçekten önemli. Bu da dilimin dolaşmasına neden olmuştur zaman zaman, affola. Önümüzdeki günlerde oyuncuların bireysel analizlerini merkeze alan yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle…

(1): Son paragrafın ikinci cümlesinde açmışım şom ağzımı, yazıyı gönderdiğim gibi kötü haberi aldım. Kasun'un sakatlığının ameliyat gerektirdiği ve bunun da onu sahalardan en az 3 ay uzak tutacağı açıklandı. Sezon başında bu ihtimal göz önüne alınmalı, daha homojen bir kadro kurulmalıydı tabii. Sakatlık sonrası Efes yönetimi ancak Dwayne Jones'u bulabildi akşam pazarından, daha iyisinin bulunabileceğini iddia etmek de güç. Oyuncuyu birkaç Cavs maçından gözüm ısırsa da çok ayrıntılı bir bilgim yok. Ancak Kasun'un yerini doldurabilecek özellikte bir oyuncu olmadığını söyleyebiliriz. Oyunun daha farklı sahalarında güçlü bir arkadaş, örnekse son iki Avrupa maçımızda pota altı vasat takımlara verdiğimiz toplam 35 hücum ribaundunu makul miktarlara çekebilecek özellikte bir isim. Avrupa'ya gelen bir oyuncuyu NBA'deki istatistiklerine göre değerlendirmek çok doğru olmasa da, 74 maçlık NBA kariyerinde skor sütununda çift hane görememiş olması bazı şeylerin göstergesi.

(2): Armani Jeans Milano maçını izleme fırsatı bulamadım ne yazık ki. Fakat Bulleri ve Vitali'nin de yokluğunda Efes'in şu sıkıntılı kadrosuna dahi rakip olamayacak bir takım vardı karşıda. Vujanic'in yerine Engin'in değil de Ender'in tercih edilmiş olması düşündürücü. Ama bunun da arkasında başka sebepler olabilir, tam olarak bilemiyorum. Daha ilginç skor ise geçen hafta Efes Pilsen karşısında fazlasıyla güç kaybetmiş gözüken Partizan'ın evinde ligin en iyi birkaç kadrosundan birine sahip Real Madrid'i 81-77 ile geçmesi. Quinton Hosley de bu seviyenin oyuncusu olduğunu göstermeye başlamış şimdiden.